Alternatif rock’ın farklı damarları İstanbul’da buluşuyor
R.E.M., Screaming Trees, Mad Season ve Queens of the Stone Age gibi grupların müzikal mirasını taşıyan isimleri bir araya getiren Drink The Sea 31 Ekim’de IF Performance Hall Beşiktaş’ta ilk İstanbul konserini verecek.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Alternatif rock tarihinin farklı dönemlerinde iz bırakmış müzisyenlerin yeni bir grup çatısı altında buluşması, Drink The Sea’nin çıkış noktasını oluşturuyor. R.E.M.’in kurucu gitaristi Peter Buck, Screaming Trees ve Mad Season’la tanınan davulcu Barrett Martin, Queens of the Stone Age ve Them Crooked Vultures projelerinde yer alan gitarist, besteci ve prodüktör Alain Johannes ile İngiliz şarkıcı ve çok enstrümanlı müzisyen Duke Garwood’un bir araya geldiği proje, geçmişteki grup deneyimlerini yeniden üretmek yerine yeni bir ortak repertuvar oluşturuyor. İlk çalışmalarını 2022’de başlatan topluluk, farklı ülkelerde sürdürülen kayıtların ardından 2025’te ilk iki albümünü yayımladı. 2026’da üçüncü albümün de eklenmesiyle genişleyen repertuvar, grubun canlı performanslarının temelini oluşturuyor. Drink The Sea, 31 Ekim 2026 Cumartesi akşamı OYL Organizasyon tarafından düzenlenen konser kapsamında IF Performance Hall Beşiktaş’ta sahne alacak.
Alternatif rock hafızasından doğan kadro
Drink The Sea’nin müzikal geçmişi, alternatif rock’ın birbirinden farklı kollarına uzanıyor. Grubun üyeleri, yalnızca tanınmış topluluklarda yer almış müzisyenler olarak değil, bestecilik, düzenleme, prodüksiyon ve kayıt çalışmalarındaki deneyimleriyle de ortak üretimin biçimlenmesinde rol oynuyor.
Peter Buck, 1980’de yayınlanan ilk single’ı “Radio Free Europe” ile dikkat çeken ve 1980’ler boyunca alternatif rock’ın uluslararası ölçekte tanınmasına katkıda bulunan R.E.M.’in kurucu gitaristlerinden biri. Buck’ın melodik çizgiyi öne çıkaran, çoğu zaman yoğun distortion yerine arpejlere ve açık akor yapılarına dayanan gitar yaklaşımı, grubun kendine özgü ses dünyasının önemli unsurlarından biriydi. R.E.M.’in “Murmur”, “Reckoning”, “Document” ve “Automatic for the People” gibi albümlerle genişleyen kariyeri, Buck’ın rock gitarı içindeki yerini belirleyen başlıca duraklar arasında bulunuyor. R.E.M.’in 2011’de dağılmasının ardından çeşitli müzikal projelerde çalışan Buck, Drink The Sea’deki ortak bestecilik ve icra sürecine de bu birikimiyle katılıyor.
Davulcu Barrett Martin’in geçmişi ise Seattle müzik sahnesinin farklı dönemleriyle bağlantılı. Screaming Trees’in 1990’larda geniş kitlelere ulaşan grunge hareketi içindeki konumunun yanı sıra, Layne Staley’nin vokalleriyle tanınan Mad Season’ın “Above” albümünde de yer aldı. Martin’in çalışmaları rock davulculuğuyla sınırlı kalmadı; prodüktörlük, bestecilik, farklı müzik gelenekleri üzerine araştırmalar ve dünya müziği alanındaki üretimler kariyerinin diğer yönlerini oluşturdu. Drink The Sea’nin kuruluşundaki belirleyici isimlerden biri olan Martin, grubun kayıtlarını ve müzikal bütünlüğünü şekillendiren süreçte Alain Johannes ile birlikte çalışıyor.
