Artin Demirci’den altı yıl aradan sonra sergi
Altı yıl aradan sonra ilk kişisel sergisiyle izleyici karşısına çıkan Artin Demirci, siyah ve beyazın sınırlarında dolaşan yeni bir görsel harita öneriyor. Red Rouge Art’taki “Siyahın İçinde, Beyazın İçinde ve Diğer Patikalar” sergisi, resimde monokromun hâlâ ne kadar güçlü ve güncel bir alan olduğunu hatırlatıyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Samimi ve yenilikçi bir anlayışla alternatif bir sanat mekânı olarak kurgulanan Red Rouge Art, yeni yılın ilk sergisinde çağdaş resmin önemli isimlerinden Artin Demirci’yi ağırlıyor. Sanatçının altı yıl aradan sonraki ilk kişisel sergisi “Siyahın İçinde, Beyazın İçinde ve Diğer Patikalar,” 31 Ocak’a kadar izlenebilir.
Sergi, Artin Demirci’nin yıllara yayılan üretiminden seçilmiş elliden fazla eseri bir araya getirerek, siyah, beyaz ve gri tonların hâkim olduğu soyut bir yolculuk sunuyor. Zaman zaman renkli geçişlerle zenginleşen bu seçki, monokromu yalnızca estetik bir tercih olarak değil, kavramsal ve düşünsel bir alan olarak ele alıyor. Siyah soyutlamalar, gri tonlar ve renkli ara duraklar arasında kurulan bu katmanlı yapı, izleyiciyi resmin içinde yavaşlamaya ve ana yoldan saparak farklı ‘patikalara’ yönelmeye davet ediyor. Renk -ya da renksizlik- sergide yalnızca biçimsel bir unsur değil; kavramsal, kültürel ve politik bir sorgulama alanı olarak da karşımıza çıkıyor.
Artin Demirci
1986 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. Neşet Günal ve Neşe Erdok atölyelerinde edindiği güçlü desen disiplini, sanatçının bugün soyut resminde de belirleyici bir iz bırakıyor. 1985 yılından bu yana kendi atölyesinde üretimini sürdüren Demirci, ilk kişisel sergisini 1987 yılında açtı; bugüne kadar otuzdan fazla kişisel sergi gerçekleştirdi. Eserleri farklı şehirlerdeki galerilerde sergilendi ve çeşitli özel koleksiyonlara girdi.
Sanatçının pratiğinde resim, sergilenmek üzere üretilen bir nesneden çok, düşünülerek kurulan ve zamana yayılan bir süreç olarak tanımlanıyor. Soyut formları parçalamaktan ziyade inşa etmeyi tercih eden Demirci renk, yüzey ve ışığı kendine özgü bir dengeyle ele alıyor. Farklı dokular, çizgisel ızgaralar ve organik boya lekeleri, izleyicinin gözünü tuval üzerinde sürekli hareket hâlinde tutan güçlü bir görsel ritim oluşturuyor. “Antakya-İstanbul-Antakya”, “Toprak”, “Mahşer”, “Katedral”, “Gece”, “Güneşin Altında” ve “Orman” ile “Ressamın Atölyesinde Edebiyatçılar” başlıklı seri çalışmaları sanatçının üretiminde hem mekânsal hem de düşünsel sürekliliğin izlerini taşıyor. 1981 yılından itibaren kitap ve dergiler için çizim ve portreler de üreten Demirci, çalışmalarını İstanbul’da sürdürüyor.
Red Rouge Art
“Siyahın İçinde, Beyazın İçinde ve Diğer Patikalar” Red Rouge Art’ın yeni mekânında, resmin hâlâ keşfedilmeyi bekleyen yolları ve imkânları olduğuna işaret eden güçlü bir davet niteliği taşıyor.
Galeri kurucusu Ayşe Aslı Akkülah’ın vizyonuyla şekillenen Red Rouge Art, izleyicinin kendini ifade edebilmesine olanak tanıyan alternatif bir sanat mekânı olarak konumlanıyor. Mevcut sanat ortamına eleştirel bir duruşla yaklaşan galeri, klasik galeri yapısının ötesinde; sanatçının ve izleyicinin sanatın cesur dili aracılığıyla kendine temas edebildiği, zamanın biraz yavaşladığı bir kaçış ve duraklama alanı öneriyor.
Red Rouge Art’ta izleyiciyle buluşan “Siyahın İçinde, Beyazın İçinde ve Diğer Patikalar”, bu söyleşide dile gelen düşüncelerin resimsel karşılığını sunuyor. Sergi, siyah ve beyazı bir karşıtlık olarak değil, resmin en yalın biçimde kurulabildiği bir zemin olarak ele alırken; ‘patikalar’ fikri üzerinden ana yoldan çok, resmin kendi temposunu izlemeyi öneriyor. Biçim, desen ve yüzey arasında kurulan bu ilişki hızın ve fazlalığın baskın olduğu güncel zaman içinde, resmin hâlâ kendine özgü bir dil kurabileceğini ve bu dili sabırla sürdürebileceğini hatırlatıyor.
