ABD’nin ‘en büyük müzesi’ LACMA’dan notlar
İçerdiği altı bin yıllık kapsam, üç ana devasa yapı ve 150 bini aşkın kültür ve sanat nesnesi ile Los Angeles Sanat Müzesi, sırf belli dönemi içeren koleksiyon alanı ile dahi yaşayan bir sanat tarihsel ansiklopedi. LACMA’nın en büyük özelliği, çok sayıda bağışçının yaptığı kolektif alımlarla, kurumun geçmişe ve geleceğe sahip çıkan ‘kültürel yatırım’ politikasında saklı. Milliyet Sanat, yeni alım ve genişletilmiş yapıları, güncel sürprizleriyle dolup taşan LACMA turunun ilk notlarında, geçen yüzyıla adını veren imzaların eserlerini büyüteç altına alıyor.
EVRİM ALTUĞ
evrimaltug@gmail.com
Los Angeles’ın Wilshire - Fairfax metro istasyonu. Kentin orta yerindeki bölgede, LACMA yer alıyor. Açılımı, Los Angeles County Museum of Art olan yapıda, üç ayrı dev mimari kompleksi kamusal sanat eserleriyle kucaklaştıran yüz binlerce sanat eseri barınıyor. Bu ifade gelişigüzel değil, keza müzede altı bin yıllık sanat tarihini kapsayan 160 bine yakın sanat ve kültür objesi bir arada yer alıyor. Bu yönüyle LACMA, ABD’nin bilinen en büyük sanat müzesi olma özelliğini taşıyor.
Koleksiyonunda çağdaş Türk sanatından Azade Köker ile Ayşe ve Ece Ege imzalarına da yer veren LACMA’ya emeği geçenlerin başında, Grand Avenue’deki çağdaş sanat ve koleksiyon müzesi The Broad’ın da öncüleri olan Eli ve Edythe Broad geliyor. Soyadlarını taşıyan vakfın da öncüsü ikili, hayatlarını adadıkları eğitim, bilim ve kültür sanat yatırımlarıyla tanınıyor. Eli Broad, Fortune 500 listesinde yer almasının yanı sıra, 1970’lerden bugüne ilgi duydukları çağdaş sanat üzerinden, kurdukları vakıf ve müze ile dünya çapına sağladıkları katkıyla arşivlerdeki yerini alıyor.
Sırf koleksiyon taraması ile bile ekran başındaki ziyaretçiyi günlerce bir kütüphanedeki kadar oyalayıp hayran bırakacak Delacroix’nın, tarihi ‘Odalık’ portresine de ev sahipliği yapan LACMA’nın Yönetim Kurulu Başkanlığı sıfatını da taşıyan Broad ayrıca, UCLA’da hayata geçirilen Broad Sanat Merkezi ve kenti dünya çapında bir sanat odağı haline getirmekteki payı ile takdir görüyor.
LACMA’ya bizi metro çıkışında götüren, Petersen Otomotiv Müzesi ve Amerikan Sahne ve Gösteri Sanatları Akademisi (Oscar) Müzesi’nin önünden geçiren yolda dikkatimizi bir kaldırım graffitisi çekiyor: “Tanrım, bu sanat mı?”
Sorunun yanıtını bulmak üzere girdiğimiz LACMA avlusunda bizi önce, Chris Burden’ın (1946-2015) ‘Kentsel Aydınlatma’ (Urban Light) isimli çalışması karşılıyor.
Eser, 202 adet onarılmış demir sokak lâmbasını ısrarla, daracık bir alana konuşlandırıyor. Burden kendisiyle vaktiyle yapılmış bir söyleşide, Los Angeles palmiyelerine selâm duran manyetik çalışmanın Los Angeles’a ait 1920’lerden kalma sokak lâmbalarına bir tür iade-i itibar kattığına değiniyor. Sanatçı kentsel metropol adına binalar için kökten birer dönüm noktası olarak baktığı bu parçaları, aynı zamanda endüstriyel hafıza olarak birer totem ve kamusal sanat örneği olarak da niteliyor. Özellikle hava karardığında, kendini daha da bir ifade eden bu toplu gösteri, Burden için karanlıktan sonraki emniyet ve güzelliği de niteliyor. Ziyaretçilerin aralarına gönüllü olarak sıkışıp sarmaştıkları bu kentsel aydınlatma biçimi bir yandan da, sanatçı için antik çağın Roma ve Yunan sütunlarına, ya da Avrupa’nın simge katedrallerine bilahare göndermede bulunuyor.
