Milliyet Sanat
Milliyet Sanat »Yazarlar » Asu Maro | Demokrasi dolmuşu
31 Aralık 2013 - 12:12 | Fotoğraf: İslam Yakut (AA)
Hani yıllardır der dururuz “Konuşan Türkiye”de kimsenin kayda değer bir şey söylediği yoktur. Galiba nihayet gerçekten konuşmaya başladığımız günler gelmekte...

Cumartesi sabahı Taksim’den Teşvikiye dolmuşuna bindim, “Birinin özel arabasında mıyım, bir yanlışlık mı var?” dedim önce. Çünkü şoför koltuğundaki genç adam, yanında ve arka koltukta oturan yolcularla hararetli bir sohbet halinde.

 

Sonra baktım aslında sohbet denemez buna, tartışıyorlar. Ve konu ne? Tabii ki önceki akşam Taksim’de olup bitenler, yolsuzluk soruşturması ve hatta Kürt sorunu çözüm süreci... Malum, cuma akşamı gene bir TOMA şovu ve gözaltı çılgınlığı yaşadık Taksim’de. Taksim Dayanışma saat 19.00’da basın açıklaması için çağrıda bulunmuştu, müdahale yarım saat öncesinden başladı. Artık toplanmayı da beklemeden bir araya gelme emaresi gördüğü yere müdahale eden öngörülü bir polisimiz var, çok şükür.


Önde oturan hanım Almanya’da yaşıyormuş, oradan bakınca her şeyin şahane gittiği kanaatinde. Arkadaki hanım soruyor “Gezi olaylarında altı kişi öldü, bunun hiçbir hükmü yok mu?” diye. Öndeki diyor ki “Ama Kürt sorununda önemli adımlar atıldı, orada da şu kadar kişi ölmüştü”. 

 

İkinci dakikada benim yanımdaki arkadaşım da konuya girdi. Sonra en arkadaki hanım da katıldı. Bu arada bir beyefendi bindi dolmuşa, birkaç dakika içinde o da faal bir şekilde konunun içindeydi. Sanki dolmuşa binmedik, panele geldik.



Dokuz benzemez kişi


Taksilerde alışığım memleketi kurtarmaya, oraya buraya atıp tutmaya da, dolmuşta böyle bir açık oturuma rastlamamıştım daha önce. Bir de medeni ortam... Asla herkes aynı fikirde değil... Ama ne bir ses yükseldi, ne kimse kimseye hakaret etti. Fark ettim ki kimseye körü körüne inanmamak, her adı geçeni sorgulamak, hiçbir şeyin fanatik taraftarı olmamak gibi bir ortak özellikleri vardı o dolmuştaki dokuz benzemez kişinin.


Her şeyden şüphe ediyorlardı bir noktada. Ama asıl önemlisi de insanlar sahiden konuşuyor ve birbirini dinliyordu. İndiğimizde “Aaa, basbayağı demokrasi dolmuşu” dedik kendi kendimize...


Hani yıllardır der dururuz “Konuşan Türkiye’de kimsenin kayda değer bir şey söylediği
yoktur” diye. Galiba nihayet gerçekten konuşmaya başladığımız günler gelmekte. Bu da bir şeydir... En azından ben, yeni bir yıla girerken bugün, iyi bir şey düşünmek ve ummak istiyorum...

 

İkincikat'a veda

 

Beyoğlu’nda bir tiyatro salonuna daha veda ederek bitiriyoruz bu seneyi. “Apartman dairesinde tiyatro mu?” sorusunun öncü ve en güzel cevaplarından İkincikat kapandı. Çünkü içinde bulunduğu Olivia Han butik otel olacakmış. Artık biliyoruz, kentimizin en önemli eksikleri otel ve alışveriş merkezi. Bitmeyen bir eksik ve bunların yanında ağacın, yeşilin, sanatın, kültürün hiçbir hükmü yok.


Yepyeni yazarlar, yönetmenler, oyuncular keşfettim İkincikat’ta. Deniz Türkali’yi orada izledim canlı canlı. Geçen senenin en sevdiğim oyunlarından “Yalnızlar Kulübü”nü, Hasibe Eren’i yine orada... “Korku Tüneli”... “Kainatın En Hızlı Günü”... “Limonata”... Orada gördüğüm oyunlar bir bir geçiyor gözümün önünden. Hüzün verici...


Ama Sami Berat Marçalı, Heves Duygu Tüzün ve Eyüp Emre Uçaray sanat yönetmenliğindeki İkincikat, yoluna metruk bir atölyeden sahneye çevirdikleri İkincikat Karaköy ve Aznavur Pasajı’ndaki Sekizincikat ile devam ediyor. Bize düşen onları yeni yerlerinde daha da fazla takip etmek...