Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » ‘5. Evrensel Bilim Kurgu ve Fantastik Film Festivali’ ödülleri sahiplerini buldu

‘5. Evrensel Bilim Kurgu ve Fantastik Film Festivali’ ödülleri sahiplerini buldu

‘5. Evrensel Bilim Kurgu ve Fantastik Film Festivali’ ödülleri sahiplerini buldu16 Mayıs 2026 - 06:05
Uluslararası Bilim ve Sanat Yaratıcıları Derneği tarafından düzenlenen festival, İstanbul’da Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’ndeki ödül töreniyle sona erdi.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
Kendimi bildim bileli bilim kurgu be fantastik kurguya tutkuyla bağlıyım. Bu merakımın başlangıcı çocukluk yıllarıma uzanıyor. O dönem siyah-beyaz ve Türkçe dublajlı olarak izlediğim “Uzay 1999”, “6 Milyon Dolarlık Adam” ve tabii ki “Uzay Yolu”, bu evrenle ilk tanışma anlarımı oluşturdu.
 
Yıllar ilerledikçe bu evren genişledi; “Star Wars”, “Battlestar Galactica”, “Superman” ve “Back to the Future” gibi yapımlar hayatımda kalıcı bir yer edindi.
 
Bu görsel dünyanın yanı sıra edebi tarafı da keşfetmeye başladım; H. G. Wells, Erich von Däniken ve Carl Sagan gibi isimlerle bilim kurgu yalnızca bir izleme deneyimi olmaktan çıkıp düşünsel bir alana dönüştü.
 
 
Ardından “Stargate” evreni, “Falling Skies”, “The Orville”, “John Carter”, Marvel ve  DC evrenleriyle birlikte bu yolculuk daha da derinleşti. Zamanla bir “Trekkie” oldum; “Stargate” ve “John Carter” ise benim için kült statüsüne ulaşan yapımlar arasında yer aldı.
 
Bu tutkunun hiç azalmadı, aksine sürekli genişledi. İzlemediğim bilim kurgu dizisi ya da filmi neredeyse kalmadı diyebilirim. Yıllarca yalnızca yurt dışındaki örneklerine hayranlıkla baktığımız bilim kurgu ve fantastik kurgu festivallerinin ardından, artık bu tutkunun Türkiye’de de karşılık bulduğunu görmek heyecan verici. Nihayet, bizim de beş senedir kendi Bilim Kurgu ve Fantastik Kurgu Festivalimiz var.
 
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü desteğiyle bu yıl 7-15 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen ‘5. Evrensel Bilim Kurgu ve Fantastik Film Festivali’nde Türkiye, Almanya, ABD ve Rusya başta olmak üzere birçok ülkeden yapımlar sinemaseverlerle buluştu.
 
 
Bu yıl beşincisi düzenlenen ‘5. Evrensel Bilim Kurgu ve Fantastik Film Festivali yalnızca bir gösterim platformu olmanın ötesine geçerek çok merkezli yapısıyla dikkat çekti. 8 gün süren festivalde İstanbul’un yanı sıra Almanya’nın Köln kenti ile birlikte Türkiye’de Sivas, Ankara, Kars, Kocaeli, Adana, Giresun, Tekirdağ, Mardin, Gaziantep, İzmir, Ordu, Alanya ve Eskişehir’de eş zamanlı gösterimler gerçekleştirildi. Festival Direktörü İren Dicle Aytaç, bu yıl etkinliğin 14 şehirde izleyiciyle buluştuğunu ve seçkinin Türkiye’den Finlandiya’ya, ABD’den Rusya’ya uzanan geniş bir coğrafyayı kapsadığını belirtti.
 
Uluslararası Bilim ve Sanat Yaratıcıları Derneği tarafından düzenlenen ve 15 Mayıs’ta İstanbul’da Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’ndeki ödül töreniyle sona eren festival kapsamında “En İyi Kısa Metraj”, “En İyi Yapay Zekâ Filmi”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Oyuncu”, “En İyi Senaryo”, “En İyi Bilimsel İçerik”, “En İyi Uzun Metraj”, “Jüri Mansiyon”, “Ulusal ve Uluslararası Bilim Kurgu ve Fantastik Sinemaya Katkı”, “Evrensel Bağımsız Sinema” ve “Evrensel Bilime Katkı” gibi birçok kategoride ödüller sahiplerini buldu.
 
