Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Barbare Bağları’nda ikinci sergi: “Temas Bölgesi”

Barbare Bağları’nda ikinci sergi: “Temas Bölgesi”

Barbare Bağları’nda ikinci sergi: “Temas Bölgesi”22 Haziran 2026 - 05:06
Celine Topsakal kuruculuğunda hayata geçen Barbare Studio’nun ikinci sergisi “Temas Bölgesi”, 14 Haziran’da T. Melis Golar küratörlüğünde Tekirdağ’da yer alan Barbare Bağları’nda açıldı. Üç senedir Barbare Studio bünyesinde rezidans küratörü olarak çalışmalarını yürüten Golar, her serginin bir sonrakini doğurduğu organik yapıyı öne çıkarıyor. Sergi 10 Eylül’e dek ziyaret edilebilir.
Fotoğraflar: Zeynep Fırat
 
Barbare Studio’nun ikinci sergisi “Temas Bölgesi”, Tekirdağ’da izleyiciyle buluştu. T. Melis Golar küratörlüğünde açılan sergi, sanatçıları üzüm bağlarında yapıtlar üretmeye davet etti. A. Serkan Aka, Action Pyramid, Ayça Ay, Egle Oddo, Elmas Deniz, Ezgi Kılınçaslan, Fırat Engin, İrem Apak, Kıymet Daştan, Orkan Telhan, Pınar Marul, Rozelin Akgün, Sinem Dişli, Tabita Rezaire, Yasemin Özcan’ın çalışmalarını bir araya getiren sergi hakkında Barbare Studio kurucusu Celine Topsakal ve serginin küratörü Melis Golar ile sohbet ettik.
 
 
Rozelin Akgün, “Cibre”
 
Bu yıl sanatçıların “manzaradan mikro ölçeğe” yönelmesi dikkat çekiyor. Küratoryal olarak sizi toprağın altına, organizmalara ve görünmeyen ilişkilere bakmaya iten ne oldu?
 
Melis Golar: Geçen sene üzerinde durulan meseleler bu seneyi şekillendirmekte oldukça etkin rol oynadı. Zaten sergiyi üç seri olarak sunma hedefim de biraz buydu. Bir sergi diğerine ilham olsun, tecrübelerimizi birlikte paylaşalım ve yeni sorular sorarak bu bilgi dağarcığını genişletelim istedim. 
 
İnsan, bildiklerinin sınırlarını çoğu zaman dünyanın sınırları sanır. Oysa bölünemez kabul edilen atomun parçalanabilmesi ve ışık hızının ötesini tahayyül etmekte yaşadığımız güçlük, bilinmeyenin her zaman bildiğimizden daha geniş bir alan kapladığını gösterir. Bu yalnızca bilimsel bilgi özelinde bir durum değil elbette her alanda böyle. Ben de aslında yöntem değiştirerek, yani bir teleskopla manzaraya değil mikroskopla iç dinamiklere bakışı öneriyorum. Bilmenin veya neyi bilemediğimizi öğrenmenin şeklini değiştiriyoruz kısaca. Bu da beraberinde eylemlerimizi değiştirdi. Sanat üretirken de araştırma biçimi, düşünme şeklinin de değiştiğini gözlemleyebiliyorum. Fiiller bakmak, işaret etmek, speküle etmek, yakınlaşmak, hatırlamaktan; kazmak, listelemek, açmak, hatırlatmak, fark ettirmek ve gözlemlemeye doğru bir değişim gösterdi. Bağın içinde bize etkisini bilmediğimiz pek çok canlı ve cansız varlığı yeniden gözlemleme fırsatı sundu bu sergi. Hangi mevsimde ne tür böceklerin çıktığından tutun, bağdan çıkarılan bir taşın hikâyesine, bağdaki görünmez emeğe, fıçıların içinde biriken kristalden, fıçının altında ezilen çime kadar insan olmayanın davranışını izleyebilme şansı yakaladık. Açıkçası süreçte öğrendiklerimiz benim mikro ölçeğe geçiş fikrini ortaya atmamın da ötesine geçti. 
 
