Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » 57. Arles karşılaşmaları

57. Arles karşılaşmaları

57. Arles karşılaşmaları10 Ekim 2026 - 05:10
Arles Fotoğraf Festivali’nin (Les Rencontres d'Arles) 57.si Fransa'nın Arles kentinde düzenlendi. Ali Akay bu yıl “Des Mondes à Relire” (Yeniden Okunacak Dünyalar) teması altında gerçekleştirilen festivale dair izlenimlerini Milliyet Sanat için kaleme aldı.
ALİ AKAY
 
Fransa’nın güneyine yakın, küçük bir şehir olan Arles daha önceleri Van Gogh’un taşındığı ve güneyin ışığını keşfederek, Paris’in karanlığından ve kasvetinden uzaklaşarak resimlerini yaptığı Rhon nehri kıyısında bulunan bir küçük şehir olarak biliniyor. Gelen turistlere aynı zamanda bu şehrin eski bir Roma şehri olduğunu söyleyen, Arena’yı gezdirerek anlatan rehberler şehirde gezmekteler. Ama bir başka etkinlikle, her yaz uluslararası sanat dünyası bu şehre gelerek fotoğraf günlerini takip ediyor. Bu sene 57.si düzenlenen festivalde birçok sergi bir küratörün yönetiminde sergileri kavramsal bir çizgide birleştiriyor.
 
 
Bu sene ana konu son zamanların en çok tartışılan konuları arasında başta gelen post-kolonyalizm oldu. Bir bakıma 1960’lı yıllara ait bir kavram olarak, Batı dışı devletlerin bağımsızlık mücadelelerini konu etmekte. Bir başka kavram olarak bugüne daha yakın olan “dekolonyal” kavramı sadece siyasi bağımsızlığı değil, ama aynı zamanda kültürel ve zihinsel bağımsızlığı da ifade etmekte. O bakımdan bu iki tarihin kesiştiği sergiler sergilendi.
 
Gana’nın hüzünlü hikâyesi
 
İster Batı dünyasında ister Afrika’da olsun sergilerde gerçekleştirilen, dünyasal olarak siyahilerin bugün bir azınlık olarak ön plana çıkmaları. Bu sergiler arasından en dikkat çekici olanı Gana’yı konu eden “(1957-1976)” sergisi oldu iddiasında bulunabilirim çünkü serginin hazırlanmasının uzun süreli bir geçmişi var. Daha 2020 yılında yaz aylarında sergilenmesi düşünülen ve küratörü tarafından hazırlanarak sunulan serginin geleceği aynı yılın mart ayının ortasında kesiliverdi. Dünya kapandı. Covid-19 ile çalkalanan sağlık sektörü tüm dünyayı paralize etti. Böylece 2020’den 2026 yazına kadar sürüncemede kalan proje bu sene ancak gerçekleşebildi. 
 
 
Bugün izlediğimizde, belki de altı sene evvele nazaran sergi daha çok dikkatleri üzerine toplamakta; çünkü dünyanın git gide umutsuzluğa doğru gittiği bugünlerde umudun ışığını 1950’li yılların ikinci yarısında görmek mümkün. Bir ülke doğmakta. Bunu biz okul kitaplarından ve tarihten öğrendik. Batan bir imparatorluğun ardından doğan yeni bir Cumhuriyet bağımsızlık mücadelesi sonrasında 1920’li yılların ilk yarısında doğmuştu. Benzer bir şekilde Gana da kendi adını 1957 yılında almakta. Daha önceleri Büyük Britanya sömürgesi olan ve 16. yüzyılda Batılılar tarafından adı konan Altın Sahilleri adını değiştiriyor. Bu ülkenin adı bundan böyle Gana oluyor. Batı dünyasında okumuş ve bu kültürü edinmiş biri olarak bağımsızlığın babası 1960 yılında Cumhurbaşkanı olan ve Pan-Afrikanizm’i destekleyen Kwame Nkrumah’un liderliğinde yeni bir umut doğuyor. Fotoğrafın bir yeni rejim propagandası olarak kullanılması ilginç bir şekilde fotoğrafın imge olarak nasıl siyasallaşabildiğini ve bir kültür aracı olabildiğinin altını çiziyor. Yine bir strateji olarak ülke dışından çağırılan yazar ve fotoğrafçıların ve onların yazı ve fotoğraflarının yayınlandığı kitaplar yanı sıra bir de pop dünyasının siyahi isimlerinin de bu ülkeye gelmeleri ve konser veya destek vermeleri dikkat çekici. Bilhassa Paul Strand ve Willis E. Bell’in kitapları (An African Portrait ve The Roadmakers) ve de birincisinin Gana’lı entelektüel Efua Sutherland ile yaptığı kitabın devrimin kitleselleşmesindeki rollerinin büyük olduğunu gözlemliyoruz. Gana’ya gelenler arasında dünya ağır sıklet boks şampiyonu Muhammed Ali’den şarkıcı Tina Turner’e kadar Gana’nın kültürel deneyi insanları bu ülkeye çekiyor. Sosyalist bir bakışla kamuya doğru çekilen sanayileşme ve büyümenin getirdikleri ülkenin kültürüne yapılan yatırımla birleştiğinde bir umut belirtisi haresini Gana üzerine çekiyor. 
 