Alain Johannes’in kariyeri, 1990’larda alternatif rock ve hard rock çevrelerinde gelişen çok yönlü müzisyenlik anlayışının örneklerinden biri. Eleven grubundaki çalışmaları, Queens of the Stone Age ile ilişkisi ve Dave Grohl, Josh Homme ve John Paul Jones’u bir araya getiren Them Crooked Vultures projesindeki deneyimi, Johannes’in gitaristliğinin yanı sıra besteci ve prodüktör olarak da tanınmasını sağladı. Queens of the Stone Age’in “Rated R” ve “Songs for the Deaf” dönemindeki çalışmalarıyla bağlantılı deneyimi, gitarın yalnızca melodik değil, ritmik ve dokusal bir unsur olarak kullanılmasına dayanan yaklaşımını da ortaya koyuyor. Johannes, Drink The Sea’de gitar ve farklı enstrümanların yanı sıra kayıt, düzenleme ve prodüksiyon süreçlerinde görev üstleniyor.
İngiliz müzisyen Duke Garwood ise grubun diğer üyelerinden ayrılan bir müzikal geçmişe sahip. Şarkıcı, söz yazarı, gitarist ve çok enstrümanlı müzisyen olarak blues, folk ve deneysel müzik arasında dolaşan bir üretim çizgisi geliştirdi. Mark Lanegan ile yaptığı çalışmalar ve ortak albümler, Garwood’un karanlık tonlara, sade düzenlemelere ve atmosferik anlatıma dayanan müziğinin daha geniş bir dinleyici çevresine ulaşmasını sağladı. Drink The Sea’nin adını da Garwood’un yazdığı bir şarkı sözünden alması, onun projedeki bestecilik rolünü gösteren ayrıntılardan biri.
Topluluğun müzikal çevresinde ayrıca perküsyoncu Lisette Garcia ve bas gitarist Dune Butler da bulunuyor.
Lisette Garcia, Latin perküsyon gelenekleri üzerine çalışan Meksika kökenli Amerikalı müzisyen, yazar ve sosyal psikoloji doktoru. Akademik kariyerinin yanı sıra dünya müziği projelerinde yer alan Garcia, Barrett Martin Group’un çeşitli albümlerinde perküsyon çaldı; Peru Amazonları’nda yerli Shipibo topluluğunun müzik geleneklerinin kaydedilmesine katkıda bulundu. “Poderosas: Conversations with Extraordinary Ordinary Women” adlı kitabın da yazarı olan Garcia, Drink The Sea’de farklı müzik kültürlerinden gelen ritmik unsurları grubun alternatif rock temelli ses dünyasına taşıyan isimler arasında yer alıyor.
Garcia’nın farklı coğrafyalardan müziklerle kurduğu ilişki ve Butler’ın enstrümantal katkısı, projenin stüdyo ve sahne çalışmalarındaki geniş kadro anlayışının parçaları arasında.
Bir araya gelme fikrinden albüm projesine
Drink The Sea’nin kuruluşu, başından itibaren belirlenmiş bir grup planından çok, müzisyenlerin farklı zamanlarda gerçekleştirdiği kayıtların birbirini tamamlamasıyla gelişti. Barrett Martin ile Alain Johannes, 2022’de Martin’in Olympia, Washington’daki stüdyosunda bir araya gelerek ilk doğaçlama çalışmalarını yaptı. Başlangıçta yeni bir topluluk kurmaktan ziyade müzikal fikirleri kayda geçirmeye odaklanan bu çalışmalar, zamanla daha geniş bir repertuvarın temelini oluşturdu.
Martin’in Duke Garwood ile 2024’te İngiltere ve İzlanda’da gerçekleştirdiği çalışmalar, projenin kapsamını genişletti. İzlanda’nın başkenti Reykjavik’te yapılan kayıtların ardından Peter Buck da sürece katıldı. Buck ile Martin’in geçmişe dayanan müzikal ilişkisi, yeni çalışmanın gelişimini kolaylaştıran unsurlardan biriydi. İkilinin farklı projelerdeki ortaklıkları 1990’lara kadar uzanıyordu. Garwood ve Johannes’in kendi müzikal deneyimlerini bu yapıya eklemesiyle kayıtlar, tek bir stüdyo oturumunun sınırlarını aşan bir projeye dönüştü.
Müzisyenler, farklı yerlerde kaydedilen parçaları bir araya getirdiklerinde toplam 22 şarkıya ulaşmıştı. Bu repertuvarın tek bir albümde toplanması yerine iki ayrı albüm halinde yayımlanmasına karar verildi. Şarkıların birbiriyle ilişkili temaları ve genel akışı gözetilerek oluşturulan ilk iki albüm, grubun başlangıçtaki üretim sürecini iki cilt halinde ortaya koydu. Böylece Drink The Sea, ilk döneminde tek bir albümle sınırlı kalmayan, geniş repertuvarını birbirini tamamlayan iki çalışma üzerinden sunan bir topluluk olarak ortaya çıktı.