 
A. Serkan Aka, “Telli Terbiye”
 
Gaia Hipotezi’nin sergiye dahil olması, işleri sadece doğa temalı olmaktan çıkarıp nasıl daha ilişkisel bir yere taşıdı?
 
Melis Golar: Gaia Hipotezi 70'lerde James Lovelock ve Lynn Margulis tarafından geliştirilmiş olan bir hipotez. Buna göre; dünya yaşayan bir sistem. Atmosfer, yer kabuğu, bitkiler, hayvanlar, insan ve mikroorganizmalar birbirine bağlı bir bütünlük içinde tek organizma gibi düşünülüyor, canlı ve cansız ayrımını ortadan kalkıyor. Yaşam, parçalar arasında akan bir ilişkiler ağına dönüşüyor. Bu anlayış, doğayı nesneleştiren bakışlardan uzaklaşıp, onunla birlikte düşünen, birlikte soluk alan bir konuma yerleşmeye zorluyor bizi. İnsanı, merkezden çıkarıyor ve canlıları sistemin yalnızca bir taşıyıcısı ve gezegenin yaşamında geçici bir sakini olarak kabul ediyor. Bu düşünceyi doğa ile kendisi arasında çok sert çizgiler çizen insanın yarattığı iklim krizi ve ekolojik yıkımların karşısında, yeni olmasa da, hatırlamaya değer bir bakış sunması niyetiyle gündeme getirmek istedim. Kapitalosen çağında bu düşünce sürekli hafızadan siliniyor.
 
Bu kavram, doğayı bir manzara olmaktan çıkarıyor, bahsettiğim bu ayrımları, sınıflandırmaları yok ediyor, ben ve öteki fikrinden uzaklaştırıyor. İnsanın varlığının önemini bir karınca veya coşkun bir nehirle bir tutuyor. Bunu yalnızca spiritüel bir yerden almıyor olması da benim hoşuma giden diğer bir unsur. Hipotezi bir kimyager ve biyolog ortaya atıyor. Aslında onların önerisi de bir düşünme biçimini kendi doğamıza yaklaştırmak. Bu fikre referans veren bazı edebi yapıtlar da mevcut, örneğin Isaac Asimov'un Vakıf isimli üçlemesi, bu fikri işliyor. Bu fikir doğrultusunda eski ve yeni kaynaklar bana oldukça yardımcı oldu.
 
 
Egle Oddo, “Depo III”
 
Gaia Hipotezi’ni serginin merkezine almak neden bugün Türkiye’de özellikle kırsalda sanat üretimi açısından önemliydi?
 
Celine Topsakal: Kırsalı, şehrin uzağında bozulmadan kalmış, romantik bir sığınak olarak görmemek gerekiyor. Bugün kırsal, tam aksine küresel ekolojik değişimlerin, tarım politikalarının ve iklim devingenliğinin bizzat yaşandığı son derece çağdaş bir alan. James Lovelock’ın Gaia Hipotezi, burada teorik bir tartışma değil, her gün deneyimlenen somut bir gerçeklik. Tarımsal üretimin olduğu bu coğrafyada insanların geçim kaynakları tamamen insan-dışı aktörlerin davranışlarına göre şekilleniyor; bu da gündelik ritmin ölçeğinin doğrudan insan-ötesine geçmesini sağlıyor. Toprağın mikrobiyotik yapısı, hava sıcaklığındaki bir derecelik sapma, yaprak bitleri veya kuraklık buradaki her hayatı doğrudan yönetiyor.
 
Örneğin, burada hasatta üzümü salkımından tutmanın bile kendine has bir ritüeli var; ona pasif bir nesne gibi değil, yaşayan bir varlık gibi yaklaşılıyor. Üzümü çok sıkmadan, alttan destekleyerek incitmeden tutmaları ve adeta insani bir hassasiyetle kasaya yerleştirmeleri, o gündelik pratiğin içindeki derin özeni gösteren çok özel bir an.
 