Chris Burden, “Kentsel Aydınlatma” (Urban Light)
Turistler ve ailelerin kuyruklar halinde gezindiği LACMA, ziyaretçiyi meşgul etmeyi daha avluda başarıyor. Müzenin tarihi Hollywood sembolüne bakan bir diğer terasında ise 1971 doğumlu çağdaş sanatçı Jonathon Keats’ın ‘Derin Zaman Sinematografisi’ yerleştirmesi duruyor. Keats ironik biçimde, 2025’te başlayan çalışmasının ‘12025 yılına kadar’ devamını öngörüyor. Kavramsal yerleştirme de diyebileceğimiz çalışmanın ham maddesinde ışık, zaman, çevre ve çevresel dönüşüme duyarlı bakır levhalar yer alıyor. Eserin sponsorluğunu ise koleksiyoner Ralph M.Parsons Vakfı üstleniyor.
Daha yakından baktığımızda bu silindirik bakır ‘deliğin’ bir kamerayı içerdiği ve Hollywood (sembolü) sırtlarını pozlamaya başladığı anlaşılıyor. Sanatçı projesinde önümüzdeki 10 bin yılda eserin ‘10 pozlama’da bulunacağını, bununla birlikte de yaşanacak bir görsel döngü içinde (Zoetrope) yaşanan değişimin dışavurulacağını öngörüyor. Sanatçı projesiyle birlikte izleyicilere, bir bakıma şu sorguda da bulunmuş oluyor: Acaba, 10 bin yıl sürecek bu belgeselde gelecek nesilleri de ilgilendirecek biçimde ne yapabilir, bundan ne kadar emin olabiliriz?
Sorumluluk demişken, ‘Lütfen sanat eserlerine dokunmayınız,’ uyarıları ile bizi karşılayan LACMA’nın 1900-1970’ler arasını kapsayan kompleksine girdiğimiz vakit, ilk karşılaştığımız galeri 1900 ve 1920’leri kapsıyor. Burada, Constantin Brancusi’nin yalın, altın sarısı, 1927 dökümü bronz malzeme güzellik heykeli ‘Uzaydaki Kuş’un bizi karşıladığı müzenin, Alman dışavurumculuk dönemi ile Janice ve Henri Lazarof koleksiyonunun yanı sıra, Pablo Picasso ve Alberto Giacometti’nin çalışmaları görülebiliyor.
Bu galeriye daha yakından baktığımızda sözgelimi, hayranlıkla not aldığımız işler arasında örneğin, Max Beckmann’ın resim ve heykelleri, Ernst L.Kirchner’in ahşap soyutlamaları yanında, irili ufaklı nicesi ile elbette Picasso’nun türlü dönem işleri art arda geliyor.
LACMA, bu eserleri gezerken ziyaretçilere bir tür akustik DJ’lik de vadediyor. Önünde durduğunuz başyapıtları izlediğiniz esnada indirdiğiniz Müze uygulaması veya okuttuğunuz QR kod aracılığı ile izlediğiniz esere refakat eden müzikleri de dinlemenize imkân tanınıyor. Bu arada söylemek gerekirse, LACMA’daki hemen tüm eserlerin duvar künyelerinin okuma süreleri, toplasanız 2 dakikayı geçmese de, verilen bilgilerdeki anlaşılırlık, dildeki sanat tarihsel nezaket ve eserlerin niçin seçildiğine dair samimi göndermeler, ziyaretçiye eserle çok daha fazla, yakın ilişki vermek adına çok kıymetli zamanlar ikram ediyor.