Dünyaya yayılan kayıt süreci
Drink The Sea’nin kayıt yöntemi, grubun farklı coğrafyalarda bulunan üyelerinin bir araya gelme biçimiyle doğrudan bağlantılı. Olympia, Reykjavik, São Paulo, Joshua Tree ve Santiago’da yapılan kayıtlar, daha sonra İspanya’nın Barcelona kentinde gerçekleştirilen miksaj çalışmalarıyla birleştirildi. Bu süreçte her stüdyo, yalnızca teknik bir kayıt alanı değil, farklı zamanlarda oluşan müzikal fikirlerin buluştuğu bir çalışma noktası işlevi gördü.
Olympia’daki ilk doğaçlamalar, projenin temelini oluştururken Reykjavik’teki oturumlar Garwood ile Martin’in birlikte geliştirdiği fikirleri genişletti. São Paulo’da Buck’ın da katılımıyla yeni parçalar kaydedildi. California’daki Joshua Tree bölgesinde gerçekleştirilen çalışmalar ise temel enstrüman kayıtlarının önemli bir bölümünü oluşturdu. Ardından Santiago’da Johannes’in stüdyosunda ek kayıtlar ve düzenlemeler yapıldı. Son üretim aşamaları Olympia’da tamamlandı; parçaların miksajı Barcelona’da gerçekleştirildi.
Bu yöntem, albümlerin tek bir mekânda ve kısa bir zaman diliminde tamamlanması yerine, müzisyenlerin farklı koşullarda ürettikleri malzemenin bir araya getirilmesine dayanıyor. Drink The Sea’nin kayıtları, farklı ülkelerde gerçekleştirilen oturumların birbirinden kopuk parçalar olarak kalmadığı, ortak bir repertuvarın bölümleri haline getirildiği bir üretim modeli ortaya koyuyor.
Gitar, bas ve davulun ötesindeki ses dünyası
Drink The Sea’nin müzikal yapısı, alternatif rock’ın temel enstrümanlarını korurken farklı müzik geleneklerinden gelen çalgılara da yer veriyor. Gitar, bas ve davulun oluşturduğu omurga; Arap udu, Hint sitarı, Endonezya gamelanları ve çeşitli vurmalı çalgılarla genişletiliyor. Brezilya müziğinde kullanılan surdo, çerçeve davul, vibrafon, marimba ve kalimba gibi enstrümanlar da grubun ses paletinde yer alıyor.
Bu çalgılar, rock düzenlemelerine yalnızca farklı tınılar eklemekle kalmıyor; parçaların ritmik yapısını, armonik dokusunu ve atmosferini de etkiliyor. Geleneksel rock enstrümanlarının belirgin biçimde önde olduğu bölümler, farklı vurmalıların ve melodik çalgıların devreye girmesiyle başka bir karakter kazanabiliyor. Böylece albümlerdeki müzik, alternatif rock ve folk unsurlarını dünya müziğinden gelen seslerle aynı düzenleme içinde buluşturuyor.
Üyelerin bestecilik ve düzenleme deneyimleri, bu çeşitliliğin belirli bir müzikal bütünlük içinde kullanılmasını sağlıyor. Farklı çalgıların bir araya gelmesi, her parçanın aynı kalıpla ilerlemesi yerine, şarkıların kendi ses dünyalarını geliştirmesine olanak tanıyor. Drink The Sea’nin yaklaşımında enstrümantasyon, rock temelli yapıyı terk etmekten çok, bu yapının ifade alanını genişletmenin bir aracı olarak öne çıkıyor.
İlk iki albüm ve genişleyen repertuvar
Drink The Sea’nin ilk iki albümü, grubun 22 parçalık başlangıç repertuvarını iki ayrı cilt halinde sunuyor. “Drink The Sea I”, 19 Eylül 2025’te; Drink The Sea II ise 3 Ekim 2025’te yayınlandı. Albümlerdeki parçalar, grubun farklı stüdyolara yayılan kayıt sürecinde oluşan müzikal çeşitliliği bir araya getiriyor.
