Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » 10. Çanakkale Bienali’nden notlar

10. Çanakkale Bienali’nden notlar

10. Çanakkale Bienali’nden notlar15 Ekim 2026 - 11:10
CABININ inisiyatifinin 20. yılı, Çanakkale Bienali’nin 10.su ile gündemi belirliyor. 60 dolayında sanatçıyı 15’e yakın mekânda kucaklayan, 20 Kasım’a dek sürecek ‘Metcezir’ temalı bienal, Milliyet Sanat’ın kapsamlı dosyasıyla okurların ilgisine sunuluyor.
EVRİM ALTUĞ
evrimaltug@gmail.com
 
 
Çanakkale, Türkiye’nin (hayrına dokunan) ‘aktif güncel sanat faylarını’ tayin eden bienal haritasının ısrarlı ve köklü adreslerinden biri. Şehir, şu günlerde, alanındaki 10’ncu bienalin açılışını kutlamanın onurunu yaşıyor. Açılışı 10 Ekim’de, Troya Müzesi’nde yapılan ve Milliyet Sanat’ın da geniş bir içerikle tanıklık etme imkânı bulduğu bienal bu yıl, Çanakkale Bienali İnisiyatifi’nin de kuruluşunun, 20’nci yılına karşılık geliyor. 
 
Bienal, “Metcezir // Ebb & Flow” temasıyla, su ve toprağın ilişkisini, kıyı ekolojileri, seramik üretimi ve kültürel hafıza üzerinden, 60’ın üzerinde ulusal ve uluslararası sanatçı ile gündemine alıyor. Etkinlik, toplam 10’un üzerinde güzergâh ve yoldaş, paralel etkinlikleriyle Çanakkale, Ayvacık ve Balıkesir’de emek ve faaliyet gösteren altı adreste birden, eş zamanlı deneyimleniyor.
 
Kent merkezinden, Troya, Yukarı Tartışık, Adatepe ve Küçükkuyu’ya yayılan bienal, sergi ve etkinlik programında, ilk kez sunulan “Özel Odak: Seramik” bölümüyle genişliyor. Bienal ayrıca, sanatı kamusal alana sıçratmaya yönelik azmi ve sürprizliliği ile de daha en baştan takdir topluyor. Tabii bu haritada en büyük payı, yine Troya Müzesi üstleniyor. 
 
 
Son dönemin hem popüler, hem klasik fenomeni, Christopher Nolan imzalı ‘Odysseia’ filmi ile de büyük bir turistik manyetizma kazanan müze, bilindiği gibi, Yalın Mimarlık - Ömer Selçuk Baz imzasıyla kazandığı 2011 tarihli Ulusal Mimari Proje Yarışması ile de hatırlanıyor ve çok beğeniliyor. 
 
Mimari ekibinde ayrıca, Okan Bal, Cenk Kurtel ve Mehmet Yılmaz ile Berrin Yavuz’un yer aldıkları Troya Müzesi, yine kayda onurla geçmek gerekirse, Avrupa Müze Forumu 2020 Avrupa Yılın Müzesi (EMYA) Özel Takdir Ödülü ve 2020-2021 Avrupa Müze Akademisi Özel Ödülü ile de büyük bir gurur kaynağı haline gelmiş bulunuyor. Zira Troya Müzesi bu iki Avrupa ödülünün ikisini de alan ilk yapı olarak unutulmuyor. Müze bununla da kalmayarak, yine 2020’de ‘Attraction Star’ ödülünü de edinmiş olmasıyla kayda geçiyor.
 
Bienalin rehber kitapçıkları herkese çok şey anlatıyor
 
Troya Müzesi başta gelmek üzere, ana sergileri 20 Kasım’a kadar ziyaret edilebilecek bienalin, söyleşi, panel, çocuk ve yetişkin atölyeleri, konser ve film gösterimleri ile 27 Kasım’a dek sürmesi planlanıyor.  
 
1915 Çanakkale ve Troya Kültür Derneği ile omuz omuza yapılan etkinliğin kuruculuğunu, Seyhan Boztepe üstlenirken, bu yılki Bienal Kurulu’nda Deniz Erbaş, Ebru Nalân Sülün, Gu Zhenqing, Halil Yoleri, Loukia Thomopoulou, Rüstem Aslan, Seyhan Boztepe, Vince Briffa ve Yasemin Ülgen yer alıyor. 
 
 
Mütevazı, lakin rengi ve grafik karakteriyle hayli kalıcı kimlik ve iletişim tasarımı, Monroe imzalı Bienalin 20’nci senesi, 10’ncu edisyonunda durduğu ve gideceği iyi anlamak adına, izleyici ve davetlilere dağıtılan harita - rehberlere dikkatli bakmak, beraberinde çok önemli bulgu ve ümitleri kayıt altına alıyor: 
 
Bir kere en başta Çanakkale Bienali, tarihinde yola çıkarken, İstanbul Bienali’nin de mimarlarından, AİCA - TR Onursal Başkanı, küratör, eleştirmen Beral Madra’nın Seyhan Boztepe ve Deniz Erbaş şahsında CABININ inisiyatifine yaptığı vizyoner katkılarıyla, ulusal disiplini ve küresel niyetini daha en başta belli etmiş bulunuyor. 
 
Çanakkale halkının Bienale ilgisi her şeyin kaynağı
 
Ama, Bienalin hayata geçmesinde en büyük payı, bizzat Çanakkale ili ve bölge halkı üstleniyor. Bienalin Troya Müzesi’ndeki açılışına akın akın, çoluk çocuk gelen ahali, her iki yılda bir olduğu gibi, bu seneki bienal ile de özlemle, ilgiyle kucaklaşıyor. Bunu bize, Bienalin müzedeki salonda yapılan resmi açılış töreninde - bir çok kişiyi ne mutlu ki ayakta bırakan - akademisyenleri, destekçi özel ve resmi, ulusal ve uluslararası kurum temsilcileri, Devlet erkanı ve sanatçılar ile pek çok kültür ve sanat inisiyatifi üyesinin alkışlarla gösterdiği o sahici, sıcacık ilgi söylüyor. 
 
Açılış törenine, Çanakkale Valisi Doç. Dr. Ömer Toraman, Çanakkale Belediye Başkanı Muharrem Erkek başta olmak üzere, girişimin yoldaş markaları Dardanel ve Kale - KTSM / Kale Tasarım Sanat Merkezi üst düzeyinin yanı sıra, etkinliği var eden bir çok STK, sanat galerisi, küratör, sanatçı ve basın mensubu katılıyor.
 
Tekrar yerine, CABININ ve Çanakkale Bienali öncülerinden Deniz Erbaş, açılışta yaptığı konuşmada, Rektör düzeyinde katılım sağlanan törende, başta Çanakkale 18 Mart Üniversitesi olmak üzere, turizm temsilcileri ve tüm markaların bienale verdiği katkının önemine değiniyor. İlgili destekçilerin yıllardır, Çanakkale’nin bir kültür, sanat ve turizm kenti olması için verdiği çabayı dile getiren Erbaş, bienali mümkün kılan şeyin tam da bu ‘sinerji’ olduğuna işaret ediyor. 
 
Dardanel Yönetim Kurulu Başkanı Önen: “Tema çok isabetli”
 
Törende söz alan Dardanel Yönetim Kurulu Başkanı Niyazi Önen ise, özetle şu mesajları vererek, alkışlara alkış katıyor:
 
“Biz Dardanel olarak, Çanakkale’de doğduk, büyüdük. Çanakkale, bizim için çok önemli. Sadece, geçmişimiz ve hafızamızın dışında, Çanakkale’ye karşı sorumluluklarımız var. Biz de Çanakkale’den doğmuş bir grup olarak yıllardan beri, kültüre, sanata, spora elimizden geldiğince destek vermeye gayret ediyoruz.
 
‘Metcezir’ temalı Bienalin konusu olan ‘su ve ekoloji’ ile, toprak ve hafıza gibi kavramların, sanatla yeniden Çanakkale’de uygulanmasının çok isabetli olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca, 20 yıldan beri, CABININ’in de destekleriyle bu olayın gelişmesi, Çanakkale’nin kültür ve sanata olan potansiyelini de bizlere ayrıca gösteriyor. Biz de bundan sonra, ayrıca elimizden geldiğince, diğer tüm paydaşlarla Çanakkale’mizin yaratıcılığına, sanatı ve kültürüne elimizden geldiğince destek vermeye çalışacağız.”
 
Geçirdiği rahatsızlık sebebiyle açılışa katılamayan kurum Kale Seramik Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Bodur Okyay adına kürsüye gelen Kale Seramik Genel Müdür Yardımcısı Süleyman Soysal ise, Önen’den sonra mikrofonu devralırken, özetle şöyle konuşuyor:
 
”Çanakkale bizim için de Kale’nin hikâyesinin başladığı, köklerimizin olduğu, 70 yıldır birlikte büyüdüğümüz, çok özel bir coğrafya. Bunun en güçlü hafızalarından biri de, kuşkusuz, seramik. Bizim de kurumumuzun doğuş kaynağı, topraktan doğup, ateşle dönüşen seramik, bir yandan gündelik hayatın bir parçası, bir yandan da, yüzyıllar boyunca yaşadığı dönemin bütün izlerini taşıyor. Bunu çok net görüyoruz.
 