Bunun Türkiye sanat ekosistemi açısından yapısal bir karşılığı da var. Sanat ortamımız ne yazık ki aşırı merkeziyetçi; üretimin ve sergileme olanaklarının sadece büyük şehirlerdeki alanlara sıkışması kültürel bir mesafe yaratıyor. Bu durum, kırsaldaki toplulukların kendilerini sanatsal üretimden peşinen yalıtmasına yol açıyor. Oysa tarım ve sanat arasında; zanaat, sabır, emek ve görünmeyeni —örneğin toprağın altındaki süreci veya gelecekteki hasadı— hayal etme gücü üzerinden kurulan muazzam bir paralellik var. Biz Gaia'yı merkeze alarak kırsalı dışarıdan romantize eden bir bakış kurmak istemedik; aksine şehir ile kırsal, emek ile çağdaş sanat arasındaki o yapay hiyerarşiyi yıkacak organik bir köprü inşa etmek istedik. Bu bağın her sene, her yeni sergiyle derinleşmesi ve süreklilik kazanması, kırsalda güvene dayalı, hyperlocal ve kalıcı bir sanatsal hafıza oluşturabilmek adına önem taşıyor.
 
 
I·rem Apak, “Vasku¨ler Sunak”
 
Barbare Bağları gibi aktif bir üretim alanında sergi yapmak, klasik sergi mekânlarında karşılaşmadığınız ne tür küratoryal sorular doğuruyor?
 
Melis Golar: Tek veya son karar veren ben değilim. Bir müze veya galeri alanında olmadığını bilmek ve buna göre davranmak önemli. Bazı sınırları kabullenmek gerekli. Geçtiğimiz süreçte bağbozumu sırasında açmıştık sergiyi, bu dönem ise asmaların oluş sürecine denk geliyoruz. Her dönem sanki yeni bir mekânda sergi kuruyormuşum gibi hissettim. Dinamikler değişti. 
 
Küratöryel pratik olarak tarım yapanlarla, bağ çalışanları ile bir arada çalışmak gibi bir denklem girdi araya. Bu aslında serginin yönünü nereye doğru çekmem gerektiği ile veya sanatçıları hangi konulara yönlendirmem gerektiği konusunda bana yol gösterici oldu. Öte yandan Tekirdağ insanını da tanımış oluyoruz, iş yapma şekillerini, yerel üreticileri öğreniyoruz, bir sonraki sanatçılar için yeni keşif rotaları çiziyoruz. Altını kazmayı bilirseniz sürekli yeni bir define çıkıyor bu topraklardan. Bu bilgileri arşivlemek ve aktarmak benim için işin en önemli kısmı. Başka bir heyecan duyduğum nokta sanatçılar her sabah üretim yaparken onların sürecine dahil olabiliyorum, onların eser metinlerini yazarken sürekli onlarla konuşup yapıtın ne yöne evirildiğini, sanatçıların tüm düşünsel izini takip edebiliyorum. Sanırım bu durum rezidansla birlikte, sergi yapmanın bir küratör açısından en verimli kısmı. 
 
 
Yasemin Özcan, “Bağyüzü Sofrası”
 
“Temas Bölgesi”nde izleyicinin yalnızca işlere bakmasını değil, çevreyi farklı hissetmesini de hedefliyor gibisiniz. Sizce ziyaretçi sergiden çıktıktan sonra ne hissedecek?
 
Melis Golar: Bunu ben de gerçekten merak ediyorum. Bu süreçte o kadar çok sergi kurulumu humması ile geçiyor ki bazen serginin tamamını görebilmek zorlaşıyor. Geçen sene bunun idrakine bir aylık sergi kurulumu ve şehirden izole yaşamanın ardından gelen izleyicilerin yoğunluğuyla ancak varabilmiştim. Sergiden çıktıktan sonra çevreyi farklı duyumsamalarını elbette isterim, ben yapıtların derin okumalarla çok yönlü düşünsel bir harita çıkardığını da düşünüyorum. Bağda sergi yapıyoruz fikrinin romantizmine kapılmadan bir iş üretmeye çalıştık, izleme keyfi ile sınırlamak yapıtlara verilen emeğe de ayıp olur sanırım. Bu yüzden izleyicinin tekrar tekrar ziyaret etmek isteyeceği bir sergi kurguladık, ne hissedeceklerini duymak için de sabırsızlanıyorum. 
 