İlk albümde “Shaking for the Snakes”, “Saturn Calling”, “Outside Again”, “House of Flowers”, “Pour Your Glow On”, “Land of Spirits”, “Tuareg Asteroid”, “The Strangest Season”, “Paredes”, “Where We Belong” ve “Embers” yer alıyor.
İkinci albümün repertuvarı ise “Sacred Tree”, “Sweet as a Nut”, “Bembe for Two”, “Mouth of the Whale”, “Rose Crested Sky”, “Spirit Away”, “Aching Harbor”, “Sip of the Juice”, “Midnight Starlight”, “Meteors” ve “Butterfly” parçalarından oluşuyor.
İki albümün yayınlanması, grubun kayıt sürecini tamamlayan bir son nokta olmaktan çok, sahne performanslarında kullanılabilecek geniş bir repertuvar oluşturdu. Üyelerin farklı gruplardaki geçmişleri de bu repertuvarın çevresindeki müzikal alanı genişletiyor. Drink The Sea’nin konserlerinde kendi bestelerinin yanı sıra üyelerin önceki projeleriyle bağlantılı parçaların da gündeme gelmesi, topluluğun ortak üretimi ile müzisyenlerin kişisel müzikal geçmişleri arasında bir bağ kuruyor.
Üçüncü albüm: Yolda yazılan 12 yeni şarkı
Drink The Sea, üçüncü stüdyo albümü “Drink The Sea III”ü 2 Ekim 2026’da Barrett Martin’in Sunyata Records etiketi ve Sony Orchard Digital Music dağıtımıyla yayınladı. İlk iki albümün hazırlık sürecinden farklı olarak bu kez kayıtlar grubun turne güzergâhı üzerinde, Ekim 2025 ile Nisan 2026 arasında gerçekleştirildi. Olympia, Washington’daki Barrett Martin’in Sunyata Sound stüdyosunda başlayan kayıtlar, Şili’nin Pichilemu kentindeki Los Lobos Studios ve Brezilya’nın São Paulo kentindeki Da Pa Virada Studios’ta devam etti. Albümün prodüktörlüğünü Barrett Martin ile Alain Johannes üstlendi.
On iki parçadan oluşan albüm, “Big Dirty” ile açılıyor; “Sever”, “Between The Teeth”, “Heal”, “Turn To Gold”, “I’ll Be Your Shelter”, “It Makes The Rain Slow”, “Oh Desire”, “Parisian Voodoo”, “Deep As The Sun”, “Becalmed” ve “The Rubble King” ile devam ediyor. Yaklaşık 45 dakikalık çalışma, grubun ilk iki albümde geliştirdiği geniş ses paletini korurken şarkı yapısını daha belirgin hale getiriyor. Alain Johannes, albüm üzerine yaptığı bir söyleşide yeni parçaların önceki iki çalışmaya kıyasla daha belirgin bir şarkı formuna sahip olduğunu, ilk albümlerde zaman zaman açık uçlu kalan müzikal fikirlerin bu kez daha yapılandırılmış kompozisyonlara dönüştüğünü anlattı.
Albümün açılışındaki “Big Dirty”, “Between The Teeth” ve “Oh Desire” daha hareketli, ritmik ve gitar ağırlıklı bir çizgide ilerlerken “Turn To Gold”, “I’ll Be Your Shelter” ve “Becalmed” daha sakin bir anlatıma yöneliyor. “Parisian Voodoo” ile “Deep As The Sun” ise alışılmış rock düzenlemelerinin dışına çıkan atmosferik yapılarıyla albümün farklı müzikal yönlerini ortaya koyuyor. Kapanış parçası “The Rubble King”, grubun blues ve alternatif rock eksenindeki ses dünyasını bir araya getiriyor. Bu çeşitlilik, müzisyenlerin farklı geçmişlerini tek bir türe indirgemeden ortak bir repertuvara dönüştürme yaklaşımının devamı niteliğinde.
Kayıtların turne aralarında yapılması, albümün oluşum biçimini de belirledi. Johannes’in aktardığına göre grup, konserler arasındaki kısa boşlukları yeni parçalar üzerinde çalışmak için değerlendirdi; üyeler şarkı fikirlerini birlikte geliştirip düzenlemeleri aynı süreçte şekillendirdi. Bu yöntem, ilk iki albümde farklı zamanlarda ve farklı ikili ya da üçlü buluşmalarla biriken kayıtların aksine, beş müzisyenin turne sırasında daha doğrudan birlikte çalışmasına dayandı. Johannes ayrıca, Güney Amerika’daki sonraki oturumlarda kaydedilen ve Drink The Sea III’e alınmayan yedi parçanın miksajını da tamamladıklarını, yeni kayıtların dördüncü albümün hazırlıklarına zemin oluşturabileceğini belirtti.