Elbette, Afrika’ya mahsus sosyalist bir bakışla yönetilen bu ülkeye Batı emperyalizminin bakışı arasında büyük bir çelişki ortaya çıkmakta. Ve SSCB ile iyi ilişkiler de uluslararası siyasi satranç tahtasında pek hoş bir yere oturtulmamaktadır. Böylece 1966 yılında askeri bir darbe ile rejimin umudu kırılıyor. Kamu yerine özelleştirmelere yapılan eğilim ekonomik krizi daha zor hale sokuyor. Bugün belki de inanılmaz bir yerde duracak olan Gana’nın kaderi de, birçok ülkenin da yaşadığı gibi askeri rejimlerle ve baskıyla karanlığa gömülmeye çağırılıyor. Nkrumah 1972 yılında hastalanarak öldükten sonra ülke demokrasiye kısa bir süre yeniden kavuşuyor ancak burjuvazinin başarısızlığıyla yine bir askeri darbeyle yönetilmeye başlanıyor. 
 
Yine siyahilerin üzerine odaklanan bugün 93 yaşındaki Martine Barat, bu sefer ABD’de New York’ta Harlem’deki çetelerin liderleri üzerine doğru deklanşöre basıyor. Cezayir doğumlu olan Barat Oran’dan Yves Saint Laurent’ın arkadaşı. Modellik yaptığı dönemde dans ederken geçirdiği bir kaza ile bileğinden sakatlanarak dansı bırakmak zorunda kalıyor ve Félix Guattari ile dostluğu sırasında ona verilen bir fotoğraf makinasıyla Harlem çocuklarının fotoğraflarını çekmeye başlıyor.  Harlem’dekiler ona ‘Picture Girl’ adını takıyorlar. 1970’li yılların başlarında başladığı bu uğraş yıllar boyunca sürüyor. O küçük çeteleri, onların aşklarını konu ediyor.  Güney Bronx çeteleri söz konusu burada. Daha sonra boks dünyasına doğru bakıyor.  Espace Van Gogh’un üst katında yer alan bu sergi belki de en çok ilgi çeken sergilerden biri olarak durmakta; yani popülerliği yüksek bir sergi. Çocuklar sadece hayatlarını değil bu mahallenin nasıl çöküntüye uğradığının tarihini de anlatmaktalar. Kentsel dönüşüme hazırlanan bir mahalle dünyası söz konusu ediliyor. Burada kamera elden ele dolaşıyor ve bir kalem gibi kullanılıyor. Herkes fotoğraf makinasını kullanabiliyor. Birbirlerini çekiyorlar. Kolektif bir anlatım düzenlemesi ortaya çıkıyor. Félix Guattari bu kavramla tanımlıyordu ortak çalışma dillerini.  Daha sonra Barat, 1976’da Paris’te, Goutte d’Or (Altın Damla) mahallesine doğru dönüyor. Şiddet, sefalet dolu hayatların şahitliğini yapıyor. Bugün şehirlerin birçoğunda sefalet ve şiddetin yaşandığı gibi bir hayat. 1970’lerden bugüne gelen neo-liberalizmin sermaye merkezli ve özelleştirilen dünyasının mirası bugüne, kanımca, bu sergilerde sorunsal olarak ortaya konuluyor.
 
 
Fildişi sahillerinin eski dünyasını sunan Paul Kodjo’nun (1939-2021) foto-romanlarından oluşan sergi, bağımsızlık sonrası dünyayı bize gösteriyor. Fransa’daki ilk kişisel sergisi Arles’da açılan bu gösterim. 1971 yılında yayınlanan bu foto-romanlar 1960’lardaki İtalyan foto-romanlarından esinlenmekte. Aşk, nefret, kin ve ihanet dolu konular dönemin hissiyatına damgasını vurmakta. Siyah estetiği gençlerin danslarını, eğlencelerini göstermekte. Bu fotoğraflara bakınca da bu yılların belki de son demlerini yaşayan bir dünyanın mutluluğunu ve umudunu taşımakta olduğunu hissediyoruz. Daha sonra sefalet ve şiddet ortalığı kasıp kavurmaya başlayacak. Terör ve şiddet ile kapitalizmin mücadelesi dünyayı karanlığa doğru sürükleyecek. Bugüne doğru taşıyacak. Abidjan’daki eğlenceler, afro danslar, sambalar, rumbalar vb.  
 
