Milliyet Sanat
Milliyet Sanat »Milliyet Kitap » » Türkiye'nin toplumsal hafızası Yaşar Kemal'e veda
Mart 2015

Türkiye'nin toplumsal hafızası Yaşar Kemal'e veda

Ölüm için, "Sizi gören, hatırlayan son kişi öldüğünde başlar" denir ya, Yaşar Kemal ile birlikte pek çok kişi yeniden öldü. Kitapları raflarımızdaydı elbette, ama bir devre has konuşma, davranış, yaşama üslubu artık tekrarlanamayacaktı. Yüzyılımız için ileri sürülen 'büyük anlatıların sonu' saptaması, Yaşar Kemal’le 'büyük anlatıcıların sonu' oldu... Handan İnci, Milliyet Kitap eki için Yaşar Kemal'e bir veda yazısı kaleme aldı...
HANDAN İNCİ
 
Yaşar Kemal’i kaybettiğimiz günden bu yana, gazetelerde, sosyal medyada, kitap eklerinde onun hakkında kurulan her cümle giderek derinleşen bir boşluğa işaret ediyor. 'Son destan anlatıcımız', 'son süvarimiz', 'son eşkıyamız', 'bedel ödemeyi göze alan son aydınımız', 'son büyük romancımız', 'son âşık', 'dünya üzerindeki son büyük destan anlatıcı'...
 
Bütün bu 'son'lar peş peşe eklendikçe, Yaşar Kemal’le birlikte yitip giden, biten, kapanan, sona eren her şey bir bir sıralandıkça daha da artan bir kayıp duygusu sarıyor bizi.
 
Ölümünün ardından duyduğumuz üzüntü, mahallede bakar görmez gözlerle her gün önünden geçtiğimiz yaşlı, görkemli çınarın bir sabah orada olmadığını fark ettiğimizde yaşadığımız sarsıntıya benziyor. Ne gölgesinde oturacak zamanımız olmuştu, ne gövdesine sarılıp yapraklarının sesini dinleyecek halimiz. Ama oradaydı, biliyorduk, mahalleye değer katıyordu varlığı. Nicedir alıştığımız bir değerin böyle birden bire yok olmasına duyduğumuz kederle şaşkındık. Bütün büyük yazarlar, sanatçılar gibi onu da yokluğunun yarattığı boşluğun içinden görmek ürkütücüydü. Böylece Yaşar Kemal’in ölümünü kendi kaybımız üzerinden konuşmaya başladık. Onunla birlikte yitirilen öyle çok şey vardı ki... Bize artık masal gibi gelen bu benzersiz yaşam öyküsüne katılmış nice yazarı, şairi, ressamı; edebiyatımızın önemli dönemlerinin tanığını da kaybetmiştik.
 
İlk hikayesini okuduğu arkadaşı Orhan Kemal’i, çekişip durduğu Kemal Tahir’i, dostu, hamisi Abidin Dino’yu, candan arkadaşları Eyüboğlu kardeşleri, ölümüne o kadar içlendiği Orhan Veli’yi, Nâzım Hikmet’i... Bütün bu isimlerle iç içe geçmiş, birlikte yoğrulmuş edebiyat tarihimizi bir büyük kıta gibi doldurmuş hayattı, aramızdan ayrılan.
 
Ölüm için, "Sizi gören, hatırlayan son kişi öldüğünde başlar" denir ya, Yaşar Kemal ile birlikte pek çok kişi yeniden öldü. Kitapları raflarımızdaydı elbette, ama bir devre has konuşma, davranış, yaşama üslubu artık tekrarlanamayacaktı. Yüzyılımız için ileri sürülen 'büyük anlatıların sonu' saptaması, Yaşar Kemal’le 'büyük anlatıcıların sonu' olmuştu. Bu son ilmekle birlikte edebiyatımızın epik dönemlerinin tanığı son halka da  koptu, tarihe kaydı.
 
Bu nedenle 92 yaşında, dolu dolu yaşamış, geride görkemli bir külliyat bırakmış birinin ardından kaleme alınan yazılardaki ağıt tonunu çok da yadırgamamak gerek.
 