Bugün burada, binlerce yıllık arkeolojik mirasın içinde, çağdaş sanat eserleri ile karşılaşmak, geçmiş ile bugün arasında çok güçlü bir bağ kuruyor. 10’ncu Çanakkale Bienali’nin ‘Metcezir’ teması, tam olarak bize bu karşılaşmaları düşündürüyor: Geçmiş ile bugün, suyla toprak, hatırlamak ile unutmak, kalıcılık ile dönüşüm arasındaki sürekli hareket…
 
Kale Grubu ve KTSM olarak, bienali desteklemek bizim için çok kıymetli: Bu sene de, ‘Özel Odak: Seramik’ seçkisi ile, Çanakkale’nin seramik mirasını, çağdaş sanatın bugünkü üretimi ile buluşturmaktan, çok büyük bir mutluluk duyuyoruz. 
 
KTSM’yi kurarken de, en temel arzumuz, seramik köklü mirasını çağdaş sanat ve tasarım ile buluşturmak, yeni karşılaşma ve üretimlere alan açmaktı.”
 
Vali Toraman’dan Çanakkale haritasına umut yüklü tespitler
 
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çanakkale İl Turizm ve Kültür Müdürlüğü ve Çanakkale Belediyesi’nin de katkılarıyla düzenlenen bienalin açılış töreninde, belki de en dikkat çekici saptamalar, Troya Müzesi ve çeperindeki güncel yapıtları da tek tek ve merakla izleyen Vali Doç. Dr. Ömer Toraman’dan geliyor:
 
”2024 yılında, bir önceki bienalin açılışına da katıldığımda, doğrusu bir hayli şaşırmıştım. Çanakkale’de böylesine bir çağdaş sanat bienalinin yapılması, beni şaşırtmıştı. Geçen zaman içinde Çanakkale’de yaşadıkça, aslında bu işe ne kadar uygun olduğunu, büyük potansiyel ve aktivitesinin olduğunu da bizzat yaşayarak, gözlemledim. 
 
Gerçekten, Çanakkale’de bir çok sanat faaliyetleri, yıllara yayılmış halde, devam ediyor. Katılım açısından çok yüksek rakama ulaşılan etkinlikler var. Kültür Bakanlığı’mızın Kültür Yolu Festiv li, Belediye’mizin desteği ve çeşitli konserleri, Üniversite’mizin konserler ve faaliyetleri…
 
Daha da önemlisi, şunu gördüm: 
 
Çanakkale’de bu tip etkinliklere büyük bir ilgi ve katılım var. Yine dün akşam, Cihat Aşkın Beyefendi’nin konseri vardı, orada da hemşehrilerimizin ilgisini görünce mutlu olduk. 
 
Bir başka gözlemim de şu oldu: Çanakkale’mize yerleşen sanatçılar var. Atölyeleriyle Çanakkale’yi tercih ediyorlar. Sanatçının, el üzerinde tutulması gerekir. Bu, aslında bir güç, bir büyüklüğün de göstergesidir. Dolayısıyla bunu görünce de ayrıca mutlu oldum. Zannediyorum bu eğilim, yine devam ediyor. Atölyelerini buraya taşımak isteyen başka sanatçılarımız da var. Bu yönüyle de çok kıymetli.
 
Bienalin bir ‘çağdaş sanat limanı’ olması, işi biraz daha ilginç kılıyor. Çünkü hem Dünyada, hem ülkemizde çağdaş sanat temalı çok az Bienal var. Bir elin parmağını geçmez. Dolayısıyla bunlardan birine, daha da önemlisi köklü bir tanesine ev sahipliği, çok önemlidir. 20 yıldan bahsediyoruz. Bu çok önemli ve bu süre de, süreklilik de her zaman da sağlanamıyor. Bazen, iyi niyetle başlıyorsunuz, arkasını getiremiyorsunuz. Çanakkale’de bunun için bir potansiyel var. Her şeyden önce burada, sanatsever insanlar var. Ve sanata değer veren önemli destekçiler var. Gruplar var. Onlara teşekkür ediyorum.”
 
Ardından kürsüye, Bienalin kurumsal destekçisi 1915 Çanakkale Köprüsü ve Otoyolu’nun Genel Müdürü Mustafa Tanrıverdi çıkıyor. Tanrıverdi, “Sanat ruhun ilacı, sanatçı da ruhun doktoru” sözleriyle yine alkışlanıyor.
 
 
Çanakkale Valisi’nin Troya Müzesi turu.
 
Samimi bir ‘kültürel imece’ örneği: Çanakkale Bienali
 
Gerçekten de, Vali Toraman’ın işaret ettiği gibi Çanakkale Bienali samimi bir kültürel imece örneği olarak kayda geçiyor. Bienalin gurur veren bu kolektif ehliyetine baktığımızda, karşımıza British Council, SAHA, Goethe Enstitüsü, Tarabya Kültür Akademisi, Almanya Federal Cumhuriyeti Başkonsolosluğu, Hollanda Kraliyet Başkonsolosluğu, Deniz Villaları Sanat Rezidansı ve Institut Français gibi nice kurumun mührü çıkıyor.
 
Bienal bununla da kalmayarak, Edirne Bienali, Troia Dünya Miras Alanı gibi kurumlarla yazgıdaşlığa gidiyor; listeye daha yakından baktığımızda, yine karşımızda PİLOT, HARA, BüroSarıgedik, Galeri Nev Ankara, Galerist, Öktem Aykut, Maçka Sanat Galerisi, CerModern, Galeri Bosfor, Art On ve ArtSümer gibi pek çok sanat adresi beliriyor. Keza bu listenin mekân destekçileri de bundan geri kalmayarak, önümüze Ida Blue Adatepe, Ormos, Adatepe Zeytinyağı Müzesi, Güneşane ve Troia ile Çanakkale Tarih ve Kültür Vakfı gibi pek çok logoyu, onur ve uyumla çıkarıyor. 
 
Bu enerjiyi belki en sempatik biçimde sezen sanatçılardan, Halil Altındere’nin, müzede ‘Yıldız Savaşları’ göndermesi ile yaptığı video - duvarlarla konuşlandırdığı yakın geçmişe ait video dijital animasyon seri işleri ile, aynı sanatçının Troya Müzesi’ne de ‘Truva Atı’ imgesi ile dahil ettiği ‘Trafik Levhası’ düzenlemesi ve bunun birkaçının kent caddelerine sahiden iliştirilmesi, bienalin ürettiği bu etkileşimin göze ilk çarpan delilleri arasında sayılabiliyor. Öyle ki, Altındere’nin ‘Troya Trafik Levhası’ neredeyse bienalin yakın gelecekte grafik ve karakteristik bir emsali olabilecek bir turistik, kültürel ve grafik ikon sayılabiliyor. 
 
Keza, Troya Müzesi çeperindeki iki ‘anıt ağaca’ sanatçı Tardu Kuman’ın dahil ettiği ‘Pagan Sesler’i, ya da Turgut Cansever 2020 Uluslararası Mimarlık Ödülü sahibi müzenin girişinde yer alan ‘Monet Çiçekleri’ adlı, Uğur Cinel imzalı metal ve mermer düzenleme de, bu güzel deneyimlerden, sadece ikisini oluşturuyor.
 
 
Troya Müzesi önünde yer alan güncel ‘Monet Çiçekleri’
 
Bunun gibi, bienal resmi mekânı Çanakkale Mahal’e yakın, Balıkhane bölgesinde, ÇB Parkı alanındaki bir köprü başında, Kay Aplin’in Troya’nın dokuz katmanına gönderme ile anıtsallaştırdığı, ‘Dişli Profil: Katmanlar I-IX’ isimli, Stoneware döküm çamurundan menkul kamusal alan seramik yerleştirmesi, ya da Ayvacık’taki Tartışık Köyü’nde bulunan Can Altay ve Renee Levi ile Stijn Ank’ın eserleri, bienalin doğa, insan ve zamanla kurmak istediği ebedî iletişime ayrı birer delil halini alıyor. 
 
 
Çanakkale Belediye Parkı’ndaki Seramik Kamusal Troya Hafızası işi
 
Bununla birlikte, geçmişi de geleceği de aynı çatıda kucaklayan Troya Müzesi’nin ‘geçici’ sergi salonu, bu yılki bienalde, ‘Özel Odak: Seramik’ sergisini ziyaretçilerle buluşturuyor.
 
Küratör Ülgen’in yoğun seramik seçkisi, hem müze, hem şehirde
 
Yasemin Ülgen’in kurguladığı seçki, eserleriyle A Serkan Aka, Ayça Telgeren, Aylin Zaptçıoğlu, Burçak Bingöl, Canan Bozbağ, Edward Burtynsky & Alkan Avcıoğlu, Elif Uras, Füreya Koral, Lara Ögel, Melike Abasıyanık Kurtiç, Meral Değer, Merve Mepa, Nermin Kura, Oddviz, SEDNA, SENA, Tardu Kuman, Uğur Cinel, Volkan Aslan, Yaren Yıldız ve Yasemin Özcan’ın yapıtlarını bir araya getiriyor.
 