Caz dünyasından kareler
 
Bir başka siyahi Amerikalı fotoğraf sanatçısı Ming Smith’in sergisi cazdünyasını bize doğru taşıyor. Siyah kimliğinin asla bir taneye indirgenemeyeceğinin altını çizen fotoğraflar sanat tarihini de bir kenara bırakmıyor. ‘Göçebe Işık’ tabiri sergiyi belirlemekte çünkü Roma, Paris ve Amerikan şehirleri Smith’in yollarını bize çizmekte. Mesela, 16.yüzyıldan kalma bir âdet olarak, Paskalya bayramının hemen öncesi olan Paris’teki karnaval fotoğrafları sergiye ilk havasını vermekte. Kendi oto-portrelerini de fotoğraflayan Smith, mesela ünlü dansçı Josephine Baker oluyor. Ya da Alvin Ailey American Dance Theater dansçılarının dans temsili sırasındaki fotoğrafları dönemin kültürel anını yakalıyor. Hayatının belli bir döneminde bir caz müzisyeniyle evli olduğu için turnelere katılan Smith’in dünyası göçebe bir dünya içine giriyor. Hareket ve ışık üzerine odaklanıyor. Burada Grace Jones’un fotoğraflarına rastlamaktayız. Yine aynı dans gurubundan ünlü ‘sofistike Lady’  Judith Jamison’u görüyoruz. 1999 yılında Babylon’un Beyoğlu, Asmalımescit’teki yerinin açılışı sırasında Ahmet ve Mehmet Uluğ tarafından davet edilen, İstiklal Caddesi’nde yürüyen Sun Ra’nın kozmik enerjisi Smith’in fotoğraflarına yansımakta. 
 
 
Colmar doğumlu Fransız sanatçı Clément Cogitare’nin filmi bir bellek mekânı olarak çalışıyor. 2024 yılında yazmaya başladığı kurgu metni yaptığı filmin ana çizgisini oluşturmakta. Dünyada insanların var olmaya başladığı dönemlerden başlayan, Mezopotamya’dan geçerek steplerde, ormanlarda yaşayan insanların çağından bugüne doğru gelen kurgunun seyirciyi kapan görüntüleriyle, imajlar izleyiciyi nerdeyse büyülüyor. “Memory Place” adlı bu film birçok metinden kolaj olarak işliyor: Borges, Bashevis, Garcia Marquez gibi yazarların metinlerinden yola çıkarak yazdığı metin insanlığın haritasını ortaya koyuyor. Avrupa’dan, Amerika’dan birçok arşiv imajlarından yola çıkarak “Otuz Zafer Yılları” olarak adlandırılan batı dünyasının ‘refah-toplumunu’ gündeme getirerek heterojen bir ‘Corpus’ oluşturuyor. Bazı imajlar ise yapay zekâ tarafından gerçekleştirilirmiş. Kurgu ve belge yan yana kullanılmakta. Bu barış yıllarından başlayan anlatı bugünün savaşlarına doğru gelmekte. Yukarıda da belirtmiş olduğum gibi felaketlere açılan umudunu kaybetmiş dünyamız, burada da karşımıza çıkmakta. Günümüze doğru geldikçe şiddet ve kötülük dünyayı sarmakta: Cehennem geçekten var (…) bütün çocuklarımızın içinden geçmekte!” lafı belki de bu dünyada anlatmak istediğini en güzel özetleyen cümle olarak durmakta. Gençliğin şiddeti ve cinayetleri burada cehenneme tekabül etmekte. Peki ya ‘sürekli barış’ fikri Rousseau’dan ve Kant’dan bizim neslimize kadar gelmesine rağmen bugün neden bu kavramdan bu kadar uzaklaştık!  
 
 
Uzaylılar da festivalde
 
Bir başka garip dünya ise uzaylıların ve uzay mekiklerinin dünyalılarla karşılaştığını veya uzaylılar tarafından kaçırılıp da dünyaya geri geldiklerini iddia edenlerin fotoğraflarını sergileyen, Nice’de oturan Sébastien Duijndam’ın fotoğrafları salonda gezenlerin çocuklarını büyülüyor. Ve bu sergideki fotoğraflar arasında, 2024 yılında Mardin Bienali’nin küratörlüğünü yaptığım sırada Mardin’e davet ettiğim Eric Bullot’nun fotoğrafları dikkat çekmekte. Bu fotoğraflar uzay mekiği fotoğraflarının nasıl sahte fotoğraflar şeklinde çekildiğini gösteriyor ve bütün bu inancı yerle bir ediyor. 
 
Daha neler tabii. Bitmek bilmeyen bir sergiler dizisi. Luma Müzesinde Stan Douglas’ın fotoğrafları ve videoları, Zaha Hadid (1950-2016) ile Hans Ulrich Obrist’in konuşmalarının monitörlerde kısa filmler halinde gösterilmesi, Patti Smith’in sergisi, Van Gogh Vakfı’nda “Suspects- Van Gogh,Tricksters & Co.”( Şüpheliler- Van Gogh, Düzen Bozucular ve Ortakları) adlı sergi ile bitmek bilmez bir Arles Fotoğraf Karşılaşmaları 4 Ekim’de kapılarını kapattı.  
 
 
Etiketler: Milliyet Sanat  Arles Fotoğraf Festivali  Les Rencontres d'Arles  Fransa