Yaşar Kemal'i okumak
 
Hani çok sevdiğimiz bir aile büyüğü vardır, hep gidip görmek isteriz de vakit olmaz ve oyalanırız, bahaneler buluruz. Yaşar Kemal, bu ülkenin genç okurları için işte tam da böyle, köşesinde oturan bir büyükbaba gibiydi. Elbet gidilecektir ziyarete bir gün, ama şimdilik hakkında duydukları yeterli gelmiştir. Oysa ani bir ölüm her şeyi değiştirir, merakın yerini önce hüzün, sonra koyu bir keder alır. Bir de sorumluluk duygusu eklenir buna. Artık kulaktan duyduklarıyla değil yazarı kendi fikirleriyle değerlendirmek zamanı gelmiştir. Kaçınılmaz buluşma gerçekleşir. Son günlerde Yaşar Kemal kitaplarının dört kat daha fazla satılmasını başka nasıl izah edebiliriz?
 
Peki onda ne bulacaklar yeni okurları? Yaşar Kemal, kitaplarının satışını dört kat arttıran yeni okurlarına ne söyleyecek? Hatta, Yaşar Kemal, bu ülkenin gençlerine, kadınlarına, erkeklerine, çocuklarına ne söyler? Bu ülkenin bile değil, dünyanın insanına? Yaşar Kemal’i yakından tanıyan ve çok iyi okuyan dar bir çevre var. Kitaplarının önemli bir kısmını okuyan, hayat hikayesini izleyerek seven genişçe bir okur kesimi var. Yaşar Kemal’in adını bilen, denk düşürüp belki bir iki kitabını da okumuş bir kitle de var. Ve Yaşar Kemal’ın adını elbette duymuş, hiçbir kitabını henüz okumamış tahminen daha genç ve çok daha geniş bir kitle de var.
 
Onun için ne dediler?
 
Birinci gruptakiler Yaşar Kemal’i neden değerli ve önemli bulduklarını sık sık dile getirdiler bu süreçte. Yaşar Kemal için 'Türkçenin Homeros'u', 'Koca çerçi', 'Sevincin türkücüsü', 'Türkiye dağı efsanesi', 'Anadolu'nun bekçisi', 'Topal karıncanın dostu', 'Türkçeye su veren usta', 'Karıncanın su içtiği yer', 'Türkiye'nin evrensel yazarı', 'Bizim efsanemiz', 'Gözümüzün bebeği', 'Anadolu’nun kayıp dilini bulan' diyenler de oldu; 'Bir hikaye toplayıcısı'na, 'Teleskoplu Homeros'a, 'Daldan eğme değil, kökten sürme ulu çınar'a benzetenler de...
 
Sayısının giderek artacağını düşündüğüm bu yazılarda Doğan Hızlan, Yaşar Kemal isminin toplumun farklı kesimlerinde 'yürekten bir mutabakat' gerçekleştirmesindeki mucizeye işaret etti; Haydar Ergülen, kavga etmeye, başkaldırmaya, direnmeye bir 'mecbur yazar' olarak gördü; Selim İleri, son döneminde büyük kentleri de konu edindiği için onu sadece Çukurova romancısı olarak değerlendirmemek gerektiğini söyledi; Burhan Sönmez, eski anlatıların ruhunu modern edebiyata taşırken taze bir roman dili kuran Yaşar Kemal’i 20. YY.'ın klasikleri arasında saydı; Ayfer Tunç için o son büyük insan-yazarlardandı, bu coğrafyanın büyük anlatısı, efsane sesiydi, kitapları insanlığın vicdanıydı; Orhan Pamuk, Yaşar Kemal’in gücünü hiçbir baskı, tehdit, kötülük ve kıskançlığın  öldürmediği içindeki çocuktan aldığını söyledi; Ömer Türkeş, Yaşar Kemal’i haksızlıklara karşı isyan duygusunu yitirmemiş genç kuşakların yaşatacağını yazdı; Feridun Andaç, dik ve ödünsüz yaşantısına, insanlığın vicdanı olan tutumuna hayranlık duydu. Yaşar Kemal’in daha bin yıl okunacak bir yazar olduğunu söyleyen Semih Gümüş ise, bunu insanın özünden gelen acı, hüzün, sevinç, korku, umut ve başkaldırı gibi duyguların evrensel köklerine inebilmesine bağladı.
 