Sözgelimi, bu sanatçılardan Yasemin Özcan, tarihsel ve ekolojik göndermelerle ürettiği ‘varoluş sofrası’nı anlatırken, son dönem işlerinde, metin ve seramik malzeme kullanmaktan aldığı heyecan ve keyfi dile getiriyor. 
 
Pişmiş ve pişmemiş toprakla çalışmaya devam ettiğini anlatan sanatçı, toprağı tüm anlamları ile işe taşıdığını aktarırken, Kale Atölye ile çalıştığı ustaların alın terinden de şükran ve övgüyle söz ediyor. 
 
Seramiğin sanat ve zanaati bir araya getirdiğini vurgulayan Özcan, çalışmalarında da bu iki kavram ve üretim arasındaki tansiyonu, usta ve sanatçı, alaylı veya okullu arasındaki tansiyonu, yine seramiğin kendisinden de gelen aynı unsuru koruyarak deneyimlediğini belirtiyor.
 
’Sır çeşitliliği’ adına, Kale seramik fabrikasından girince adeta ‘cennete girdiğini’ belirten Özcan, 10. Bienal sergisindeki işinde, mütevazı, beyaz bir sırrı tercih ettiğini bildiriyor. Yapıtından söz eden sanatçı, bu sürecin geçmişinde Erimtan Müzesi’nde Derya Yücel küratörlüğü ile 2022 tarihinde düzenlenen ‘İcra ve Zarafet’ sergisinin olduğunu aktarıyor. Müze arşivinde rastladığı ‘Ekmek Mührü’nden duyduğu etkiyi paylaşan Özcan, Antik Yunan kültüründe de sofraya dönük çok fazla materyalin kalmasının, sergideki eser düzenlemesinde payı olduğunu iletiyor.
 
Tıpkı henüz hiç göremediğim Sinop Bienali gibi, aynı mahcubiyetle katılarak (tarihinde ilk kez izleme fırsatı yakaladığım) 10. Bienal davetinin Troya Müzesi sergisinde oluşunun da etkisiyle, sergiye hazırlığında Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Seramik Araştırma Merkezi’ni (ÇASEM) ziyaret ettiğini öğrendiğimiz sanatçı, burada gördüğü bezemelerden ilhamla, Platon döneminden yemek tariflerine selam verirken, bir yandan da kayıp kültürlere göndermede bulunuyor. Tabaklara ve mekâna dahil ettiği ‘kayıp bitki’lerin eserin üretiminde payı olduğunu anlatan Özcan, ‘Sofra’ adlı düzenlemesine yön veren ilgili bitkinin tohumunun da, günümüzdeki Aşk Kalbi’nin bir nevi kaynağı olduğunu söylüyor. Tüm bunları seramik yüzeye aşıladığını ileten sanatçı, söz konusu unsurların aşındırılmak suretiyle eserin hafızasına yerleştirilmesinin, kendisi adına öneminin altını çiziyor.
 
Sanatçılar deneyimlerini Milliyet Sanat ile paylaşıyor
 
Özcan son olarak, şunları aktarıyor: “Daha önce Pandemi döneminde, ‘Topraklanma’ başlıklı çevrimiçi konuşma dizisi için de Kale Seramik ile yollarımız kesişti. Bu anlamda, söz konusu son destek benim için daha kıymetli. Zira bu, atölye zemininde çok daha farklı biçimde gelişti. İşin kavramsal boyutunu da düşünmek yönünde bana alan açtı.”
 
İlgili sergide yer alan bir diğer sanatçı, Ayça Telgeren de, Galerist katkılarıyla Bienal’e, ‘Soy Aynası’ (2023), ‘Güzel Marmara’(2024), ‘Kızkardeşler’ (2024) ve ‘Büyüme Sancısı’ (2025) gibi işlerini taşıyor. 
 
Mimari karakteriyle ve içeriğiyle kendisini çok heyecanlandıran Troya Müzesi’nde işlerini görmenin önemine değinen Telgeren, “Böyle bir mekânın içerisine girebilmek, hem çok tedirgin ediciydi ama, diğer taraftan da ‘mekânın bedeninden çıkarmış’ gibi bir etki üretebileceğimi hayal ettim,’ diyor. 
 
Farklı küratöryal sergilerindeki son dönem işlerini bir araya getirmenin de kendisini memnun ettiğini aktaran sanatçı, bu durumu ‘bir çok yere dağılan bir aileyi tekrar bir araya getirmek gibi,’ olduğunu belirtiyor. 
 
İşlerinin zaten deniz ve su ile bir ilintisi olduğunu anlatan Ayça Telgeren, ‘Metcezir’ temalı bienal üzerinden de, kendi içindeki gel-git haliyle bu durumun örtüştüğünü ifade ediyor. 
 
Telgeren’e, işlerindeki empati seviyesi üzerine danıştığımızda ise, bize şu yanıtı veriyor: “Zaten bu noktaya gelemeden, iş zaten bitmiş oluyor. Ben bu içeriye giriş ve çıkış sürecini hiç bir zaman da özel bir şey olarak deneyimlemedim. Pratiğimin tamamı böyle. Sancılı bir süreç bu, o kabuğu, içi kırma halinin hep bir can acısı ile de ilintisi var. Bu, çok da üzerinde düşünmediğim, olmazsa olmaz bir hal.”
 
Telgeren’in çalışmaları, ‘obje’yi (nesne) ‘subje’ (özne) ile sınama adına önemli referenslar içeriyor. Bu durumu olumlayan, söz konusu ters iki yapıyı incelikle işlemeye kalkışırken, bir çok kırılma, kaza halinin olduğunu, bunun da getirdiği toparlanmanın, zaten o yolun bir parçası olduğunu belirtiyor. 
 
Söz konusu gerilimi sınamayı sevdiğini anlatan Telgeren, eserlerindeki ‘boyut-ebat’ gereksinimi üzerine ise şunu anlatıyor:
 
“Bir şeyi, büyütme, ya da küçültme noktasında düşünmüyorum. İşi düşünürken, boyutunu biliyorum. Genellikle, hep kendi bedenimden ölçekle yola çıkıyorum. Bir yerde onun ne kadar yer kapladığını düşünerek yapıyorum. ‘Güzel Marmara’ da böyle oldu. Yine de, hayalimde olmasını düşündüğüm şeyin çok küçük bir maketini de yapıyorum. 
 
Bu çok küçük maketin modellemesinden sonra, ona sanki 100 m. mesafeden bakıyormuş gibi bir algıya kapılıyorum. Bu mesafeden onu görüyor, etrafında dönebiliyor, önce uzaktan bakarak tanışıyor, sonra yakınlaştıkça büyütüyorum.”
 
Sanatçı Ayça Telgeren’in eserleri, örtüklük ve açıklık arasındaki gerilimiyle, duygusal ve maddi bir çekim de, hatta bir nevi erotizm de taşıyor. Bu durumun zaten bedenle ilgili olduğuna değinen Telgeren, bu süreçte hem kabullenmenin, hem de yabancılaşma duygusunun etkisi bulduğunu aktarıyor. Bunda büyümenin, olgunlaşmanın, yaşlanmanın da etkisi olduğunu ileten sanatçı, zaten hayatın da bir parçası olduğumuzu, bir noktadan sonra da her şeyin ‘erotik’ olabileceğini iletiyor.
 
 
Ayça Telgeren ve Troya Müzesi’ndeki soyut eserleri.
 
Telgeren’in eserleri aynı anda hem kilit, hem de anahtar gerilimi taşıyor. Bu benzetmemizi sevinçle kabul eden sanatçı, monokrom eserlerinde izleyene bıraktığı açıklığın, bu süreçte çok kıymetli olduğunun altını çiziyor. ‘Zaten, nesneye rengini vermeye başladığın an bayağı bir tasvir yapıyorsun,’ diyen Telgeren, sözlerini şöyle sürdürüyor:
 
“Tanığa bırakılan alanı çok önemsiyorum. Aksi takdirde bana yer bırakılmadığında, işin beni yönlendirmeye çalıştığına dair bir duyguya kapılıyorum. Bu hoşuma gitmiyor. İşin, bana kendimle tekrar ilişki kurabilecek bir alan bırakması gerekiyor. Bu ister formda, ister anlatıda, isterse renkte olsun, böyle.”
 
Troya Müzesi’nde, bir tür hemzemin ve hemzaman içinde eser sergilemenin kendisine yönelik etkisini tekraren aktaran sanatçı, böyle bir müzenin herhangi bir yer olmadığını, bölgenin de alttakileri, üsttekileriyle zaten yine böyle olmadığını vurgularken, “Bir zamanlar yeryüzünde olan şeylerin, sonra yerin altına girdiği, sonra kazılarak yerin üzerine çıktığı bir yerdeyim. Bunun etrafına bir koruma alanı koyup, buna ‘müze’ diyoruz. Ben de bunun içinde iş gösterebiliyorsam, benden daha mutlu insan yoktur. Troya, Batı Medeniyeti’nin göbek deliği.”
 