‘En İyi Kısa Metraj’ ve ‘En İyi Yapay Zekâ Filmi’ ödüllerini “Ceremony” kazanırken, ‘En İyi Yönetmen’ ödülü “My Boyfriend, A Mannequin” filmiyle Dmitry Nikolanko’ya verildi. Filmin oyuncusu Anastasiya Panova ‘En İyi Oyuncu’ ödülünün sahibi oldu. ‘En İyi Senaryo’ ve ‘En İyi Uzun Metraj’ ödülleri Itu Ninuya giderken, ‘En İyi Bilimsel İçerik’ ödülü “Once Upon A Time in Cyberspace” filmine verildi. ‘Jüri Mansiyon Ödülü’ “Volume 7”ye layık görülürken, ‘Uluslararası Bilim ve Sanat Yaratıcıları Derneği Özel Ödülü’ ise “Galaksinin Tezenesi” filmine verildi.
 
 
Onur ve katkı ödülleri de gecenin dikkat çeken başlıkları arasındaydı. ‘Uluslararası Bilim Kurgu ve Fantastik Türe Katkı Ödülü’ İranlı yönetmen ve akademisyen Nafiseh Laleh’e, ‘Evrensel Bağımsız Sinema Ödülü” merhum usta oyuncu Sadri Alışık’a, “Evrensel Bilime Katkı Ödülü” ise merhum tarihçi ve akademisyen İlber Ortaylı’ya verildi.
 
Jüri başkanlığını Ramazan Ekmekçi’nin üstlendiği festivalde Asmaa El Alaoui, Justin Jamgbadi, Hacıbey Heyderli, Barış Erbil ve Aynur Cronauer jüri üyeleri arasında yer aldı. Festival Başkanı Filiz Dağ ise törende yaptığı konuşmada bilim kurgu ve fantastik sinemanın yalnızca hayal gücünü değil, aynı zamanda düşünsel üretimi de beslediğini vurguladı.
 
Çok katmanlı yapısıyla -farklı şehirlerde eş zamanlı gerçekleşen gösterimler, disiplinler arası paneller ve özellikle “Yapay Zekâ ve Sinema” gibi güncel tartışma başlıkları- yalnızca bir film etkinliği değil, aynı zamanda bir düşünme alanı olarak konumlanan festivalin uluslararası boyutunu güçlendiren isimlerden biri de Almanya Onursal Akademik Danışmanı olarak görev yapan Medya ve Kültür Bilimci Prof. Dr. Ömer Alkın oldu. Marburg Philipps Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Alkın, göç, görsel kültür ve sinema ilişkisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor.
 
Köln’de büyüyen ve göç deneyimini akademik üretimin merkezine yerleştiren Alkın, doktora çalışmasında Türkiye ve Almanya’daki göç sinemasını birlikte ele alarak ‘çok merkezli’ bir okuma öneriyor. “Göçün Görsel Kültürü” başlıklı çalışmasında Yeşilçam filmlerinden Alman sinemasına uzanan geniş bir alanı analiz eden Alkın, göçün yalnızca bir tema değil, aynı zamanda görsel kültürün kurucu bir unsuru olduğunu vurguluyor.
 
 
Alkın’a göre göç temsilleri yalnızca sinema tarihi açısından değil, toplumsal hafıza ve kültürel algı açısından da belirleyici bir rol oynuyor. Türkiye ve Almanya’daki film üretimlerinin çoğu zaman birbirinden kopuk ele alındığını belirten akademisyen, bu kopukluğun aşılması gerektiğini ve sinema çalışmalarının ulusaşırı bir perspektifle yeniden düşünülmesi gerektiğini savunuyor.
 
Sanat, estetik ve temsil meselelerini kültür tarihiyle birlikte ele alan Alkın, görsellerin modern dünyada yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda değer üretiminin temel alanlarından biri haline geldiğini ifade ediyor. Bu yaklaşım, festivalin çok merkezli yapısı ve disiplinler arası programıyla doğrudan örtüşüyor.
 
İşte bu bağlamda, festivalin Köln ayağında Almanya Onursal Akademik Danışmanlık rolü üstlenen Prof. Dr. Ömer Alkin ile göç, bilim kurgu, görsel kültür ve sinemanın geleceği üzerine konuştuk.
 