Yerel mi evrensel mi?
 
Yaşar Kemal’in ardından kaleme alınan daha pek çok yazıda onun için en çok kullanılan kelimelerin Anadolu, köy, Çukurova, Ağa, destan, eşkıya, epik, masal olmasına şaşırmamak gerek. Bunlar elbette Yaşar Kemal edebiyatının önemli bir yönünü yansıtır. Ancak Yaşar Kemal romanlarının temelinde, zamandan ve mekandan soyutlanabilecek bazı kavramlar olduğunu da tekrarlamak gerek. Zorbalığa karşı soylu isyan mesela; hak arayışı, adalet talebi, insana saygı, doğaya övgü gibi... Bu evrensel kavramları bambaşka temalar etrafında bambaşka sözlüklerde de inşa edebilirsiniz.
 
Yaşar Kemal’in neden yabancı dillerde de çok okunduğunu açıklayan bir olgudur bu. Farklı kültürlere, Doğu’ya duyulan egzotik merak bir yere kadar sürecektir. Sonrasında, dünyanın her hangi bir yerinde her hangi bir okura ulaşabilen dille konuşmak gerekir. Bizde epeyce tartışılan 'edebiyatta yerelden evrensele gitmek' konusunu çok da güzel örnekleyen bir durumdur bu.
Türkçedeki geçmişi iki yüzyılı bile bulmayan roman türünün Türk edebiyatındaki 'iğretiliği' üzerine çok söz söylendi. Yüzyıllarca sürmüş divan ve halk edebiyatının şiiri, hikayesi, masalı karşısında, modern Batı toplumunun bir verimi olan romanın bünyemize 'iliştirilmiş' bir tür olduğu, bu nedenle halk arasında tutunamadığı öne sürüldü. Bu argümandan yola çıkanlar, Halit Ziya’nın karşısında halk hikayelerinden, meddah söyleyişinden beslenen ve okuruyla yakın bağ kuran Ahmet Mithat’ın daha başarılı bir romancı olduğunu iddia etti. Tanpınar bile, bizde neden roman türünün gelişmediğine işaret ederken, halk kültürünün yüksek kültüre taşınamamasında aradı suçu. Kültürel özüne yaslanarak evrensel değerlere yükselen ve türü kendi yolu ve yordamınca özgünleştirerek kullanan bir romancı olabilir miydi? Malzemesi, dili, söyleyişisi yerli; ama meselesi, kavramları ve tekniğiyle evrensel bir yazar.
 
Bu tartışmaya göre Yaşar Kemal’i rahatlıkla evrensel olmayı başarmış ilk 'yerli romancımız' olarak görebiliriz demektir. İşlediği çoğu yerel konunun temelindeki düşünce evrensel olduğu için sadece ülkesinde değil farklı dillerde de geniş bir okur kesimine ulaşmayı başarmıştır çünkü. Doğa ve insan arasındaki ilişkiye eğilen, haksızlıklara, eşitsizliğe, zorbalığa karşı dirençli bir başkaldırı düşüncesine dayanan Yaşar Kemal romanlarını 'köy edebiyatı' sınırları içinde değerlendirmek ve üzerlerine 'son okunma tarihi' basmak mümkün değil elbette. Günümüzde olup bitenler geleceğe dair ipucu veriyorsa biraz, haksızlığa ve vicdansızlığa boğazına kadar batan dünyanın Yaşar Kemal edebiyatına gelecekte daha çok ihtiyacı olacak demektir. Cesarete, direnişe, umuda ihtiyaç duyanların da... Yaşar Kemal romanlarını her çağda diri tutabilecek öz budur.
 
Bu özün içinde ben en çok doğa sevgisini önemsiyorum sanırım. Çünkü o, bütün nitelikli duygu ve düşünceleri bir arada tutan ana kasnak gibidir. Doğanın çürüdüğü, tükendiği yerde insanı insan yapan değerlerin sağlam kalması beklenemez. Yaşar Kemal’in soylu insan ile doğa arasında kurduğu ilişki ve yitip giden doğaya yaptığı ağıt, günümüzden geleceğe aktarılacak en önemli temalardan biridir. Sadece güzel insanlar, güzel atlar değil, binbir türlü canlısıyla deniziyle, gökyüzüyle giderek çölleşen, kararan, azalan dünya da çekip gidiyor.
 