Yine, sergi küratörü Yasemin Ülgen, 111 senelik geçmişi bulunan tarihi müze alanındaki serginin kavramsal çerçevesine değinirken, mevcut hareketin etkilerini özetle şöyle kayda alıyor:
 
“Sergi, yüzeydeki bu hareketi, yerin altına, görünmeyene, zamanın yoğunlaştığı katmanlara doğru taşıyor. Troya’nın katmanlı yapısı, yüzeydeki ‘metcezir’ ile, toprağın kendi içinde tuttuğu zamanın daha yavaş hareketini aynı mekânda üst üste bindiriyor.  Böylece yeraltı,  ana çerçevenin dışında ayrı bir tema değil, onun derinlikteki yankısı olarak beliriyor.
 
(…) Sergide yer alan işler, aşağıya doğru bu hareketi bir iniş anlatısından çok, bir algı biçimi olarak, yeniden düşünüyor. Yerin altına doğru bakarken, yalnızca geçmişe değil, farklı zamanlara, yaşam biçimlerine ve hafıza katmanlarına yaklaşıyoruz. Yeraltı, bu anlamda yalnızca gömülmüş olanların değil, henüz görünür olmamış ilişkilerin de alanına dönüşüyor.”
 
Özel Odak: Seramik’ projesinde nice işte, geleceğe çok ‘iş var’ 
 
Troya Müzesi ve Çanakkale’deki altı ayrı adresteki alanlara serpilmiş “Özel Odak: Seramik” proje - sergisinde, dikkatimizi cezbetmiş kimi diğer sanatçıları anmak gerekirse, etkinlikte Sena’nın 2026 tarihli dört işi, Oddviz imzalı ‘Voronoi’ isimli 2020 tarihli video düzenlemesini veya Serkan Aka’nın müzeyi titreştiren kırık parçalı düzenlemesini, ayrıca ‘Sedna’nın tarihle tüm enerjisi ile kucaklaşan güncel tasarım deneyimlerini anmak, uygun görünüyor.  Keza Halil Yoleri, Kemal Tizgöl ve Gülden Ataman ile, Burcu Erden, Funda Susamoğlu ve Yaren Yıldız gibi nice emektar, Çanakkale’nin dokusunu, bir çok mekândaki işleri ile, tüm varlık ve yokluk gerilimiyle baştan aşağı güncelliyor, tazeliyor. Bu coşkuya, müzeye geçen yıl bıraktığı heykeli ile Vuslat da katılıyor. 
 
Bienal haritasını açtığımızda, daha önce de bir başka bienalin adresi haline getirilen eski bir evin güzergâhında karşımıza, Troya’nın gönül mimarı Alman Arkeolog Osman Korfmann’ın Kütüphanesi’ne ev sahipliği yapan 2007 açılış tarihli eski bir yapı çıkıyor. 
 
 
Manfred Korfmann Kütüphanesi Performansı
 
 
Yenileme ve bakım çalışmaları Çanakkale Tübingen Troia Vakfı Üyesi Selim Çetinkaya tarafından yapılan, Fevzipaşa Mahallesi Tıfıl Sokak’da bulunan ve hafta içi her gün 10:00 ile 17:00 arası ziyaret edilebilen, bölgenin tarihi camisine komşu metruk bir kilisenin arazisinde olduğu anlaşılan kırmızı tarihi yapı, 10. Bienal için de eserleri kucaklarken, mekânda yapıtlarıyla Evren Karayel Gökkaya, Gülfidan Özmen, Halil Yoleri, Mesut Öztürk, Mustafa Tunçalp ve Ozan Atalan da izlenebiliyor. Aynı mekânda geleceğe umut ve heyecan ile not aldığımız öteki isimler arasında, Funda Saraçoğlu, Ece Kibaroğlu, Alex Long Yuan, Burcu Erden ve Eylem Aktel de bulunuyor. Ziyaretimiz sırasında, kütüphanenin mistik bünyesinde Babafonik’in “Gelgit Rüyası” adlı performansına yaptığımız tanıklık ise, hepimizin canında emsalsiz gel-gitlere vesile oluyor. 
 
Keza aynı heyecanı bize, yine yaptığımız Bienal maratonunda ASTİM’de dinlediğimiz, gördüğümüz performatif, mobil ‘kap kacak’ çalgısı ile A. Serkan Aka, Berke Can Özcan ve Mihran Tomasyan, “Eskiler alıp musıkîler veriyorum,’ diyerek alkışlarla gösteriyor. ASTİM ayrıca, dalgaları soyut bir yalınlıkla içselleştiren PİLOT galeri mensubu sanatkâr, Gözde Mimiko Türkkan’ın bu üçlünün proje video düzenlemesiyle komşu devasa, ama bir o kadar da mütevazı, pirinç kâğıdı üzerine kaligrafi mürekkebi ve akrilik mürekkepten menkul ‘Yeryüzü Dalgaları No. 
10’ düzenlemesiyle ruhunu kendi içinde adeta yeniden doğuruyor. 
 
Olan biteni, ASTİM’in alın terinin kaynağı emekçiler de zevkle, heyecanla izliyor. O sırada ASTİM’in arsasına yan yana park etmiş biri yeni iki tankerin üstünde ve paçasında, hayatın kendiliğinden katılımıyla şunlar yazılıyor: “Enkazcı: Hayalleri değil, binaları yıkıyoruz! Yıkımın tozunu, toprağın susuzluğunu alırız.” Hal böyle iken, hayat sanatı, sanat da hayatı içtenlikle kucaklıyor.
 
 
ASTİM sanayii bölgesindeki özel performans anı.
 
Yarım asırdır kapalı Mavi Ev, Metcezir diyen Bienal’e açıldı
 
Bunun gibi, akademisyen, küratör ve AİCA TR Üyesi Ebru Nalân Sülün’ün de büyük emeği ile kurduğu zemin kat sergisiyle dikkat çeken Mavi Ev ise, İsmetpaşa Mahallesi’nin Sakızlı Çeşme sokağında bulunuyor. Pazartesi hariç her gün 10:00 ile 18:00 arası izlenebilen yapıda açılan giriş kat sergisi hakkında, Sülün kamuoyuna özetle şu duyuruda bulunuyor:
 
“Neredeyse 50 yıldır yaşamayan bir evin kapısı, Bienal nedeniyle açılıyor, temizleniyor ve hafıza parçaları ile çarpışma yaşanıyor. Kendi kullanım izlerini ve mekânsal hafızasını taşıyan bir konak olarak mekân, serginin önemli bir bileşenine dönüşüyor. Yapıtların, evin farklı odalarına yerleştirilmesi, yapıtlar ile mevcut mekânın geçmişi arasında bağ kuruyor. (…)
 
Bu kapsamda Mavi Ev’de yer alan iki sanatçı, Gülden Ataman ile Derya Geylani’nin yapıtlarını bilhassa anmak gerekiyor. Keza Ataman, ‘Dinleyen Gözler, İzleyen Eller İçin’ yaptığı projesinde ‘atıl’ vaziyetteki nice objeden, evin ruhuna seslenen kamusal bir pansuman yaratmayı başararak, ziyaretçilerin elleriyle, hisleriyle onarıp tarihe, bugüne seslendikleri kolektif bir insanlık bestesi çıkarıyor. 
 
Bunun gibi, aynı empatik çıkışı son derece iyi kullanan Derya Geylani de, evin mutfağa bakan bir odası ile mutfağı kucaklayan gerçeküstü, kırılgan, güzel ve kadınca emeği ile bienalin en hatırda kalıcı sunumlarından birini yapıyor. Küratör Sülün, Geylani’nin yapıt okumasını şöyle kayda alıyor:
 
”Geylani, ‘Sessizce Yükselen’ serisinde tekrar eden cam formlar, yükselme, geri çekilme, yoğunlaşma ve seyrelme gibi farklı hareket biçimlerini bir arada taşıyor. Tıpkı, Metcezir gibi. Eser, Mavi Ev’in neredeyse 50 yıldır açılmayan yemek odasının işlevsel geçmişini odağına alıyor. Zemin üzerindeki kum tabakası ve düşey doğrultuda yükselen - düşen cam birimler, mekânın nesnel hafızasına yerleşiyor.
 
(…) Geylani’nin ‘Kendimle Baş Başa, Dalgaların Sesini Duyduğum Anda Hissettiğim Heyecan, Birbirimizle Bir Şafak Vakti Heyecanı’ çalışmalarında kullanılan yadigâr porselen parçalar ile, alevle şekillendirilmiş cam, farklı zamanlara ait iki malzeme katmanını aynı yapıda bir araya getiriyor.”
 