“Üretici yapay zekâ, sektörü çoktan derinden değiştirdi”
 
5. Evrensel Bilim Kurgu ve Fantastik Film Festivali’nin bu yıl Türkiye’den Avrupa’ya uzanan çok merkezli yapısıyla disiplinler arası bir düşünme alanı kurduğunu gördük. Festivalin bütününü yani farklı şehirlerde eş zamanlı yürüyen bu yapıyı nasıl tanımlıyorsunuz ve bu çok ayaklı model festivalin ruhuna ne kattı?
 
Bu festivalde beni hemen büyüleyen şey, kavramsal bir tersine çevirmeydi: Normalde dijital olan mesafeyi aşar ve aynı yerde olmadan çevrim içi buluşuruz. Bu festival ise tam tersini yapıyor. Fiziksel olarak, aynı anda, birçok yerde gerçekleşiyor. Beden orada; sinema salonunun kolektif deneyimi korunuyor ama erişim katlanarak artıyor.
 
Bu, yalnızca lojistik bir oyun değil, kültürel bir demokratikleşme. Film festivalleri, ana akımda neredeyse hiç yer bulamayan formatları sunar: Kısa filmler, deneme filmleri, sanatsal deneyler. Bu formatlar yalnızca tek bir şehirde gerçekleştiğinde etkileri sınırlı kalır. Fikri aynı anda birden fazla yere yaydığınızda ise çeşitli izleyici kitleleriyle gerçek bir katılım ortaya çıkar.
 
 
Bunu küçük ölçekte zaten deneyimlemiştik: Almanya’nın Ruhr Bölgesi’nde yer alan ve Türk göçünün derin bir tarihe sahip olduğu bu bölgede, Hochschule Niederrhein’da düzenlediğimiz Postmigrantik Film Günleri ile. Filmi klasik festival mekânlarından çıkarıp mahallelere ve topluluklara taşımak... O zamanlar yerel bir deney olarak yaşadığım şeyi, bu festival şimdi Avrupa ölçeğinde hayata geçiriyor. Ve ‘postmigrantik’ kavramı burada yapısal olarak tam anlamıyla karşılık buluyor: Festival İstanbul’dan Köln’e göç etmiyor; fikir, aynı anda her iki yerde de tezahür ediyor. Hem köklü hem de uluslararası.
 
Bu modelin taklit edilmesini umuyorum çünkü festivallerin sınırlı kaynaklarla nasıl en yüksek etkiyi yaratabileceklerini gösteriyor ve üstelik filmle olan ilişkimizi yeniden kalibre ediyor.
 
Köln Festival Genel Koordinatörü Ezgi İnal, uygulamanın baş mimarı ve ben de bu festivale Almanya’da akademik bir katkı sunabilmekten büyük mutluluk duyuyorum.
 
 
Festivalin Köln ayağı, Türkiye merkezli bir festivalin Avrupa’ya uzanan en kritik duraklarından. Bu uluslararası yapı içinde Köln’ü nasıl konumlandırıyorsunuz, neden Köln ve bu ayağın festivalin genel vizyonuna katkısını nasıl tanımlarsınız?
 
Köln, tesadüfi bir seçim değil, bu festivalin en isabetli kararlarından biri. Almanya’nın en önemli medya merkezlerinden biri olarak şehir, film sektöründe dünya çapında tanınıyor. Bu durum festival için, taşıdığı fikirler için ve Almanya’nın çok ötesine uzanan uzman topluluklar için.tek başına bile büyük bir görünürlük sağlıyor:
 
Ancak Köln yalnızca bir medya merkezi değil. Bir milyonun üzerinde nüfusuyla şehir onlarca yıldır çeşitliliğin, açıklığın ve farklı perspektiflerin buluşma noktası olmuştur -tam da bu festivalin temsil ettiği değerler gibi. Ren kıyısındaki simge yapı Köln Katedrali’dir ancak şehir silüetini bir o kadar güçlü biçimde şekillendiren ikinci bir yapı daha vardır: DİTİB Merkez Camii. Bu yapı, Alman-Türk ilişkilerinin, Almanya’da (en azından Sünni) Müslüman olmanın ne anlama geldiğinin ve Köln’ü derinden biçimlendiren göç tarihinin simgesidir.
 
Türkiye’den yola çıkıp Avrupa’ya uzanan bir festival için bundan daha anlamlı bir mekân bulmak güç olurdu. Köln, bu projenin göçsel özünü yalnızca taşımakla kalmıyor, aynı zamanda onu somutlaştırıyor.
 