Yaşar Kemal romanlarının etkileyiciliği, yazarın bu konudaki kederini samimiyetle dile getirmesinden doğar. Samimiyet bu romanların belki de en belirgin özelliğidir. Uzun uzun anlattığı çiçeklere, kuşlara, ağaçlara, bitkilere, duyduğu derin sevgi, kötülük karşısındaki öfkesi, erdemli davranışlara duyduğu heyecan bütün coşkusuyla akar romanlarına.
Yaşar Kemal edebiyatını sevenlerin, oyunlu, tasarlanmış kitaplardan çok da hoşlanmayan, yüzü insana ve doğaya dönük okurlar olduğunu söylemek büyük bir keşif olmaz sanırım. Yaşar Kemal yazmaz, anlatır. Bunu söylerken, basite indirgemiyorum romanlarını; aksine, Yaşar Kemal’e kimliğini veren içtenlik, sıcaklık, yaşanmışlık duygusunun kaynağına işaret etmek istiyorum. Bu nedenle kurgudan, oyundan, oyuncaktan yorulan, sahicilik, samimiyet, coşku arayanlar Yaşar Kemal’e yönelecektir. 
 
Doğaya övgü
 
Anadolu’nun  ekolojik yapısı en zengin çeşitleriyle Yaşar Kemal’in kitaplarında yer alır. "Bir gün Paris yıkılsa Balzac’ın romanlarına bakıp yeniden kurabilirler şehri," denir ya, bir gün Anadolu toprağı bozkıra dönse, orada hangi böceklerin, kuşların yaşadığı, hangi çiçeklerin, bitkilerin açtığı da Yaşar Kemal’in bir doğa kataloğuna benzeyen romanlarından çıkarılabilir.
 
Sadece canlılara değil, dünyayı rengarenk bir kültür bahçesine çeviren farklı dillerin, inançların, kimliklerin yok olmasına da ağıt tutar Yaşar Kemal. İkisi arasında derin bir bağ vardır çünkü. Ağacını, çiçeğini, kuşunu koruyamayan bir dünya, kültürünü de koruyamayacaktır. Dünyayı binbir renkli bahçe olarak tasavvur eden Yaşar Kemal aynı tip, aynı renk, aynı şarkıyı söyleyen toplum projesinde yer almayı daima reddeder. İnsana ve doğaya aykırı bulduğu 'aynı'lığı, ancak hak ve adalet paylaşımında, özgürlüklerde kabul eder. Bu açıdan bakıldığında Yaşar Kemal romanları Anadolu kültürleri için dev bir höyüğe benzer. Romanları üzerinde yapılacak edebi kazılarda geçimişe ait nice toplumsal ritüel de açığa çıkarılacaktır.
 
Yazıyla tanışma
 
Bir gün Yaşar Kemal’in hayatı sinemaya uyarlanırsa, ki çok etkileyici bir hikaye olacağına şüphem yok, aşağıdaki epik sahneyle başlasınlar isterim. Hayat hikayesinde beni en çok etkileyen anekdotlardan biridir bu. Savaşçının silahını ele geçirdiği mitolojik bir an adeta: Yaşar Kemal ilk defa 'yazı' denilen şeyle karşılaşmıştır. Şöyle anlatır: "Bir gün köye bir çerçi geldi. Köylü kadınlara istediklerini borca veriyor, bir deftere de yazıyordu. Sanırsam sekiz yaşındaydım. Çerçiye sordum, bu yaptığın ne, diye. Yazı olduğunu, sonra okuyup unutmayacağını söyledi. Artık okula yazılacak, üç ayda okur yazar olacak, bir daha da söylediklerimi unutmayacaktım. Bizim köyde hiç okur yazar yoktu. (Bir saat uzaktaki) Burhanlı köyü öğretmeni Ali Rıza Bey’di. Mehmet’le huzuruna çıktık. Ben, dedim okumaya geldim. Olur dedi öğretmen. Ama senin ayakkabın, kafa kağıdın var mı? Yok. Kalem defter? O da yok... Giyisiler yırtık pırtık... Ben başladım, ben dedim, üç ayda okur yazar olur, sana fazla zahmet vermem. Yemini billah ettim ki üç aydan çok başına bela olmayacağım. Adamla uzun bir tartışma... Öğretmen bana kafa kağıdının gerekirliğini, ayakkabısız olmayacağının sebebini bir türlü anlatamıyordu. Sonunda bana yirmi beş kuruş verdi, git dedi, kendine defter kalem al. Beni de bir sınıfa soktu. Bir de Alfabe verdi. Alfabede nar resimleri vardı. Ömrümde, daha öyle şiirli bir büyüye rastlamadım. O gün bütün defteri karaladım. Ne kadar harf varsa, hepsini durmadan yazdım. Akşama defterde karalanmadık hiçbir yer kalmamıştı. Üç ay sonra artık gazete bile okuyor, dağlara taşlara, bulduğum kağıtlara, duvarlara yazılar yazıyordum.”
 