Keza aynı yapının sürprizleri bitmiyor. Projede ayrıca, aynı kırılganlık, hız ve belleği bitiştiren Kemal Tizgöl, ya da bir üst kata sindirdiği müthiş video ‘heykeli’ “Yerini Arayan Şeyler” ile Süleyman Yılmaz, hep aynı binanın canına, aklına siniyor. Bu içten dahil oluş niyetini, emeği estetikle bitiştiren Gökçe Kınay da, “Bahçe” serisindeki, duralit üzeri atık kumaşla, SAHA desteğince yaratılan kapı düzenlemesi ile gösteriyor. 
 
 
Mavi Ev ikinci katta yer alan bir video düzenleme eser.
 
Çanakkale içinde ‘Bienal’li çarşı: Her yerde sanatın izi var
 
Aslında Bienalin Çanakkale haritasını, elden bırakmak mümkün olmuyor. Bu yüzden etkinliğin mavi beyaz kitapçıkları elimizde eskiyor, yedeklemek bile gerekiyor! Bu yönüyle şehrin Balıkhane mevkiindeki bir yapının ilk katı, bize yeniden, taptaze önermelerde bulunuyor. 
 
Sözgelimi heykeltıraş Dilara Akay’ın yalın, aynı anda hem dramatik, hem modern ama hem de ironik balık - insan güzellemesi, yine meslektaşı, Leyla Pekmen’in insanı dokunacak kadar tahrik edici ‘Melankoli’, ‘Yaz Dalgası’ veya ‘Hayat Oyunu’ işleri kadar, aidiyet, sığınmacılık, kendini ifade ve hayatın içine atıl birer kalıntı oluş gibi nice derde empati ve eleştirellikle sahici birer tercüme yapan Deniz Erbaş ile Laurent Lacotte’un mükemmel bir yayınla da çerçeveledikleri “Tek Bir Boğaz, Tek Bir Nefes” düzenlemeleri, hep bu heyecanın haklı, zamanı ve yeri doğru tetikleyicileri oluyor. 
 
 
Balıkhane mekânında yer alan ‘sığınmacılar’ temalı iki kişilik yapıt
 
Bu süreçte yaptığımız en duyarlı keşiflerden biri daha, panoramik, hayli gerçekçi ‘parçalanmış peyzaj’ıyla, CultureCIVIC desteğinde alkışladığımız ressam İlhan Sayın’ın, 2026 tarihli ‘Enez-Ainos’ yorumundan geliyor. Bu ruhsal ve haklı debelenmenin etkisi üzerimizden çıkmadan, aynı sarsıntı aynı binada ayrıca, günebakanların ıstırap kardeşliğini can yakıcı bir tasvirle yorumlayan Fulya Çetin ile, ‘Gelgitle Yazılan’ video ‘tuvali’ ile, Andreas Treske’den de geliyor. Yine de binadan yanan gözlerle ayrılırken, ressam Adina Mocanu bizi duvarda salınan 77 adet sardalya refakatinde ‘Balık Yolunu Bilir,’ diye teskin etmeyi ihmal etmiyor.
 
Öte yandan, komşu mekânlar Demir Han ile MAHAL ve Studio Mahal, daha nice keşif için Bienal turumuzda sırasını bekliyor. Bu yönüyle örneğin, Evren Karayel Gökkaya’nın “Su Çekilir, Kıyı Hatırlar” ve “Bağ” adlı felsefî plastik manzarası, Mesut Öztürk’ün aynı anda hem geçici, hem kalıcı, hem eleştirel ve hem de ironik bir poz yakalayabilen Mesut Öztürk’ün “Tuğla Figürler”i ve elbette Halil Yoleri’nin şamotlu çamurdan ürettiği görsel şiiri ‘Doğadan’ı, ilgili atmosfere zenginlik ve sinerji katıyor. Aynı şairane duyarlığı, Ece Kibaroğlu da kâğıt üzeri akrilik, mürekkep ve demir malzemeyle ürettiği ‘Kulaktan Kulağa Pasajlar’ seri işiyle bize ikram ediyor. Bu hissiyatı, Eda Çekil ve Meliha Coşkun da perçinliyor. 
 
Tekrar yerine, Sarıçay kıyısındaki eski palamut deposundan dönüştürülen MAHAL, CABININ’ın yıl boyunca çalışan sanat mekânı ve bienalin merkezlerinden biri olarak yaşıyor. Buradaki sergide Ece Kibaroğlu, Eda Çekil, Gözde Mimiko Türkkan, Hyeseung Lee, Johannes Vogl, Meliha Coşkun ve Sunbin Lim bulunuyor. Vogl’un “Yaz Yağmuru – Anıların Kokusu” projesi, Ege toprağı ve bitkilerinden hareketle, yağmur sonrası duyulan kokunun izini sürüyor. Proje, Institut français de Turquie ve Goethe-Institut İzmir’in 2025’te başlattığı “Deniz Villaları – Ekolojik Geçişler” programında geliştirilmiş bulunuyor.
 
Bu sırada Çanakkale Belediyesi de, Bienal yürüyüşümüzde ilgili mesai ve katkıyı elden bırakmıyor. ‘Truva Atı’nı geçince sahil yürüyüşümüzde karşılaştığmız, adeta Bienalden bir parça sandığımız Belediye hizmeti bir ‘izmarit anketi’nde, ahaliye şu soruluyor: “Kentte en çok hangi sözü duyuyorsunuz?” Yanıtlar şöyle sıralanıyor: Beya, Aretlim, Dada, Kovalak. Anketin yaşayan sonucunu öğrenmek için de Çanakkale, sizi bekliyor.
 
Eski Yörük köyü, yeni sanatın adresi: Bienali orada da ‘Tartışık’
 
Metcezir temalı 10. Çanakkale Bienali keşfimizde ayrıca, Ayvacık yakınlarındaki eski Yörük köyü ‘Tartışık’a yapılan mimari, sosyal ve kültürel ‘şırınga’da tanıklığımızın bir diğer durağı oluyor. Per Se Mimarlık kurucuları Ali Dostoğlu, Uğur Özer ve İnşaat alanında emek veren Yosi Amor’un birkaç yıl önce yaptıkları bir keşif, Ayvacık Barajı’na hakim bir tepedeki ilgili köyün ekolojik, sosyal ve kültürel empati isteği ile ürettiği ‘Ormos / Koy’ adlı mimari dönüşümünün öncüsü oluyor. Yakın zaman önce de, Sinan Logie’nin Arazi Sanatı müdahalesi ‘Namazgâh’ ile gündeme gelen Ormos / Tartışık, bu kez, yapıtlarıyla Can Altay, Renee Levi ve Stijn Ank’a ev sahipliği yapıyor. 
 
Yaşamı ve çalışmalarına New York da devam eden Altay, Tartışık Köyü’ne taşıdığı kamusal projede, köyün yamacına bıraktığı kırmızı, etekli, ‘ekolojik hayat sehpası’ ile, yağmur suları ve gölgeyi yeniden kazanmanın yollarını öneriyor. Öte yandan İsviçreli ressam Renee Levi, köye konuşlanan bir korunaklı sergi yapısında, soyut dışavurumcu yapıtıyla köye ilgi vakfediyor. Belçikalı heykeltıraş Stijn Ank da, ıslanıp duran dikey yapıtıyla mimar Özer’in mülküne samimi ve doğal bir müdahalede bulunuyor. 
 
 
Can Altay’ın Tartışık Köyü’ndeki kırmızı yağmur şemsiyesi
 
Konuya ilişkin olarak görüşlerine başvurduğumuz, kendisi de köy sakinlerinden Öktem Aykut galeri partneri Tankut Aykut, Milliyet Sanat’a bu manzaraya dair şu özel açıklamalarda bulunuyor. 
 
“Tartışık, Kuzey Ege’de yüksekte kalan bir köy. 450 m.’de, deniz ile Ayvacık’a 20 dk. mesafede, biraz da izole. Aslında burada iki yerleşim var; Aşağı Tartışık ve Yukarı Tartışık olarak biliniyor, 70 ila 80 seçmeniyle. Geneliyle Sünnî Yörük bir nüfus yoğunluğu ile yaşayan bir köy.
 
Can Altay, su, su toplama, fıskiye ve çevre konularıyla çoktan ilgili bulunduğu ve bu kuyu da köyde tekrar faal hale getirildiği için, bunun üzerine bir ‘şemsiye’ fikri geliştirdi. Zaten, gölgelik ve şemsiye, Can’ın repertuvarında hep bulunan unsurlar; dahası Tartışık köyünde ilginç biçimde, çok fazla kuyu bulunuyor. Sanırız yer altındaki bir katmanın da üzerindeyiz. Bu vesileyle köyde çalışmayan bir çok kuyu da, tekrar faal hale getirildi. 
 
Bu koşullarda Can’ın işi de Bienal’in bir parçası olsun diye düşündük. Sonra, buna iki iş daha ekledik. Zaten Renee Levi hep, inşaata sanatı entegre projelerde yer almış bir sanatçı. Şu sıralarda İngiltere - Hayward’daki işi de ayrıca olağanüstü. Zaten kendisi önce Herzog ve De Meuron ofisinde mimar olarak kariyerine başlıyor ve daha sonra sanata giriyor. Devamlı, mimari projeler ile sanatı kaba saba olmadan, gösterişe kaçmadan, hep oyunsu, çocuksu şekillerle bitiştiriyor.
 