Artin Demirci ile resimde sessizliğin imkânlarını, monokromun hâlâ neden ısrarla sürdürülebilir bir alan olduğunu ve sanat pratiğinde ana yolların dışına çıkmanın ne anlama geldiğini konuştuk.
Altı yıl aradan sonra açtığınız bu sergiye “Siyahın İçinde, Beyazın İçinde ve Diğer Patikalar” adını verdiniz. Bu başlık sizin için neyi temsil ediyor?
Desen dediğimiz şey aslında çok yalın bir eylem: beyaz bir yüzeye siyah bir kalemle ya da siyah bir yüzeye beyaz bir tebeşirle yapılan müdahale. Uzun süre sergi açmamış olmak düşünce sistemimde bir sükûnet yarattı; bu da beni resmin malzemesi üzerine yeniden düşünmeye itti. Siyahın içinde de resim yaparsınız, beyazın içinde de. Sonunda, dönüp dolaşıp siyahı ve beyazı düşündüm. Bunlar resmin en dolaysız, en yalın ve en çabuk elemanları. Resim aslında böyle başlıyor.
Önceki sergilerim ya da resim dizilerim; 2016’da ‘Toprak’, ‘Mahşer’, ‘Katedral’; 2017’de ise ‘Gece’,’Güneşin Altında’ ve ‘Orman’ başlıklarını taşıyordu. İsimlendirmede her zaman içerik vurgusu vardı. Peyzaj resmi yaparken kendi kendime hep ‘toprak bu,’ diye mırıldanırım. Çünkü toprağı bilirim; köyümü, daha doğrusu babamın bahçelerini bilirim. Bu, topraktır. ‘Mahşer’ teması, beni daha çok soyutlamaya itti: Doğum, ölüm, varoluş, yok oluş; biçimlerin sürekli değişmesi, biçimsizken başka bir biçime evrilmesi… ‘Katedral’ serisini ise uzun soluklu çalışamadım; galiba henüz o kadar yaşlanmadım.
‘Gece’, mavi renkle düşünmemi ve üretmemi sağlayan bir tema oldu. Her şey karanlıktan aydınlığa çıkıyor; koyu ve açık, ışık ve karanlık… Yine siyah ve beyaz. ‘Güneşin Altında’ ise çok somut bir yerden geliyor: Toprağın üstündeysek, güneşin altındayız. Ortaokuldayken Ermenice öğretmenim Arsen Canyan’ın -85 yıl ömür yaşadıı- şiir kitabının adı ‘Arevin Dag’, yani ‘Güneşin Altında’ idi. Bu başlık, laf kalabalığına gerek kalmadan olanın resimsel anlatımını kurmamda benim için bir rehber oldu.
Yalınlık önemli. Köklü olmak önemli. Yolun kendi durumu, gidişi belirler; bütün patikalar bir şekilde ana yola çıkar. Ama ana yol çorak olmamalı. Yaşanan hayat sadece karın tokluğundan ibaret değil. Sanat bunun için var. Yeşile, ormana bakmak için. Bunlar dile ilişkin şeyler; resim dili ise bambaşka şeyler söyler. Belki de bu konuştuklarımızın resim diliyle hiçbir ilgisi yoktur.
Monokromu yalnızca estetik değil, kavramsal bir alan olarak ele aldığınızı söyleyebilir miyiz? Siyah, beyaz ve gri tonların sizin için taşıdığı düşünsel yük nedir?
Monokromu kavramsal bir alan olarak ele almıyorum. Ben sadece tuvalime sürdüğüm siyah ve beyaz boyadan bahsediyorum. Onlar da renk değil. Rengi çok sevdiğimden olsa gerek resimde dengenin önemli elemanları olan siyahı, beyazı ve griyi kullanıyorum. ‘Rengi dizginle,’, ‘siyahı ve beyazı daha çok düşün,” diyebilirim olup bitene.
Sergideki ‘patikalar’ metaforu ana yoldan sapmayı öneriyor. Sizce sanatın bugünkü dünyada bu tür alternatif patikalar açma gücü nedir?
Patikalara bakmak, onların içine girmek daha doğru bir önerme belki. Sonuçta patikalar ana yola bağlanıyor. Belki başka ressamlar da bu patikaların içerisinde üretiyor. Otoban, benim için daha genel bir alan. Patikalar hem özerk hem hızdan ve resim için başka olumsuzluklardan koruyan bir alan gibi.
