Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Araftaki yazar: Nahid Sırrı Örik

Araftaki yazar: Nahid Sırrı Örik

Araftaki yazar: Nahid Sırrı Örik28 Ocak 2026 - 03:01
Osmanlı’yı da gördü, Cumhuriyet’i de… Bu savruluş, arada kalmışlık duygusu yaşamasına neden oldu. Eserlerinin ilgi topladığı bir anda intihal ile suçlandı. Dönemin bazı edebiyatçıları tarafından dışlandı. Kadınları kıskandığı bile söylendi. Cinsel yönelimi alay konusu oldu. Geçtiğimiz günlerde Nahid Sırrı Örik’in vefatının 66’ncı yılında, bu büyük ve tartışmalı yazarı Bahriye Çeri ile konuştuk.
Ümran Avcı
avci.umran@gmail.com
 
Nahid Sırrı Örik, kadri ölümünden sonra anlaşılmış yazarlarımızdan. Selim İleri, “İki arada bir derede kalmış bir yaşam,” diye özetliyor Örik’in hayatını. Nahid Sırrı’nın sıkışmışlığının nedeni yaşamının Osmanlı’nın sonlarına ve genç Cumhuriyet’e denk gelmiş olmasından. Eserlerindeki arada kalmışlık duygusunu, derinlikli ruh çözümlerinin ipuçlarını, yaşanmışlıklarında aramak şart hâliyle… 1980 sonrası ünü artıyor. Hele hele eserleri TV dizilerine uyarlanınca yıldızı parlıyor. Önce “Abdülhamid Düşerken”, “Eve Düşen Yıldırım”, şimdilerde de “Kıskanmak”… Hor görülmesinin bir nedeni de cinsel yönelimi. Bu nedenle edebiyat dünyasında da zorbalığa uğruyor. Öykü, roman, oyun yazarı ve çevirmen Nahid Sırrı, 66 yıl önce ocak ayında veda etti yaşama. Geride bugün hâlâ çokça tartışılan bir edebiyatçı kimliği, onlarca eser ve hüzünlü bir hayat hikâyesi bıraktı. Edebiyatımızın ötekileştirilen, zorbalanan bu büyük yazarına ve eserlerine yakından bakmak, doğru anlamak için hayatının 30 yılını Nahid Sırrı üzerine çalışarak geçiren Doç. Dr. Bahriye Çeri’nin kapısını çaldık. Doçentlik çalışmasını da Nahid Sırrı üzerine yapan Türk edebiyatı araştırmacısı, yazar Çeri; Everest Yayınları’ndan çıkan Nahid Sırrı külliyatının da mimarı. Bu külliyat dahilinde Nahid Sırrı’nın şimdiye dek tam 16 eseri yayımlandı, 10’un üzerinde kitabı da sırada. 
 
 
Doç. Dr. Bahriye Çeri
 
Nahid Sırrı’nın arada kalmışlığının edebiyatına etkisinden başlayalım istersiniz? 
 
Nahid Sırrı’nın babası, II. Abdülhamid döneminde yetişmiş, yaklaşık 40 yıl devlet hizmetinde bulunmuş bir idareci ve eğitimci Örikağasızade Hasan Sırrı Bey. Babasının görevleri dolayısıyla Nahid Sırrı, çocukluk ve gençlik yıllarında saraya ve bürokratik çevrelere yakın bir hayat sürmüş. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında yurt dışında. Türkiye’ye kesin dönüş tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, mevcut veriler 1924 yılını işaret ediyor. 
 
Döndükten sonra neler yapıyor?
 
Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı’nda tercümanlık yapıyor. Böylece Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına doğrudan Ankara’dan tanıklık ediyor. Osmanlı aydın, bürokrat ve asker kadroları, 100 yılı aşkın bir sürede edindikleri tecrübe ve düşünsel birikimle Cumhuriyet’e intikal etmişler. Bu 'elit bürokrat' zümrenin bir bölümü yeni rejimde de etkin roller üstlenirken, bir kısmı ise sistemin dışında kalarak hayatını sürdürmekte ciddi güçlüklerle karşılaşmış. Nahid Sırrı eserlerinde bu sınıfa geniş yer verir. Kendisi de bu çevreye mensup olduğu ve bu insanların dünyasını içeriden gözlemleme imkânı bulduğu için, bu ilgi doğal. Öte yandan yazarın Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bu 'evlatlara' bakışı eleştirel. Bu eleştirel tutum yalnızca Osmanlı ile sınırlı değil. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurumlaşma, şehirleşme, ahlaki çözülme gibi pek çok meselede de görülüyor. Bazı eserlerinde bu çift yönlü eleştirel bakış yan yana.
 