Ayrıca Stijn Ank’ı, bienal ekibi çok arzu etti, zaten bu iş, kendisinin iki haftalık köy sakinliği üzerine üretitği bir eser oldu. Genellikle alçıyla iş yapıp, dahil olduğu mekânda üreten bir sanatçı Stijn. Zaten biz de kendisinin iki sergisini İstanbul Clubhouse Bebek ve Bodrum’da açmıştık. Çeşitli Avrupa müzelerinde gösterişli üretimleri olan sanatçı, bu kez, parmak izlerini de görünür kıldığı daha zarif, mütevazı bir fıskiye üretti. Bu eserin hoşuma en giden tarafı şu oldu: Bu eser, Can Altay’ın şemsiyesi ile iyi bir zıtlık içinde. Ayrıca bienalin seramik teması da malûm. Kendisi bu kalıbı zaten seramik çamuru ile alıyor.”
 
 
Belçikalı heykeltıraş Stijn fıskiyesinin öyküsünü anlatıyor
 
Konuya dair sohbete koyulduğumuz Belçikalı heykeltıraş Stijn Ank’a, eserin bir anlamda da devasa bir kemik gibi araziye dikildiğini söylediğimizde, bunu sempatiyle karşılayarak ‘çok ilginç’ yanıtını veriyor. Sanatçıya eser üretiminde gözlem ve empatinin seviyesini danışıyoruz. Açlıkla anlatmaya başlıyor:
 
”Kesinlikle, zaten bu yüzden de işlerime başlamadan, bir süre de olsa ortalıkta olmaktan yanayımdır. Bu tavır bölgeyi pek çok açıdan sindirmeme müsaade eder. Elbette bizler duygusal varlıklarız, ayrıca bunun ‘algılamak, sezmekle’ de ilgisi bulunur. Bizler kulakları, gözleri olan, lezzet duyuları taşıyan varlıklarız. 
 
Dolayısıyla andığınız ‘empati’ kelimesi bu sürecin en iyi tabiri olabilir.
 
Bu köye ilk kez geldiğimde, bölgenin de ilk ziyaretçisiydim. Daha önce Yunan adalarına deneyimim vardı. Bu yüzden burada olmak benim için çok kıymetli. 
 
Buraya Tankut’un yönlendirmesi ile geldiğimde, Ormos projesini üstlenen insanların, proje ile köye karşı yine bariz bir empati kaygısı taşıdığını fark ettim. Yerel malzemeler, kayalar kullanan bu insanlarla sohbetler ettim. Buraya dahil olan mimarlar, bana bir bakıma bölgede bir araştırma başlatmış gibi göründü. Çünkü aynı zamanda bu köyde nasıl ‘ortadan yok olabilecekleri’ de onlar için önemliydi. 
 
Neticede onların bu tavırları benim de taşıdığım bir his olarak ortaya çıktı. Mimari tabirle bunun ismi, meslekte ‘Genius Loci’ olarak anılır. Bu bir bakıma ‘mevcut kavramsallığın ruhuna değmek, bundan öğrenmek’ olarak da tabir edilebilir. 
 
Yaratmaya çalıştığım bağlantı ile, arazi ve bölge insanlarından neler öğrenebileceğime odaklandım. Böylece uzakta görünen Lesbos adası, daha uzaktaki Atina veya bölgenin su kaynakları gibi unsurlara yoğunlaştım. 
 
Belli bir yoğunlaşmanın ardından, işi tam da bu noktaya koymaya karar verdim. Arazi aslında, daha sonradan da müdahale görmüş bulunuyordu. 
 
Böylece önce, heykeli ortaya koyacak olan metal yapı için bir eskize başladım. Ben bunu uzamda bir desen olarak tabir ederim. Bu alanda birbirinden farklı işler üretirim. Bu yönüyle duyumsamanın, üretimimde bana bir yön sağladığı inancındayım. Derdim işlerime dair bir anlamın değil, hissiyatın yakalanmasıdır. Siz nasıl ki bu işe devasa bir kemik gözüyle bakıyorsunuz; bu iş de bana bambaşka çağrışımlar taşıyor ki, tam da istediğim budur.
 
Böylece seçtiğimiz yön ve duyularla yarattığımız sınırlar üzerinden, elime malzemeyi alır ve bunun özellikle yerel malzeme olmasına özen gösterir, bunu zorlarım. Yerel kil, plaster vb. kullanırım. Ardından bu ‘sınırların’ çeperini kalıba dökerim. Ama bu bile her seferinde dönüşüme açıktır.”
 
 
Tartışık Köyü’ndeki Stijn Ank imzalı özel Bienal yerleştirmesi
 
 
Sanatçıya, bu tavrının, ‘bir eylem olarak heykeli doğaya tohumlamaya’ benzediğini ilettiğimizde, buna çok sevinerek şu yanıtı veriyor:
 
“Bu kesinlikle doğru, adeta parmak parmak ilerliyorum. Parmak izi evet, ama belli bir kontrol ile. Sanki kumsaldaki biçimler gibi. Öyle ki kil, bir müddet sonra buna kendini bırakıyor; ki kendi olarak var olabilsin. Kontrolden çıkabilsin. Sürekli istediğince, değişebilsin.
 
Böylece işin, nasıl büyümek istediğini bana bildirmesine müsaade ederim. Bu meyanda kimi Japon dostları da anmalıyım. Bonsai sanatıyla meşgul olanları, İkebana, Wabi-Sabi emekçilerini. Hatta bunlardan birinin, sırf bir Bonsai’yi nasıl budayacağını öğrenmek üzere yedi yıl üniversitede kaldığını bile hatırlarım. 
 
Elbette bunun sırrını vermez ama, bana herşeyin Bonsai’nin nasıl büyümesi gerektiğini kendisinin ‘anlatabilmesine’ müsaade ile ilgili olduğunu da söylemekten geri kalmaz.
 
Ben burada ne yapmaya kalkıştığıma ilişkin harika bir metafor bulduğuma inanıyorum. Belli bir noktada, kil kendi nihayetine varıyor. Bu anlamda yapıtı ‘anıtsal’ olarak ne bilmeyi, ne tabir etmeyi asla istemem, hatta bundan nefret ederim. 
 
Neticede işi görüyorsunuz, araziye göre yeterince küçük. Mütevazı. Entegre ve nasıl olması gerektiğini bana gösteriyor. Bu anlamda işin kendi nihayet anını çok önemserim. Çünkü benim için önemli olan, onunla arama koyabileceğim, onu kendimden azade kılabileceğim mesafenin de, ta kendisidir. ”
 
Geniş bir başlangıç: Bir bienalin operasyonel anatomisi
 
Bu bitimsiz zenginliğe ek olarak, Bienalde ayrıca, Küçükkuyu’daki eski sabunhane binasına yerleşik Adatepe Zeytinyağı Müzesi de Andreas Treske ve Fulya Çetin’in yapıtlarına ev sahipliği yapıyor. Eserler ve küratöryal tercih ediliş şekilleri, gerek müze, gerekse zeytin ve temsil ettiği her tür anlatıya gösterdikleri duyarlıkla, ayrı ayrı takdir topluyor.  
 
Yine, Adatepe’de restore edilmiş taş evlerden oluşan İda Blue, Dilara Akay, Hakan Yılmaz ve Meliha Coşkun’un işlerini konut ölçeğindeki mekânlarında ağırlıyor. Böylece bienal, müze ve atölyelerin yanında köyün gündelik yaşam dokusu içinde de izlenebiliyor. İda Blue ayrıca, geçmiş bienallerde çatısı ve bahçelerinde biriken işleriyle de, giderek geleceğe daha yerleşik bir kültür yuvasına bürünüyor. İda Blue ayrıca, sanat tarihinden basına, arkeolojiden sosyal bilimlere, kültür profesyonellerine açtığı operasyonel ev sahipliği ile de önemli bir adres olarak art arda. işaretleniyor. 
 
Peki bunca ifadeden, kamuya ne kalıyor, aslında olup biten daha yeni başlıyor. Zira, Bienal sergilerin açılmasıyla başlayan ve (canakkalebienali.com) kurumsal adresinde gün be gün takip edilen program, ekim ve kasım boyu söyleşi, panel, atölye, konser ve film gösterimleriyle sürüyor. 
 
Örneğin takvimde, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Çanakkale İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü iş birliğiyle, Ebru Nalan Sülün’ün yöneteceği “Kültür-Sanat Ekosistemi ve Akademi İlişkisi” paneli düzenlenirken, akademisyen ve küratör Sülün’ün yönetimindeki “Müzeler, Kentler, Olanaklar ve Gereklilikler” kapalı çalıştayı da, kurumlar ve kent arasındaki ilişkiye odaklanıyor. 
 