Köln seçkisinde Avrupa sinemasının güncel ritmine odaklandınız. Sizce bu ritim Türkiye’deki bilim kurgu ve fantastik üretimle nerede kesişiyor, nerede ayrışıyor ve Köln programı festivalin bütününden nasıl ayrışıyor ya da nasıl tamamlıyor?
 
Festivalin genel programına tam anlamıyla hâkim olmadığım için doğrudan bir karşılaştırma yapmak benim açımdan spekülasyon olur; bu da bu kalibredeki bir festivale haksızlık eder. Ancak şunu söyleyebilirim: Köln seçkisinin Avrupa sinemasına odaklanması, belirli bir bakış açısı getiriyor: Coğrafi ve kültürel olarak konumlanmış bir perspektif.
 
Bunun Türk bilim kurgu ve fantastik üretimiyle nasıl bir diyalog kurduğu ise tam da festivalin çok merkezli yapısının kendi içinde yanıtlayabileceği bir soru. Zaten bu format bunun için var: Tek tip bir bakış açısı dayatmak için değil, farklı sinema kültürleri arasında sürtünme ve karşılaşma yaratmak için.
 
Festivalin en dikkat çeken başlıklarından biri ‘Yapay Zekâ ve Film Üretimi’ idi. Sizce yapay zekâ sinemada bir ‘araç’ mı yoksa anlatının kendisini dönüştüren bir ‘özne’ye mi dönüşüyor? Yapay zekâlı sinemanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
 
Bu ikilem yani araç mı, özne mi cazip görünüyor ancak bence bir tuzak. Film tarihinde içerik ve biçim hiçbir zaman gerçekten birbirinden ayrılabilir olmadı; insan ile teknoloji arasında net bir sınır olduğu fikri ise eski bir ‘antroposantrik’ yanılsama. Artık bunu geride bırakmanın zamanı geldi.
 
Şu anda yaşadığımız şey dışarıdan gelen bir devrim değil, içeriden gelen bir hızlanma. Üretici yapay zekâ -bu arada  özellikle vurgulamak isterim: Yapay zekâ geniş bir alan; burada özgül olarak üretici yapay zekâdan söz ediyoruz- sektörü çoktan derinden değiştirdi. Ve bu dönüşüm, son derece insani bir şeyle buluşuyor: Hikâye anlatma arzusuyla, deneyimleri başkalarıyla paylaşma ihtiyacıyla. Bu temel ihtiyaç, her zaman vardı. Bu noktada değişen şey aslında erişim.
 
Sinema her zaman pahalı bir mecra oldu. Kurgusal anlatı, uzun süre yalnızca sınırlı sayıda kurum ve insanın tekelinde kaldı. Üretici yapay zekâ ise bu erişimi demokratikleştiriyor. Kendi hikâyesini anlatmak, giderek daha fazla insan için mümkün hâle geliyor.
 
Ancak bu demokratikleşme vaadi, ciddi bir yapısal gerilimle karşı karşıya. Üretici yapay zekâyı şekillendiren algoritmalar tarafsız değil. Belirli estetikleri, belirli anlatıları ve belirli bakış açılarını öne çıkararak sessizce neyin ‘iyi hikâye sayılacağını tanımlıyor. Üstelik, bu teknolojilerin mülkiyeti giderek daha az sayıda elde yoğunlaşıyor.
 
Bir avuç teknoloji oligarşisinin altyapıyı kontrol ettiği bir dünyada, demokratikleşme söylemi kolaylıkla bir pazarlama diline dönüşebilir. Erişim genişlerken iktidar daralıyorsa, bu gerçek bir demokratikleşme değildir.
 
Öte yandan, bu teknolojilerin gölgeli yanlarını görmezden gelmek de saflık olur. Deepfake’ler siyasi manipülasyona kapı aralıyor ve acil bir görüntü etiği meselesini gündeme taşıyor. Seslendirme ve oyunculuk gibi meslekler ise ciddi bir baskıyla karşı karşıya.
 
Bu festivalin, tam da bu soruyu merkezine alan bir panele yer vermesi son derece değerli: Yapay Zekâ ve Sinema paneli. Kudret Sabancı ve Cemal Erdoğan’ın birlikte yer aldığı bu panel, toplumsal ve hukuki yanıtların gerekliliğine işaret ediyor. Ve tam da bu tür platformlar, bu tartışmayı mümkün kılıyor.
 