 
Eserlerinden örnekle açabilir miyiz biraz daha? 
 
“Tersine Giden Yol” ve “Mehlika Hanım Ailesi” gibi metinlerde olduğu üzere hem Osmanlı mirasını hem de Cumhuriyet’in ilk dönem uygulamalarını karşı karşıya getiriyor. Bu yönüyle Nahid Sırrı’nın metinleri, bir dönemin iç muhasebesi niteliğinde. Ben, Nahid Sırrı’nın Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Mücadelesi yıllarında yurt dışında bulunmuş olmasının, Cumhuriyet Türkiye’sine sonradan dönerek tutunmaya çalışmasının, onun ruh dünyasında belirleyici bir 'arada kalmışlık' duygusu yarattığını düşünüyorum. Bu yalnızca tarihsel bir gecikme değil, aynı zamanda psikolojik bir kopuş. İnsan, büyük kırılmaların yaşandığı bir döneme fiilen tanıklık edemediğinde, sonradan dahil olduğu yeni düzenle arasında mesafeli bir ilişki kurar; olup biteni içselleştirmekte zorlanır, kendini ait hissettiği zemini sürekli sorgular. Nahid Sırrı’nın durumunda bu hem kişisel hem de zihinsel bir bölünmüşlük -arada kalmışlık- olarak ortaya çıkıyor. Osmanlı dünyasının değerleriyle yetişmiş, fakat o dünyanın fiilen sona erdiği bir dönemde ülkeye dönmüş; yeni kurulan Cumhuriyet’in ideallerine ise içeriden değil, bir bakıma dışarıdan eklemlenmiş. 
 
Bu arada kalmışlığın eserlerine yansıması nasıl oldu? 
 
Bu gecikmiş katılım hâli bence onda süreklilik duygusundan çok kopuş ve telafi psikolojisi yaratmış. Psikolojik açıdan bakıldığında bu durum, bireyin tarihsel belleğiyle yaşadığı zaman arasındaki uyumsuzluktan doğan bir gerilim olarak okunabilir. Kişi, ait olduğu dünyayı kaybetmiş yerine gelen dünyaya ise tam olarak yerleşememiştir. Nahid Sırrı’nın metinlerinde sıkça karşılaşılan; geç kalmışlık, dışarıda kalmış olma ve yabancılık duygusu tam da bu arada kalmışlığın edebi yansıması. Bu nedenle onun eserleri, yalnızca bireysel bir ruh hâlini işlemez, bir kuşağın tarih karşısındaki kırılganlığını da dile getirir.  
 
 
Her ne kadar Nahid Sırrı, 'kadın düşmanı' diye anılsa da sizin bu iddialara şerhiniz olduğunu biliyorum. 
 
Aslında ben bir yazarın bütün eserleri okunmadan hayatına dair bütün bilgiler elde edilmeden bir ya da birkaç eserle hükümler verilmesine tabiri caizse beylik laflar edilmesine karşıyım. Nahid Sırrı’nın pek çok eseri, gazete ve dergilerde kalmış yazıları yeni yeni gün yüzüne çıkıyor ve daha çıkacak da. Babası ve annesiyle ilişkisinde bilinmezlikler var. Anne ve babası yazar küçük yaştayken ayrılmış, yazar babasının yanında kalmış, babası 1939'da ölmüş. Neden bu tarihe kadar yazdıklarında hiç yok, hiç bahsetmiyor. Annesinden de “Eski Zaman Kadınları Arasında” kitabından başka bilgi yok. Ne zaman ölmüş, hiç görüşmemişler mi? “Tersine Giden Yol” romanı üzerinden çıkarsamalar yapabiliriz. Bu bilinmezlikler varken üstelik yarım okumalarla Nahid Sırrı’nın eserleri için  'kadın düşmanı' gibi indirgemeci yorumlar yapmak yerine, temkinli konuşmayı tercih ediyorum. Çünkü bütünlüklü bir okumayla, Nahid Sırrı’nın psikolojik çözümlemesinin yalnızca kadınlarla sınırlı olmadığı görülebilir. Yazar insan ruhunun bastırılmış arzularını, korkuları ve ahlaki kırılmalar gibi evrensel zaaflarını da ele alıyor. Erkek karakterler de en az kadınlar kadar derin ve çatışmalı. Nahid Sırrı’nın roman ve öykülerinde çoğu zaman iradesiz, savrulan ve zayıf erkek tipleri de dikkat çekici biçimde yer alıyor. Yayımlanmamış eserlerinde de bunun çarpıcı örnekleri var, yayımlananlarda da. Acaba bunlarda baba figürü etkili oldu mu? Yazarın kadınlara yönelik eleştirel tutumunun arka planında ise annesiyle kurduğu ilişkinin etkisi de bulunabilir.
 