Picasso’ya dönersek, galeride sanatçının soyutlama öncesi, 1900-1930 aralıklı dışavurumcu Mavi Dönem portreleri hayranlık veriyor. Keza bu galeride önünde ‘durup kaldığınız’ soyut işler arasında, ustanın kendi soyutlama diline tamamen kendini teslim ettiği 1930 tarihli ‘Figür’ü, ya da LACMA koleksiyonuna Bay ve Bayan Thomas Mitchell’in bağışladıkları ‘Mendille Ağlayan Kadın’ (1937) ile ertesi yıl yaptığı ‘monokrom’ yağlıboya işi, ‘Oturan Kadın Büstü’nü anmadan, geçmemek gerekiyor. Bunları sayarken, LACMA’daki bu ‘Picasso Müzesi’nde ayrıca, 1941 tarihli ‘Dora Maar Büstü’ tuvali, yahut sanatçının kişisel sanat tarihinde Paris Grand Palais’deki Delacroix klasiği ile beş kez plastik olarak ‘hesaplaştığı’ kübik ‘Cezayirli Kadınlar’a (D versiyonu) uğramadan geçmek mümkün olamıyor. Picasso, Los Angeles’taki mirasında ayrıca ziyaretçilere gönül koyduğu kadınlar arasındaki Jacqueline’in de 1961-62 aralıklı bir portresini sunarken, müze bunu 1952 tarihli Helene Parmelin portresiyle de yalnız bırakmıyor.
Pablo Picasoo, “Bust of a Woman (Dora Maar)”, 1941
Pablo Picasso, “The Women of Algiers (Variation D)”, 1955
Müzenin aynı galerisindeki turumuzu kesmediğimizde, önümüze bu kez uğruna Jean Paul Sartre’ın harika okumalar yaptığı İsviçreli Alberto Giacometti’nin (1901-1966) yaşamının son çeyreğinden çıkan heykel ve resimleri bizimle buluşuyor. 1922’de Paris’e taşınan sanatçının sekiz heykelinin karşıladığı bu birimde özellikle, 1934 tarihli, altı edisyondan biri olan ‘Kafa-Tası’ isimli bronz soyutlama ile yine İsviçreli bir modern, Kurt Seligmann’a ait 1932 tarihli ‘Türk’ soyutlama - portre önünde durmamız gerekiyor. Ducommun ve Gross Vakfı ile Rowland Weinstein tarafından LACMA koleksiyonuna alınan ahşap panel üzeri bu çalışma, akla aynı zamanda ‘İnci Küpeli Kız’ı da getirse, Giacometti ile Cenevre’de aynı sanat okulundan çıkma ressamın uzmanlara göre mahremiyeti ve yabancılaşmayı aynı anda kucaklayan bu eseri, sanat tarihçilere göre bir ‘Türk çarığı’na yakın plastiğiyle kataloge ediliyor.
Alberto Giacometti, “Head-Skull”, 1934
Kurt Seligmann, “The Turk”, 1932
Daha bu eserin etkisinden çıkmadan, ilgili salonda önümüze Amedeo Modigliani’nin 1918 tarihli yağlıboya kadın portresi çıkarken, ressam Frances ve Armand Hammer Fonu’nca müze kataloğuna giren bu dramatik, manyetik ve yine mahrem, sessiz yapıtında eşinin bir yakını, yine ressam Germaine Labaye’i bir yatak odasında tasvir ediyor.
Amedeo Modigliani, “Young Woman of the People”, 1918
Son yüzyıla odaklı yapıda ilgili salonda ayrıca, çağdaş sanatçı Ed Ruscha’nın ziyaretçiye akustik refakati ile izlediğimiz Modern sanat ikonu Marcel Duchamp da 1916 tarihli ‘Gizli Gürültüyle Bir’ (With Hidden Noise) adlı eseriyle görülebiliyor. Parçanın en ilginç unsuru, dünyada sadece iki örneği bulunan bu çalışmanın, LACMA koleksiyonuna 2003’te yapılan kooperatif bir alımla dahil edilmiş olmasıyla görülüyor. Eser bu yönüyle müzeye, başını yine hayırsever Broad çiftinin çektiği, yaklaşık 15 kişilik bir hayırsever-koleksiyoner kolektifince alınmış olmasıyla dikkat çekiyor.