Ama temel tezim değişmiyor: Bence, anlatıcılığın geleceği daha az değil, daha fazla insani çabaya ihtiyaç duyacak. Çünkü teknoloji artık bir engel olmaktan çıktığında, anlatının kendisi daha rafine bir sanat hâline geliyor.
 
Köln’de izleyici profili İstanbul’dan farklılaşıyor mu? Avrupa’daki seyirci bilim kurguya daha teknik, daha politik ya da daha estetik bir yerden mi yaklaşıyor?
 
Bilim kurgu ve fantastik, her şeyden önce uluslararası bağ kurabilen türlerdir; bu da onların en büyük gücüdür. Ticari Hollywood sinemasının yarattığı küresel görsel dil, sınırları aşan ortak bir estetik oluşturuyor. Bu anlamda Köln ve İstanbul seyircileri arasındaki ortaklıklar, ilk bakışta sanılandan çok daha büyük.
 
Yine de kültürel farklar mevcut. Almanya’nın bilim kurgu ile kamera arkasında özel bir ilişkisi bulunuyor: Dünyanın en tanınmış görsel efekt uzmanlarından bazıları Alman. Roland Emmerich gibi yönetmenler ise Hollywood’da türe damgasını vurmuş isimler. Bu durum, belki de türe daha çok zanaatkârlık perspektifinden yaklaşan bir izleyici kitlesi yaratıyor.
 
Türkiye’de ise Cem Yılmaz’ın 2000’lerde çektiği “G.O.R.A.”. filmi  türle bambaşka bir ilişki kurdu; mizahı merkeze alan ve bilim kurguyu toplumsal absürdlüklerin aynası olarak kullanan bir yaklaşım geliştirdi.
 
Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken üçüncü bir izleyici kitlesi var: Her iki bağlama aynı anda ait olanlar. “Postmigrantik toplum” kavramı tam da bunu anlatıyor. Almanya’da yaşayan, Türk kökenli; ne yalnızca “Alman” ne de yalnızca “Türk” bir film deneyimi taşıyan insanlar… Bu festival, farkında olarak ya da olmayarak, tam da bu izleyiciye sesleniyor. Ve bu, belki de onun en önemli kitlesi.
Sonuçta belirleyici soru, bir izleyicinin türe teknik, politik ya da estetik bir yerden yaklaşıp yaklaşmadığı değil. Her iki ülke de bu türleri toplumsal çatışmaları alegorik biçimde anlatmak için kullanıyor; kimi zaman açıkça, kimi zaman örtük olarak. Asıl soru şu: Bir film distopik ve eleştirel mi konuşuyor, yoksa vizyoner ve yeni söylemler açan bir dil mi kuruyor? İşte bu gerilim evrensel—ve tam da o noktada Köln ile İstanbul buluşuyor.
 
Festivalin akademiyle, özellikle söyleşi ve panellerle kurduğu bağ dikkat çekici. Sizce bilim kurgu festivallerinin geleceğinde ‘film izlemek’ mi, yoksa ‘düşünsel üretim alanı’ mı daha baskın olacak?
 
Bu ikilem yani bir yanda film izlemek, öte yanda düşünmek, bana göre sorunlu. Bir medya bilimci olarak bu tür bir ikili karşıtlığı kabul edemiyorum. Dhası, bu yaklaşımın küçümseyici buluyorum.
 
Filmler, düşüncenin kendisidir. Görüntüleri, sesleri ve zaman yapılarını öyle bir biçimde düzenlerler ki, harici kayıt teknolojileri olmaksızın erişemeyeceğimiz deneyimleri algılamamızı ve hissetmemizi mümkün kılarlar. Bu, yalnızca filmler hakkında düşündüğümüz anlamına gelmez aksine filmlerle birlikte düşündüğümüz anlamına gelir. Hatta daha ileri gidersek, filmler bizimle birlikte düşünür. Onlar, sonradan yorumlanan pasif yüzeyler değil, aktif düşünce ortaklarıdır.
 
Filmler etrafında  mesela çevrim içi forumlarda, hayran etkinliklerinde, akademik tartışmalarda—oluşan söylem, izleme deneyimiyle her zaman eşit bir konumda var olmuştur, onun bir eki olarak değil. Bu hep böyleydi ve hep böyle kalacaktır.
 