Yine, StudioMAHAL’de Erdinç Alnıak, “Ele Güne Karşı Yapayalnız” başlıklı sanat sohbetinde yer alırken, StudioMAHAL’in müzik programında Mehmet Fatih Turan, Morton Feldman’ın “For Bunita Marcus” ve Dennis Johnson’ın “November” yapıtlarını yorumluyor. Diğer tarafta, LODOS’ta AVA Trio konser verirken, Assos’a komşu Paşaköy’deki ekolojik çiftlik ve eğitim alanı Güneşane ise, Mark Verkerk’in “Planet Soil” belgeselinin gösterimlerine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. 
 
ÇATKAV’da Galip Dursun’un yetişkinler için hazırladığı “Kıyıya Vuran Hikâyeler: Denizin Geri Getirdikleri” atölyesi, bienalin su temasını anlatı üzerinden ele alıyor. Çocuk programında Kevser Şahin’in “Suyun Çekildiği Yerde”, Yıldız Çapkan’ın “Seramiklerin Denizdeki Yeni Hayatı”, Nini Önözden’in “Kilikya’dan Troas’a” ve Aytuğ Aykut’un baskı resim atölyeleri bulunuyor. 
 
Erdinç Alnıak’ın MAHAL Sanat’taki çocuklarla bienal turu ve atölyesi de sergileri birlikte keşfetme olanağı sunuyor. Bienale paralel etkinliklerde ayrıca, Mekan Blogspot’taki “Kıyıda”, Bayramiç’te Kırsaldan Sanat Kolektifi’nin karma sergisi ve Çanakkale İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’ndeki “Kaybolmadan Önce” sergisi yer alıyor. 
 
ÇOMÜ Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Didem Çatal’ın proje yürütücülüğündeki “Pixels of Time” sergisi düzenleniyor. Program, kasım sonunda MAHAL Sanat’ta ÇOMÜ GSF iş birliğiyle düzenlenecek 3. Davetli Uluslararası Afiş Sergisi “Metcezir”in açılışına uzanıyor.
 
 
 
Deniz Erbaş ve Seyhan Boztepe
 
 
Çanakkale Bienali inisiyatifi CABININ ve Bienal mimarları Seyhan Boztepe ile Deniz Erbaş, Milliyet Sanat’ın sorularını yanıtladı. 
 
10. Bienal, gelecek 10 yıla ne diyor? Bölgesel bir kültürel yapılaşmanın ciddi mesaisini veren CABININ, yahut Troya Kültür Derneği, Türkiye’nin ‘yoldaş ve kardeş bienallerine’ nasıl bir model öneriyor?
 
Bienal, galeri, müze ya da festival gibi bir etkinlik format. Dünyada yüzlerce bienal modeli var; bunların birbirine benzeyen ve birbirinden ayrışan yönleri bulunuyor yani bienal deyince tek bir yapıp etme şeklinden söz edemiyoruz.
 
Bizim bienalimizi bir topluluk bienali olarak tanımlayabiliriz. İki yılda bir düzenlenen bir etkinlik olmanın ötesinde, Mahal sanat merkezi ve inisiyatifiyle birlikte Çanakkale’de sürekli üretim yapan; kente dair düşünceleri, potansiyelleri ve üretimleri gündemde tutan bir topluluğuz. Bienal, bu sivil girişimin iki yıl boyunca sürdürdüğü çalışmaların yoğunlaştığı bir an olarak görülebilir. Yerelliğe ve yerelleşmeye vurgu yapmak, benimsediğimiz modelin temel unsurlarından biri. Bienali yalnızca bir etkinlik değil, ortaklaşılan bir sanat ortamı olarak düşünüyoruz.
 
Önümüzdeki on yılın vizyonu, bu üretimi genç kuşaklara aktarmak, ortak hafızayı kalıcılaştırmak ve bienalin belleğini gelecek kuşaklara taşıyacak kurumsal bir yapıya dönüşmek. Bunu, bir “müze” gibi bir yapı olarak da düşünebiliriz.
 
Troya hafızası, bienalin hem duygusal, hem de turistik manyetizmasında çok önemli bir çıkış noktası oluşturuyor. Bu hafızanın geleceğin sanatı adına kullanılıp, geçmişe güncelin şırıngalanmasında, geçen bienalleri ve bu bienali büyüteçle izleyince hangi heyecanlı keşifleri yapıyorsunuz?
 
İkinci soruya gelirsek, Troya yalnızca bu arkeolojik alan değil. Türkiye ve dünya için de önemli bir kültürel anlatı. Dünyada en çok bilinen efsanelerden ve ören yerlerinden biri. Bu nedenle kentin en önemli eksenlerinden birini oluşturuyor.
 
Troya, sanat açısından da özgün bir öneme sahip. Mitosu, mitolojiyi; logosu, yani geçmişe ilişkin bilgiyi; ethosu, yani bu bilginin ve hafızanın aktarımını bir araya getiriyor. Bu üç kavram sanat için ilham verici, zengin bir alan açıyor.
 
Troya her zaman gündemimizdeydi. Ancak buraya yoğunlaşmamız, 2016-2017 yıllarında Çanakkale’de oluşan Troya Yılı girişimiyle belirginleşti. Biz de bu gurubun bileşenlerinden biriydik. Troya’nın Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girişinin yirminci yılının anılacağı 2018’de, yerelde bir araya gelen ve 2018’in Troya Yılı ilan edilmesi için çalışıldı. Bu girişim Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından resmiyet kazandı ve 2018, Troya Yılı ilan edildi.
 
Troya Yılı kapsamında çok sayıda proje ve altyapı çalışması gerçekleştirildi. Bunlardan biri de projesine 2011’de başlanan Troya Müzesi’nin 2018’de tamamlanmasıydı. Müze, ören yerinin yakınında, Ömer Selçuk Baz’ın yarışmayla seçilen projesiyle hayata geçirildi. Böylece kent için çok önemli bir altyapı oluştu.
 
2018’de “Geçmişten Önce, Gelecekten Sonra” başlığıyla Troya’yı ele aldık. O tarihten bu yana bienal sırasında ve dışında müzede farklı projeler gerçekleştirdik. 
 
Ayrıca Troya Kazı Başkanlığı ve özellikle Prof. Dr. Rüstem Aslan’la, Troya kazılarının sanatla ilişkisine odaklanan çalışmalar yürütüyoruz. Sanatçıların üretimleri, Troya’yı hem kent hem de dünya açısından yeniden yorumlayan ilginç öneriler sunuyor.
 
Bu seçkilerden birini bu yıl Malta Bienali’nin ikinci edisyonunda Troya Pavyonu kapsamında bir araya getirerek sanatseverlerle ve uluslararası sanat çevreleriyle paylaştık. Çalışmaların kente kalıcı eserler olarak geri döndüğü örnekler de var. Halil Altındere’nin bugün kentte yaygın biçimde görülen Troya Atı trafik ışıkları bunlardan biri. Bizi en çok heyecanlandıran, sanatçıların yıllar içinde Troya’ya eklediği çağdaş katmanlar. Böylece Troya’dan binlerce yıldır esinlenen farklı sanat dallarındaki üretimlere yeni halkalar ekleniyor. Bu da bizi gururlandırıyor.
 
Bienal Çocuk, Bienal Genç, Bienal Engelsiz gibi katmanlarla kamuoyuna neyi ve niye servis ediyorsunuz?
 
Dört farklı sosyal programımız var: Bienal Çocuk, Bienal Genç, Bienal Engelsiz ve Bienaldeyiz Kadın Girişimi. Bienalin hedefi yalnızca geniş kitlelere ulaşmak değil; aynı zamanda sosyalleşmek ve toplumsallaşmak. Bu programlarla çocukların, gençlerin ve kadınların çağdaş sanat üretiminin farklı süreçleriyle doğrudan, aktif ve karşılıklı etkileşime dayalı bir ilişki kurmalarına zemin hazırlıyoruz.
 
Bienal Çocuk ve Bienal Genç, bienalle yaşıt programlar. Bienal sırasında ve yıl boyunca bu gruplarla farklı çalışmalar yürütüyoruz. Yirmi yıllık sürece baktığımızda, Bienal Çocuk’a katılanların zamanla Bienal Genç’e geçtiğini; genç katılımcıların bir bölümünün de sanat profesyonellerine ve kültür emekçilerine dönüştüğünü görüyoruz.
 
Bienal Engelsiz ise 2011’den bu yana Çanakkale’de erişilebilirlik alanında çalışan sivil toplum kuruluşları ve aktivistlerin başlattığı bir girişim. Temel amacı, erişilebilirlik konusunda farkındalık yaratmak. Bu sosyal programlar bizim için vazgeçilmez; topluluğumuz ve inisiyatifimiz açısından büyük öneme sahip.
 
10’un üzerindeki ayrı mekânı, Adatepe’ye kadar sıçrayan enerjisi ile bienalin 20. yılı, kendi arşivinden ne öğreniyor, arşiv sizin için ne ifade ediyor?
 