Marcel Duchamp, “With Hidden Noise”, 1916
Eserin en gizemli yanını ise dönemin sanat patronlarından, Duchamp koleksiyoneri Walter Arensberg’in sanatçının talimatı üzerine eserin içine kimsenin bilmediği bir nesneyi atmasından (1916) ve bunun çıkardığı sesten ileri geliyor. Böylece yapıt, sanat tarihçilere göre ‘refakatli bir hazır yapıt’ olarak, Duchamp sanat tarihi açısından daha da bir değer kazanıyor. Keza Duchamp, eserin ikinci versiyonunu da 1964’te yaparken, bu kez eser içine saklı gizli objeyi ise sanatçının eşi Alexina ‘Teeny’ Duchamp seçiyor.
Bu türden yeniden yapım işleri arasında hayranlık uyandıran bir diğer dönemdaş imza ise galeride “New York 17” adlı işinin ikinci versiyonu ile yer alan Man Ray olarak kayda geçiyor. Asıl adı Emmanuel Radnizky olan çok disiplinli sanatçı, 1917 tarihli ilk versiyonunu kaybetmesi ardından, 1966’da esere yeni bir boyut ve malzeme kazandırmak suretiyle, sanat tarihinde eserin biricikliği meselesine de yeni bir anlam ve arayış katmış oluyor. İlginç şekilde dönemin Sovyet çağdaş sanat ekollerine de selam verir gibi yükselen bu sergideki eser, LACMA koleksiyonuna giren en yeni çalışmalardan biri olması adına da vurgulanırken, eserin alımında Robert M.Hallf Vakfı’nın topladığı bağışların büyük payı bulunuyor.
Emmanuel Radnizky, “New York 17”, 1917
1926 tarihli “Akşam Kostümü” adlı karışık malzeme heykel ile dönemin öncü modern kadın sanatçılarından Alexandra Exter’e de yine kolektif bir hayırsever girişimi sayesinde yer veren sergide, tabii ki Piet Mondrian gibi modern ikonlar, ya da Hollandalı tasarımcı Gerrit Rietveld’in yine modernist-yalın sandalye ve mobilya tasarımları da gözden kaçmıyor.
Gerrit Rietveld, “Red-Blue Chair”, 1950
LACMA, izleyicileri bir galerisinden ötekine sekerken bile boş bırakmıyor. Keza müzede Haziran ortasında 88 yaşında yitirdiğimiz, dijital yapıtlarıyla Sakıp Sabancı Müzesi’nde de izlediğimiz David Hockney, Los Angeles’a, Batı Hollywood sırtlarına taşındıktan sonra atölyesinde ortaya koyduğu, müzeye Patrick Burns tarafından sağlanan kaynaklarla kazandırılan devasa ‘Atölye Yolu’ panoramik tuvali ile bize tam bir sürpriz yapıyor. Hockney’in bir kumaş kolajı gibi ördüğü, belli renklere sâdık kaldığı panoramasında, hakikatin hayalle çocuksu, tedirgin ama samimi flörtü tam anlamıyla zirve yapıyor.
David Hockney, “Mulholland Drive: The Road to the Studio”, 1980
Bu içtenlik hiç kuşku yok ki, müzedeki Bernard ve Edith Lewin Meksika Sanatı Koleksiyonu üzerinden tanış olduğumuz. 1951 tarihli küçük tuvaliyle, bize “Ağlayan Hindistancevizleri”ni yansıtan Frida Kahlo’da, ya da feminist bir diğer modern kadın fırça, Georiga O’Keefe’in “Pembe Güllü At Kafatası”nda da görülebiliyor. Eserin müzeye Georgia O’Keefe Vakfı tarafından kazandırılmış olması da, ayrıca gözden kaçmıyor.
LACMA’nın Sürrealizm ve türevlerine ayırdığı galerilerinde aldığımız notlarda ise özetle yer vermek gerekirse, Rumen modern Victor Brauner’in, yine 20’ye yakın hayırseverce müzeye katılmış 1930 tarihli “Şafakta İntihar”ı, ya da Max Ernst’in 1935 tarihli “Topyekûn Şehir” isimli lekeci, dışavurumcu suluboyası kayda geçebiliyor.