Annesiyle ilişkisini biraz açalım mı? 
 
Annesinin onu çok küçük yaşta bırakıp Ragıp Paşa ile evlenmesi, bu duygusal mesafenin şekillenmesinde belirleyici olmuş olabilir. Daha önce de değindiğim gibi, savaş yıllarında ülkede bulunmaması ve sonradan geri dönmesi de göz ardı edilmemesi gereken bir başka unsur. Yazarın külliyatı henüz tamamlanmamış olduğundan, birkaç eser üzerinden yapılan genellemeler bilimsel açıdan yanıltıcı. Heyecana kapılıp büyük laflar etmemek gerek.
 
 
Selim İleri, Nahid Sırrı için “Bazı romanları, bazı hikâyeleri çok acı çektiğinin ifadesi, tanığı” diyor. 
 
Nahid Sırrı’nın hayatında bilmediğimiz çok şey var aslında.  Mesela yurt dışında ne yaptığını bilmiyoruz. Birkaç yazıda bahsediyor ama bunlar sınırlı. Sonra babası ve annesi ile ilişkisini bilmiyoruz. Çocukluk dönemine ait şeyler var sadece.  Yetişkinlikte ilişkileri yok sanki. Yeni bulduğumuz “Mehlika Hanım Ailesi” romanında babası yer alıyor kısa da olsa. Yazar tıpkı “Tersine Giden Yol”da olduğu gibi babasının ölüm haberini gazetelerden mi öğrendi, cenazeye gitmedi mi? Ya annesi? Aile ile ilgili bir yarası var yazarın. Sonra maddi sıkıntıları var. Yazdıkları ile geçiniyor. Bu da zar zor geçinmesine yetiyor. Bir dönem her şey yolunda giderken 1929 “Kırmızı ve Siyah”, 1932 “Sanatkârlar”, 1933 “Eski Resimler” ile önemli bir başarı yakalamışken 1933’te “Eve Düşen Yıldırım” tefrika ediliyor sonra da 1934’te kitap olarak yayınlanıyor. 
 
Fırtına da bundan sonra kopuyor demek yanlış olmaz sanırım? 
 
“Eve Düşen Yıldırım” önce önemli bir beğeni alıyor. Dönemin bütün isimleri Nurullah Ataç, Ahmet Muhip Dranas, Naci Sadullah övgü dolu şeyler yazıyorlar. Derken Selami İzzet Sedes, bu romanın kendi “Bağbozumu” adlı eserinden alındığını söylüyor ve evet, kıyametler kopuyor. Selami İzzet; “İntihal davası açacaktım ama buna hakkım yoktu çünkü ben de bunu bir Fransız romanından uyarladım,  Nahid Sırrı da bu Fransız romanının aslına müracaat etmiş,” diyor ve konuyu kapatıyor. Selim İleri ile bir konuşmamızda şunu söylemişti: İşte bu olay aslında Nahid Sırrı’nın gözden düşmesine ve daha sonra çok kıymetli şeyler yazmasına rağmen dikkate alınmamasına, hor görülmesine neden oldu. Ben de Selim İleri ile aynı görüşteyim. Bütün bu yaşananlar acı çekmek için yeterli değil mi? 
 
 
Cinsel yönelimi nedeniyle dışlanması ve uğradığı zorbalık var bir de. Ziya Ortaç şu homofobik dizeleri kaleme alıyor mesela; “Kırıtarak gelirken uzaktan Nahid Sırrı / Sanırım pantolonlu ceketli bir kız gelir!”  
 
Yazarın cinsel yönelimi nedeniyle döneminde bazı sıkıntılar yaşadığı, zaman zaman dışlandığı bu dizelere dayanılarak düşünülebilecek bir şey. Ama o dönemin hatıra kitaplarına bakıldığında Nahid Sırrı’nın adının hep geçtiği, döneminin edebiyatçıları ve aydınları ile birlikte eğlence, edebiyat ortamlarında yer aldığı da görülür. Necip Fazıl ve onun çevresinin içinde. Ahmet Muhip Dıranas ile dost. Bu liste uzatılabilir. Bütün gazete ve dergilerde yazıyor. Yani çok da dışlandığı söylenemez demek istiyorum. Burada başka bir noktaya değinmek istiyorum.  Nahid Sırrı, Yaşar Nabi ile birlikte Varlık dergisini kurmuş. Yaşar Nabi ile olan mektuplaşmaları oldukça bilinir ancak “Bâki Muhabbet” adlı kitapta yer alan bilinmedik bir Nahid Sırrı mektubu, yazarın üslubunun alışılmışın dışında olduğunu gösteriyor. 
 