Gelecekteki film festivalleri için dileğim, tek bir yöne doğru bir kayma değil, formatların çoğalmasıdır: Önce kısa film, sonra söyleşi, ardından yeniden film. Ya da önce panel, sonra izleme, ardından geri bildirim… Bu sıra, ritim ve karışım değişebilir ve değişmelidir.Değişmeyen ise amaçtır: Sanatın, topluluğun ve düşünsel yansımanın aynı anda mümkün olduğu alanlar yaratmak.
 
Bilim kurgu ve fantastik sinema, sizce önümüzdeki 10 yılda hangi yönde evrilecek? Daha karanlık distopyalar mı, yoksa teknolojik umut anlatıları mı öne çıkacak?
 
Bilim kurgu üreten sanatçıların gerçekte ne anlatmak istediğine baktığımda, distopya ile umut arasındaki sınırın hızla bulanıklaştığını görüyorum. Umut ve distopya birbirini dışlayan kavramlar değil. En derin hüznü taşıyan hikâyelerin özünde çoğu zaman bir umut anlatısı yatıyor ve tersi de geçerli.
 
Şunu gözlemliyorum: Bilim kurgu, yapısal olarak içinde karanlık bir boyut taşır ve bunun bir nedeni vardır. Bu türde hikâye anlatan biri, çoğunlukla derin bir ifade ihtiyacından hareket eder. İnsan zihni, toplumsal işleyişini büyük ölçüde bastırma mekanizmalarıyla sürdürür. Sanat -ve özellikle bu tür- bastırılanın kendine yol bulduğu alandır. Korku türüyle olan akrabalığı da tesadüf değildir. “Alien”, “Interstellar” ve “Annihilation” gibi örnekler, yalnızca karanlık ambalajlı eğlence ürünleri değil; aynı zamanda psikolojik bir zorunluluğun dışa vurumudur.
 
Bilim kurgu bilinmeyene yöneldiği için, bilinmeyen ile tehlikeli arasındaki bağ kolaylıkla kurulabilir. Ancak soruyu tersine çevirmek gerekir: Hangi distopya bizi gerçekten umutsuz bırakarak gönderir? Toplumsal sorunları görünür kılmak ve onları geleceğe yansıtmak -bu eylemin kendisinde bile daha iyi bir dünyaya dair bir umut yok mudur?
 
Bugünün gizli canavarlarını ifşa edebilmek için geleceğin canavarlarına ihtiyacımız var;  Bu, karanlığın kendisi için değil; sanatın en kadim işlevlerinden biri olduğu için vardır.
 
Türkiye’deki bilim kurgu ve fantastik film üretimi üzerine neler söylemek istersiniz?
 
Türk sineması, büyük ABD endüstrisi dışında, dünya genelinde çoğu zaman ön planda yer almıyor. Bunun temel nedeni, devasa prodüksiyon maliyetleri. Bu durum Türkiye’ye özgü de değil; küresel bir olgu.
 
Ancak tam da bu noktada dikkat çekici bir kırılma yaşanıyor: Üretici yapay zekâ bu denklemi kökten değiştirme potansiyeli taşıyor. Karmaşık görsel dünyalar, artık milyon dolarlık bütçeler olmadan da hayal edilebilir ve üretilebilir hâle geliyor.
 
Bu durum, bilim kurgu ve fantastik türün şimdiye kadar yapısal olarak dışarıda kalmış sinematografiler için yeni kapılar açması anlamına geliyor. Türkiye de bu potansiyele sahip ülkelerden biri.
 
Bu dönüşümü ilk görünür kılacak alanların ise festivaller olacağına inanıyorum. Özellikle de bu festival gibi, yeni anlatı biçimlerine ve üretim modellerine alan açan platformlar.
 
Burada eklemek istediğim nokta şu: Bu eko sistemde, tam da bu tür festivaller marjinal figürler değil; aksine sistem açısından kritik öneme sahip yapılardır. Platformların neyin görünür olacağına karar vermesinden önce, bağımsız seslerin görünürlük kazandığı alanlar bu tür festivallerdir.
 
Etiketler: Milliyet Sanat  Uluslararası Bilim ve Sanat Yaratıcıları Derneği  Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi  Prof. Dr. Ömer Alkın