Drink The Sea III’ün yayınlanması, grubun Avrupa turnesiyle aynı döneme denk geldi. Londra’daki 2 Ekim konseri albümün çıkış tarihiyle örtüşürken sonraki konserlerde yeni şarkılar, ilk iki albümden seçilen parçalar ve üyelerin önceki gruplarıyla özdeşleşmiş bazı çalışmalar aynı repertuvarda buluştu. Böylece üçüncü albüm, yalnızca stüdyo diskografisine eklenen yeni bir kayıt değil, grubun turne sırasında geliştirdiği ortak müzikal dili sahneye taşıyan yeni bir bölüm oldu.
Müzikle birlikte ilerleyen görsel anlatım
Drink The Sea’nin sahne anlayışında müzik, görsel malzemeyle birlikte ele alınıyor. Grubun ilk iki albümündeki 22 parçanın her biri için kısa filmler hazırlandı. Yönetmen Tad Fettig’in imzasını taşıyan bu görüntülerde farklı coğrafyalardan manzaralar, buzullar, kentler, insanlar ve doğal yaşamdan kesitler kullanılıyor.
Fettig’in belgesel film alanındaki deneyimi, bu görsel malzemenin oluşumunda belirleyici oldu. Barrett Martin ile yaklaşık 25 yıldır belgesel projelerinde çalışan yönetmen, şarkılar için ayrı filmler hazırlama fikrini geliştirdi. Bu filmler, konserlerde parçalarla eş zamanlı olarak yansıtılmak üzere tasarlandı. Böylece görsel anlatım, müzikten bağımsız bir dekor olarak değil, performansın bir parçası olarak konumlandırıldı.
Bu yaklaşım, grubun farklı coğrafyalarda kaydettiği müziği sahnede de görsel bir bütünlük içinde sunmasına imkân veriyor. Her parçaya eşlik eden görüntüler, repertuvarın kendi içindeki farklılıkları korurken konserin genel akışına ortak bir görsel katman ekliyor.
Avrupa turnesinden İstanbul’a
Drink The Sea, ilk konser döneminde Avrupa’yı turne güzergâhının önemli bir parçası olarak değerlendirdi. Grubun 2026 sonbaharındaki takviminde Birleşik Krallık’tan başlayarak Hollanda, Belçika, Almanya, Danimarka, İsveç, Norveç, Polonya, İsviçre ve İtalya’ya uzanan konserler yer aldı. Ekim ayının son bölümünde Viyana ve Budapeşte’deki performansların ardından İstanbul konseri gerçekleşecek.
31 Ekim 2026 Cumartesi akşamı IF Performance Hall Beşiktaş’ta düzenlenecek konser, Drink The Sea’nin İstanbul’daki ilk performansı olacak. OYL Organizasyon tarafından gerçekleştirilen etkinlikte Peter Buck, Barrett Martin, Alain Johannes, Duke Garwood ve Lisette Garcia’nın bir araya geldiği proje sahneye taşınacak. Konserin kapı açılış saati 19.30 olarak duyuruldu.
Drink The Sea’nin İstanbul performansı, alternatif rock’ın farklı dönemlerinde ve farklı müzikal çevrelerinde yer almış isimlerin yeni bir repertuvar etrafında buluşmasını izleme olanağı sunuyor. R.E.M.’in melodik gitar yaklaşımından Seattle grunge sahnesinin ritmik mirasına, Queens of the Stone Age çevresinde gelişen modern rock anlayışından Duke Garwood’un blues ve folk eksenli çalışmalarına uzanan bu geçmiş, grubun ortak üretiminin arka planını oluşturuyor. Üç albüm boyunca genişleyen repertuvar, farklı kayıt coğrafyalarında şekillenen ses dünyası ve müzikle birlikte tasarlanan görsel anlatım, 31 Ekim’de İstanbul sahnesine taşınacak.
Etiketler: Milliyet Sanat r.e.m. eaming Trees Mad Season Queens of the Stone Age müzikal İstanbul