Bu tutkulu çocuğun ileride büyük bir yazar olacağını daha iyi ne gösterebilir? Öğretmenine söz verdiği okuma yazmayı üç ayda öğrenmiş, oradan kitapların dünyasına açılıp gitmiştir. Yaşar Kemal’in yazar olması için talih her şeyi önüne sermiştir aslında. İlginç kişiliklerle ve hikayelerle dolu bir ailede doğmak, coğrafyasıyla ve kültürel yapısıyla etkileyici bir çevrede büyümek, doğanın içinde serazad geçen çocukluk, bütün bunları görebilecek, biriktirecek bir iç dünya, tam zamanında karşısına çıkan yol gösterici okur-yazar dostlar (Arif, Abidin, Güzin Dino), memur olarak atandığı bir halk kütüphanesinde (Ramazanoğlu Kütüphanesi) 30 bin kitap arasında hiç durmadan okuyarak geçirdiği üç yıl; dönemin en etkili gazetesinde (Cumhuriyet) röportaj gazetecisi olarak çalıştığı 10 yıl boyunca Anadolu’yu karış karış gezmek ve topladığı ağıtlarla, hikayelerle dağarcığını genişletmek; bir yazar için olabilecek en şahane hayat arkadaşıyla tam zamanında karşılaşmak (Thilda)... Sonrası yazmak, yazmak, yazmak... 1926-2015 yılları arasında önceleri geçim sıkıntısıyla, sonra siyasi kavgalarla, ama her zaman çoşkuyla yaşanan bu ömürden şiirler, öyküler, romanlar, denemeler ve derlemelerden oluşmuş görkemli bir külliyat çıkar. 
 
Yaşar Kemal okumaya yeni başlayacaklar için
 
Yaşar Kemal’in romanları etrafında hangisini seçip başlayacağını kestiremeden dolaşanlar için tematik bir okuma kılavuzu önerisi iyi olabilir. Mesela, uzun psikolojik çözümlemeleri seviyorsanız, kasik anlatımlı romanlar yavan geliyorsa, insanın doğayla savaşımı ilginizi çekiyorsa ve toplumsal mit yaratma sürecine tanıklık etmek isterseniz “Dağın Öte Yüzü” üçlemesiyle başlayın derim. "Ortadirek"te, "Yer Demir Gök Bakır"da ve "Ölmez Otu"nda Yalak köylülerinin gerçekle olağanüstünün içi içe geçtiği şiirsel dünyasını zevkle okuyacaksınız. Benim de en sevdiğim romanlardır bunlar.
 
Yaşar Kemal’in yaşam öyküsüne dair epeyce bilginiz varsa, babasının nasıl öldürüldüğünü, zor şartlar altında geçen çocukluğunu biliyorsanız, bir yazarın biyografik malzemesini romana nasıl yedirdiğine meraklıysanız üstelik, önerim “Kimsecik” üçlemesiyle başlamanız olacak. Romanlarının en seçkin örneklerinden olan "Yağmurcuk Kuşu", "Kale Kapısı" ve "Kanın Sesi"nde Yaşar Kemal, sadece trajik aile hikayesini değil, aynı zamanda korku duygusunun insanı nasıl dibe çektiğini de çok etkileyici bir dille anlatır.
 