Keza aynı galeride yine, en önemli, sanat tarihsel parçalardan bir diğeri ise LACMA koleksiyonuna Bay ve Bayan William Preston Harrison çiftince bağışlanan Belçikalı Rene Magritte’in 1929 klasiği, “Bu bir pipo değildir” ile anılabiliyor. (Sürrealist) sanat tarihi için dönemeç bu işin imzası Magritte, günümüz sanatında Marcel Broodthaers, Jasper Johns, Roy Lichtenstein ve Ed Ruscha gibi imzalara verdiği yolla da bilinirken, LACMA’da bu klasik hakkındaki sesli yorum da, John Baldessari’den geliyor.
Rene Magritte, “The Treachery of Images (This Is Not a Pipe)”, 1929
Hal böyle iken, Los Angeles’taki müzenin B Kampüsü’nün zenginliği, seçtiği sanatçıların evrenselliğinden geliyor demek, kurum için yapılacak önemli iltifatlar arasında sayılabiliyor. Bunu kanıtlayan bir diğer nadir fırçanın yapıtı da, Ukraynalı Janet Sobel’in “Yanan Çalı” isimli katmanlı, optik ve dışavurumcu etkili soyutlaması olarak karşımıza çıkıyor. Sanat tarihçilerin aktardığına göre, döneme damga vurmuş Peggy Guggenheim’ın galerisinde 1945-46 arası yer verdiği ressam, kendini yetiştiren kariyeri ve ileride dönemdaşı denebilecek Jackson Pollock ile üslûptaki yazgıdaşlığı ile de takdir topluyor. Zaten müze, bu eserle yan yana astığı 1950 tarihli Pollock kare soyutlamasıyla da bunu söylemeye çaba gösteriyor. Bu şekilde gezildiği sırada müze, kendi içinde bir de Amerikan sürprizi yaparak, gizli ve devasa bir otomobil mezarlığına izleyeni sürüklüyor.
Müze ayrıca, Yayoi Kusama, Lee Krasner veya Ay-O ve Nancy Grossman gibi diğer kadın dışavurumcu, soyut ikonlara yer verirken, ABD’li çağdaş Edward Kienholz’un 1960’lara ait düzenlemeleri, ya da Ed Ruscha, Roy Lichtenstein ve Gerhard Richter ve Claes Oldenburg ile Donald Judd gibi sanat tarihsel ‘emsal’ler de bu katalogdaki çalışmaları ile atlanmıyor. Bu arada hatırlatalım, sanatında dil ve etkilerine odaklanan Lawrence Weiner’ın (1942-2021) “The Trace of Action” isimli kavramsal yerleştirmesi de, müzenin modern galerisi çıkışında, lavabo koridoruna adeta sinmiş halde, sizi seyrediyor.
Roy Lichtenstein
LACMA, küresel bir sanat tarihi kataloğu olarak sırf belli bir bölümünde bu kadar başyapıtla göz kırptığı için, üzerine ne kadar incelikle yazılırsa yazılsın, bu kalemlere de, kâğıtlara da, okura da yetmeyecek gibi görünüyor.
Tıpkı, bu ‘ansiklopedi-müze’deki, Kallir ailesi bağışı Gustav Klimt klasiği ‘Kürklü Kadın’a yer veren (1897) Robert Gore Rifkind Alman Dışavurumculuğu Çalışmaları Merkezi ile aynı galeriyi türlü baskı resimlerle paylaşan Otto Kallir Ailesi, Avusturya Modern Sanat Koleksiyonu salonlarında olduğu gibi.
Gustav Klimt, “Woman with Fur Collar”, 1897
Hal böyle iken, kurumun öteki dönemeç - sergileri ve 20 Haziran’da partilerle açılan David Geffen Galerileri gibi mühim sürprizlerini de, içerik ve derinliklerine hak vermek adına, LACMA üst başlıklı bir diğer yazımızda yer vermek, sanırız yine işin en doğrusu gibi görünüyor. Zira gezindiğimiz B Kampüs yapısındaki süreli sergiler de, ya da ona komşu Resnick yapısındakiler de, en az koleksiyon sergileri kadar iştah yaratıyor, anlatılmayı hak ediyor.
Etiketler: LACMA müze Milliyet Sanat