Neşet Günal ve Neşe Erdok atölyelerinden edindiğiniz desen disiplini, bugün soyut resminizde nasıl bir iz bırakıyor?
Sevgili hocalarım çok güzel işler yaptılar. Neşe Erdok hâlâ güzel işler yapıyor. Hocalarım, hâlâ güzel şeyler fısıldıyorlar kulaklarıma resim yaparken. Onların yapmadıklarını -yapamadıklarından değil, yapmadıklarından- kefaretini üstlenerek yapıyorum.
Resminizi ‘zamanın örtmeye çalıştığı bir gerçekliğin inatçı kazısı’ olarak tanımlıyorsunuz. Bu kazı metaforunu biraz açar mısınız?
Kendi resmimden çok resmi düşünerek söylüyorum bunu. Zamanın, gerçek resmi örtmek için çeşitli beceriler kazandığını görüyorum. Zamanın aktörleri, resim olmayanı onun alanına taşıyorlar. Resim, onların altında görünmez durumda kalıyor. Arkeologlar kazı yapıp onları çıkarmalı yani işin erbabına ihtiyaç var. Resim yaparken mırıldandıklarım bunlar. Resmin zamana karşı böyle bir işlevi olabilir mi? Olsun isterim mümkün olursa… Resim olanın hassas, kırılgan ve korunmak için örtünmek içgüdüsüyle davrandığı bir zamandayız. Resmin hayatın içinde belirleyici bir etki yaratma durumu yok günümüzde. Resim olmak zorunda. Oluyor da zaten. Olduğu gibi durursa gelecek zamanlarda daha iyi görülebilir. Kazı metaforuna sığınmam bu yüzden.
Renk ya da renksizlik, sergide politik bir sorgulama alanı olarak da karşımıza çıkıyor. Sizce monokromun politik boyutu nasıl okunmalı?
Dediğim gibi renkleri dizginlemekle ilgili. Renk beni coşturuyor. Resimde problem olarak ele aldığınız şey ne kadar az olursa o kadar az sorunla uğraşırsınız. Mesajınızı da daha kestirmeden verirsiniz.
Türkiye’de çağdaş resimde monokrom yaklaşımın yeri nedir? Uluslararası sahneyle kıyasladığınızda nasıl bir fark görüyorsunuz?
Monokrom resimler deyince ilk aklıma gelen Balkan Naci İslimyeli’nin resimleri, Mehmet Güleryüz’ün sanırım 1984 Urart Sanat Galerisi’nde sergilediği Edip Cansever portreleri, otoportreleri. Uluslararası sahnede Picasso’nun Guernica’sı, kübist işleri, Braque’ın yaptıkları… Kısaca monokromu resmin yalın haliyle kendi ifadesini sunması olarak görüyorum. Bu, dünyanın her yerinde aynı.
1987’deki ilk kişisel serginizden bugüne otuzdan fazla sergi gerçekleştirdiniz. Bu uzun yolculukta sizi en çok dönüştüren dönem hangisiydi?
Her dönemde modelle çalıştığımda dönüşümü hissediyorum genellikle. İnsan figürüyle daha çok. Peyzajlarımı, natürmortlarımı hesaba katmadan da bunu söyleyebilirim. Modelle çalışmak daha hayata ait. Onun dışında çalışılan resim, bir laboratuvar. Resmin laboratuvara da ihtiyacı var.
“Antakya-İstanbul-Antakya” serinizde mekân ve kimlik ilişkisini sorgulamıştınız. Bugünkü serginizde bu temaların izlerini görüyor muyuz?
Louvre Müzesi’nde gördüğüm çok sayıda aynı boyutta Jean-Baptiste-Camille Corot peyzajları ilham vermişti o sergiyi oluşturmaya. Ben de aynı boyutta tuvallerden bir dizi yolculuk resimleri yapmıştım 2004’te. Bunlar yıllardır eğitimim için gidip gelmek zorunda olduğum Antakya-İstanbul yolundaki peyzajlardı. Bir nevi, pencereden gördüklerimdi. Bugünkü sergideki iki peyzajım hatırlatabilir onları. Biri 2016 yılından diğeri 2025 yılında imzaladığım resim. Galeride aynı duvarda duruyorlar. Onların dışında kalan resimler biçim üzerine, desenin ritmi üzerine düşünceler, uygulamalar.
Altı yıl aradan sonra yeniden sahneye çıkmanız, gelecekteki üretiminiz için nasıl bir başlangıç noktası?
Sabır sınırı bir ressamda da bir popstarda da aynı sanırım. Altı yıl öyle bir eşik. Biçim üzerine epeyce defter doldurdum. Bunları tuvale aktarmaya devam ederim. 66 yaşında insan başlangıçtan öte geçmişten gelen, biriken işleri tamamlamayı düşünüyor.