Nasıl bir üslup? 
 
Mektupta Nahid Sırrı, Yaşar Nabi’ye âdeta emir verircesine 'şunu yap, bunu yap' demekte, hatta “Ev almışsınız, bana haber vermediniz,” gibi özel konuları dile getirmekte. Yaşar Nabi’ye "Nezaketsiz üslupla yazdığınız mektuplar," diyerek kızmakta. Hatta şöyle ifadeler var ki dehşete kapıldım. Sizinle de paylaşayım: “Ülkü’de seksen adi imzadan sonra şiirinizi gördüm. Bir mecmua sahibi olduğunuzu yetmiyor beş para menfaat de yokken öteye beriye yazı verip kendinizi küçük düşürmeniz grafomanlığınızın vahim şekline delil sayılmıştır.” 
 
"Şimdi Güzel Sanatlar Akademisi’nde Sabri Bey nam sersemden altı aylık bedeli olarak 13 kuruş alınmış,", "Ergani ilanı için Maliye Vekaletine müracaat etmeyişiniz nefretlere lâyıktır."
 
 
Bu üslubu neye bağlıyorsunuz?
 
Burada yazarın silik, sinik değil otoriter, kendinden emin ve de öfkeli bir üslubu var aslında. Bu tarz bir üslup da onun toplumsal ilişkilerinde ve edebiyat çevrelerinde 'zaman zaman' dışlanmasının veya eleştirilmesinin sebeplerinden biri olabilir. Örneğin, Abdülhak Şinasi Hisar’ın, Nahid Sırrı’yı sevmediği bilinir. Bu durum, kişisel tavırları ve iletişim biçimiyle de çevresinden farklılaştığını bize düşündürtebilir. Ama ben bunların hiçbirini yazarın eserlerini değerlendirmek anlamında kullanmanın taraftarı değilim. Şimdi yazarın kendi fiziğinden nefret ettiği Seniha’nın yazarın kendisi olduğunu söyleyenler oldu. Çok şaşırıyorum açıkçası bunlara… Neyi, hangi belgeyi hangi satırı kaynak gösteriyorlar acaba? “Tersine Giden Yol”un Cezmi karakteri ile yazar arasında benzerlikler çok fazla. Ama Cezmi hiç de çirkin değil oysa. Hatta kadınları peşine düşürecek kadar yakışıklı ama yukarıda söylediğim gibi iradesiz, savrulan ve zayıf erkek tipi. 
 
Eserlerindeki psikolojik derinlik, psikolojik tahlillerdeki başarısı malum… Siz Nahid Sırrı için psikolojik tahlil yapsanız neler söylersiniz? 
 
Nahid Sırrı’nın bu denli yoğun ve incelikli psikolojik çözümlemeler yapabilmesi, yazarın insan doğasını yalnızca gözlemleyen değil, bizzat içinden geçen biri olduğunu düşündürür. Yazarın psikolojik tahlil gücü aynı zamanda kendi iç dünyasına dair güçlü ipuçları verir. Kıskançlığı böylesine derin, katmanlı ve acıtıcı biçimde ele alabildiğine göre belki o da insan ilişkilerinde benzer gerilimleri yoğun biçimde düşünmüş, belki de yaşamıştır. Ancak Nahid Sırrı’nın farkı, bu duyguyu kişisel bir itiraf alanına değil, edebî bir çözümleme zeminine dönüştürmesidir. Onun metinlerinde kıskançlık, bireysel bir zaaf olmaktan çıkar; insanın varoluşsal kırılganlığını açığa çıkaran evrensel bir duygu hâline gelir. 
 
"Harem-i Hümayun Yazıları" geldi. Bu kitaba ayrı bir başlık açıp konuşmak istiyorum… 
 
Nahid Sırrı’nın harem kadınlarını yazması, sadece ilgi çekmek ya da tesadüfi sebeplerle açıklanamaz. Yazar bu konuda son derece bilinçli. Osmanlı sarayındaki kadınları yazmaktaki amacını çeşitli şekillerde ifade ediyor. Yazara göre tarihte kahramanların kimlikleri daima babalarına referansla verilirken annelerin ismi neredeyse hiç zikredilmiyor, tarih yazımı erkek merkezli. O, elinden geldiğince bu kadınlar için yazılarıyla bir nevi kayıt tutmaya çalıştığını söylüyor. Hani kadın düşmanıydı Nahid Sırrı?