Türkiye'nin tarım alanındaki üretim tarihi ilginizi çekiyorsa, bu duruma 'insan' açısından yaklaşmak istiyorsanız, konuyu ciltler dolusu incelemeden daha etkili bir dille aktaran “Akçasazın Ağaları” serisini okumalısınız. "Demirciler Çarşısı Cinayeti" ve "Yusufçuk Yusuf" adlı romanlarında Yaşar Kemal, iki ağa arasındaki çatışma üzerinden feodal yapının çözülüşüne, tarımda yeni bir düzene geçişe ve bu sırada her zamanki gibi bedel ödeyen sıradan, güçsüz insanların acılarına eğilir.
Mübadele kelimesi sizin için başka türlü mü tınlıyor? Yerinden yurdundan edilmişlerin trajedisinden daha bol ne var Türkiye’de? Ailesinde de göç deneyimi olan Yaşar Kemal, Ege’de küçük bir adada geçen hikayede, Türkiye tarihinin en büyük acılarından birini işler. “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesini oluşuran "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana", "Karıncanın Su İçtiği", "Tanyeri Horozları", "Çıplak Deniz Çıplak Ada" romanlarında Yaşar Kemal, evinden atılanların, babasının deyişiyle 'kuş' değil 'insan' olduğunu yine kendine özgü etkileyici, şiirsel diliyle anlatır.
 
Çevre koruma bilinciniz epey gelişmişse ve romanda daha güncel temalar arıyorsanız, okuyacağınız kitaplar "Deniz Küstü", "Kuşlar da Gitti", "Al Gözüm Seyreyle Salih"tir. Bu romanlarda Yaşar Kemal, başta İstanbul olmak üzere, yeşili azalan, kuşları yok olan, denizi kirlenen büyük şehirlerde insanları bekleyen felaketi, çocukların masum dünyasından anlatır.
 
Öyle bir roman okuyayım ki Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal yapan roman olsun; dilini, tekniğini, şu ünlü başkaldırısını, şiirselliğini, mitolojik anlatımını... Hepsini bir arada göreyim düşüncesindeyseniz ünlü eşkıyayla, "İnce Memed’le tanışın artık derim.
 
Çok trajik bir hikayedir ama, "Nasıl olur da bir bebekten bir katil yetişir? Üstelik kendi ailesinden birini nasıl öldürür?" sorusunu dehşetle sormaya devam ediyorsanız, toplumsal yapıdaki namus kavramının ve töre cinayetlerinin köklerine ineceğiniz "Yılanı Öldürseler" iyi bir seçim olabilir. 
Aşk temasının biraz daha öne çıktığı bir hikaye arıyorsanız, "Ağrı Dağı Efsanesi"ni; epik bir anlatı ise tercihiniz  "Binboğalar Efsanesi"ni okuyun. Sırada, "Hüyükteki Nar Ağacı", "Çakırcalı Efe", "Üç Anadolu Efsanesi", "Teneke" ve Tek Kanatlı Kuş" da var daha.
 
Toplumsal hafızamız
 
Her dilin anıtsal şairleri, yazarları vardır. Bu isimler için artık eserinden çok yazarı düşünerek konuşursunuz. Tek tek kitapları, edebiyatçı kimliği değil, yaşadığı toplumda nasıl bir karşılığı olduğu, nasıl bir ‘duruş biçimi’ni temsil ettiği önemlidir. Yaşar Kemal böyle bir yazardır. Hayatı, deneyimleri, tanıklıkları, kendi ülkesindeki algılanma biçimi kadar dünya okur kamuoyundaki yeri ile Yaşar Kemal kültürümüzün anıtlarından biridir. Taklit edilemez ve tekrarlanamaz bir edebiyatın yazarıdır. Bu edebiyatın ana damarı, toplumun her seviyeden okurunu kavrayan ortak bir duyarlıktan beslenir. Yüzyıllar içinde Anadolu topraklarına sinmiş mitolojik unsurlar, sonu hiç gelmeyecek olan kötülüğe karşı mücadele ve bunların olağanüstü bir dille işlenmesi Yaşar Kemal’in romanlarını her zaman canlı tutacaktır. Yaşar Kemal sadece büyük bir romancı değil, aynı zamanda yaşadıklarıyla ve yazdıklarıyla Türkiye’nin neredeyse son yüz yılını kayıt altına almış toplumsal hafızasıdır. Ne eskir, ne de unutulur.