Bienalin arşivinden ne öğreniyoruz, arşiv bizim için ne ifade ediyor? Arşivimizi tutmaya büyük önem veriyoruz. Çünkü Türkiye’de sanatın, özellikle de çağdaş sanatın hafızası her zaman sağlıklı biçimde kayda geçirilemiyor ve gelecek kuşaklara aktarılamıyor. Bunun önemli bir eksiklik olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle kendi arşivimizi canlı tutmaya ve geliştirmeye çalışıyoruz.
 
Arşivimiz yalnızca fiziksel sanat eserlerinden oluşmuyor. Bienalden yolu geçen binlerce insanın deneyimleri, katkıları ve burada edindikleri de bu hafızanın bir parçası. Gözle görülmeyen, elle tutulmayan ama insanların deneyimlerinde süren bir birikimden söz ediyoruz.
 
Zaman zaman arşivimize dönüyor ve onu görünür kılmaya çalışıyoruz. Örneğin iki yıl önce CerModern’de, bienal kapsamında üretilmiş işlerden oluşan kapsamlı bir sergi gerçekleştirdik. 2017’de Selanik Bienali’ne bir sergiyle katıldık. Bu yıl Malta Bienali’nde de arşivimizden Troya temalı bir seçki sunduk. Mahal Sanat’ta da zaman zaman bienal arşivindeki eserlerle ve arşivin kendisiyle ilişkili sergiler düzenliyoruz. Arşiv, yeniden ele aldığımız, farklı temalarla görünür kıldığımız ve çok önemsediğimiz bir kaynak. Onu kalıcı hale getirmek de gelecek hedeflerimizden biri.
 
Dardanel ve Kale Grubu yanında, bir çok ulusal ve uluslararası STK’nın bienale gözle görülür bir seferberlik içinde olması, size neler hissettirip, düşündürüyor? Bu kalabalık kültür imecesi size dünya ve Türkiye kültür sanayii adına neler diyor?
 
“Kültür imecesi” gerçekten de yaşadığımız süreci iyi tanımlıyor. Kültür endüstrisinin ya da çağdaş sanat ekosisteminin sağlıklı biçimde oluşabilmesi için genellikle üç temel unsurdan söz edilir: sermaye, kamu ve sivil toplum. Bu üç yapının birlikte kaynak aktarması ve çaba göstermesi gerekiyor. Bunlardan biri eksik kaldığında ekosistemin oluşması zorlaşıyor.
 
Bu birlikteliği ve sinerjiyi oluşturmak için uzun yıllardır çalışıyoruz. Bugün kentin önemli markalarının, kamu kurumlarının, yerel yönetimin, üniversitenin ve sivil toplum kuruluşlarının bu sürece katkı sunması bizim için gurur verici. 
 
Çanakkale’deki tarihsel - kentsel mülklerin yeniden işlenmesi, Bienal için niye bu kadar önemli olabilir? Mavi Ev’de Ebru Nalan Sülün’ün küratörlüğündeki sergi, özellikle dikkat çeken bir duyarlı restorasyon modeli olarak not edilebiliyor. 
 
Bienalin arşivinin önemli bir bileşeni de kentteki farklı yapıların dönüşümü ve kültürel işlev kazanması. Korfmann Kütüphanesi, Mahal Sanat ekosistemi ve kentin seramik müzesi gibi farklı kültürel mekânlar, yıllar içinde bienal sergileriyle gündeme geldi; ardından restore edilerek kültürel işlevler kazandı.
 
Bu süreç aslında bir ihtiyaçtan doğdu. Çanakkale’de sergi düzenlemeye uygun mekânlar sınırlıydı. Tarihî yapılar ise özgün dokularıyla hem sanatçılara hem de sergilere ilham veriyor. Beyaz küp olarak tanımlanan nötr sergi mekânlarından farklı olarak kenti temsil ediyor ve sanat için özgün bağlamlar oluşturuyorlar. Bienalin başlangıcından bu yana kullandığımız ve dönüşümüne katkı sunduğumuz pek çok yapı var.
 
Mavi Ev de kentin yirminci yüzyıl ortalarına tarihlenen yapılarından biri ve bizim için yeni bir keşif oldu. Ebru Nalan Sülün’ün evin giriş katında kurguladığı sergi oldukça etkileyici. Bu serginin yapının restorasyonuna vesile olup olamayacağını bilmiyoruz; ancak daha önce benzer örnekler yaşandı. Bunun da bu sürece eklenen yeni bir halka olması bizi mutlu eder.
 
Çanakkale Valisi, Bienal açılış konuşmasında bölgede açılan sanatçı atölyeleri ve bölgeye yaşanan yaratıcı göçün altını çizdi. Buna sizin okumanız nedir?
 
Sayın Valimizin de belirttiği gibi kentte ciddi bir demografik değişim yaşanıyor. Bunu ilk olarak pandemi döneminde gözlemlemeye başladık. Ardından büyük şehirlerden Kuzey Ege’ye göç arttı. 2022-2023 yıllarında “Yeni Komşular” adlı bir araştırma projesi gerçekleştirdik. Çanakkale merkezinin yanı sıra birçok ilçeyi ve köyü ziyaret ederek buralara yeni yerleşen kültür aktörleriyle tanıştık, onları haritalandırdık ve önemli bir potansiyelin oluşmaya başladığını gördük.
 
Bu durum, topluluğumuzun insan kaynağı açısından gelişmesini, güçlenmesini ve zenginleşmesini sağlıyor. Öte yandan, sayın vali ve belediye başkanının da vurguladığı gibi, yaratıcı bireylerin ve kültür aktörlerinin Çanakkale’nin kültür, sanat ve turizm şehri olarak gelişmesinde önemli bir payı olacak.
 
Bu gelişim bizi mutlu ediyor. Ancak kente gösterilen ilginin kent rantına dönüşme riski de bulunuyor. Çanakkale’nin yaşanabilir, insan ölçeğini koruyan bir kültür ve sanat şehri olarak kalmasını umuyoruz.
 
Kurumsallaşan bir örnek olarak, İnternet sitesini de özellikle öne çıkaran bu yapının geçmiş, gelecek tüm mimarları adına, Milliyet Sanat için özellikle kamuoyu ve okurlara ne mesajlar vermek istersiniz?
 
Bunca yıldır, mevcut imkânları en iyi şekilde kullanarak, özenle ve özveriyle yapmaya çalıştığımız şey, bu kentte yaşayan insanlara uluslararası standartlarda ve nitelikte sanat üretimleri sunmak oldu. Önceliğimiz, nitelikten ödün vermeden çağdaş sanatın dilini çoğaltmak ve sanatçıların bu kentten ilham alması, üretmesi için koşullar oluşturmak.
 
Nitelikli işler üretmekte ısrar ettiğinizde, zamanla bu işlerin izleyicisini bulduğunu görüyoruz. Çağdaş sanatla toplum arasında bir kopukluk olduğu sıkça dile getiriliyor; ancak bunun her zaman geçerli olduğunu düşünmüyoruz. İnsanlar sanat eserleriyle karşılaştıklarında yeni duygular, düşünceler ve bakış açıları gelişiyor. Sanat, gerçeklikle kurduğumuz ilişkiyi dönüştürme gücüne sahip.
 
Milliyet Sanat okurlarını, sanatın gücüne ve etkisine inanmaya, bu alanda çalışan herkesi desteklemeye davet ediyoruz.
 
 
10. Bienalin tüm sanatçıları:
 
A. Serkan Aka, Adina Mocanu, Alex Long Yuan, Andreas Treske, Annika Boll, Ayça Telgeren, Aylin Zaptçıoğlu, Burçak Bingöl, Burcu Erden, Can Altay, Canan Bozbağ, Carmen Bouyer, Derya Geylani, Dilara Akay, Ece Kibaroğlu, Eda Çekil, Edward Burtynsky & Alkan Avcıoğlu, Elif Uras, Evren Karayel Gökkaya, Eymen Aktel, Fulya Çetin, Funda Susamoğlu, Füreya Koral, Gerrit Frohne-Brinkmann, Gizem Boyacıoğlu, Gökçe Kınay, Gözde Mimiko Türkkan, Gülden Ataman, Gülfidan Özmen, Hakan Yılmaz, Halil Yoleri, Hyeseung Lee, İlhan Sayın, Johannes Vogl, Kay Aplin, Kemal Tizgöl, Lara Ögel, Laurent Lacotte, Leyla Pekmen, Manfred Heinze, Meliha Coşkun, Melike Abasıyanık Kurtiç, Mark Verkerk, Meral Değer, Merve Mepa, Mesut Öztürk, Murat Yıldız, Mustafa Tunçalp, Nermin Kura, Oddviz, Ozan Atalan, Öznur Işır, Renée Levi, SENA, SEDNA, Serdar Yılmaz, Stijn Ank, Süleyman Yılmaz, Sunbin Lim, Tardu Kuman, Uğur Cinel, Volkan Aslan, Yaren Yıldız, Yasemin Özcan
 
 
 
Etiketler: 10. Çanakkale Bienali  sanat  Metcezir