Celine Topsakal: İnsanların buradan sadece görsel bir hafızayla değil, mekânın ritmiyle senkronize olmuş bir "aidiyet hissi" ile ayrılmalarını arzuluyorum. Eserler buraya "konuk" olarak gelmiyor; her biri yerel dokunun, toprağın ve mevsimin sınırları içinde filizlendiği için coğrafyanın ayrılmaz bir parçası, neredeyse yaşayan birer organizma gibi konumlanıyorlar. İşlerin uçsuz bucaksız bir araziye yayılması, izleyiciyi zorunlu bir yavaşlamaya ve doğanın içinde uzun, meditasyonel yürüyüşlere davet ediyor. Bu ritim, sanatın üzerindeki "domine eden obje" algısını kırıyor; eserler artık manzaraya hükmetmiyor, onunla birlikte nefes alıyor. Ziyaretçi yapıtlarla sadece göz seviyesinde değil, araziyle kurdukları simbiyotik ilişki üzerinden, neredeyse antropomorfik bir karşılaşma düzleminde buluşuyor.
Fakat bu deneyimin benim için en sarsıcı katmanı, ziyaretçinin hislerinin ötesine geçiyor. Sergiyi bir "etkinlik" değil, yaşamlarının doğal bir devamı olarak deneyimleyenler var: Mehmet Abi, Şevket Abi ve bağın emekçileri... Traktörle yoldan geçerken Yasemin Özcan’ın "Bağyüzü Sofrası" masasında mola vermeleri bunun en güzel örneği. Sanatın bu topraklarda ayrıcalıklı bir müdahale olmaktan çıkıp, traktörün tekerlek iziyle veya üzümün hasat zamanıyla aynı hızda akan organik bir parçaya dönüşmesi, benim için bu projenin en paha biçilemez çıktısıdır.
 
 
Fırat Engin “Müdahale I , Yeraltı”
 
Barbare Studio’nun gelecek planları neler?
 
Celine Topsakal: İlk başta tek başıma çıktığım bu yolculuğu, bugün kolektif bir akıl ve ortak bir heyecanla sürdürebilmek benim için çok kıymetli. Bu yıl Leyla Bayri, Umut Balıkaya ve Derin Bulat’tan oluşan ekibimizin kurulması, stüdyonun o esnek ve bağımsız komün yapısını güçlendirmek adına en değerli adımımız oldu. Barbare Studio, kurumsal takvimlerin ya da piyasa dinamiklerinin tamamen ötesinde konumlanan; radikal bir keşif, üretim ve karşılaşma alanıdır.
 
Temel misyonumuz, yerel bilgiyi ve kolektif hafızayı sahiplenmek. Günümüzde yerel bilginin değersizleştiği, mekâna özgü hafızanın homojenleşerek yok edildiği bir kültürel iklimden geçiyoruz. Özellikle Trakya ve Tekirdağ bölgesinin bağcılık tarihine baktığımızda; Tekel yasaları, özelleştirme süreçleri ve üretim politikalarının değişmesiyle yerel bağcılık bilgisinin ve kolektif aktarımın büyük sekteye uğradığını görüyoruz. Bilgiye erişimin zorlaştırıldığı ve hafızanın kesintiye uğratıldığı bu coğrafyada adeta yapısal bir "amnezi" yaratılıyor. Biz, sanatsal üretimi bu unutturulmaya çalışılan tarihsel ve tarımsal birikimi korumak, tazelemek adına yaşayan ve direnen bir arşivleme mecrası olarak konumlandırıyoruz.
 
Trakya'da kılcal damarlarına sızacak altyapısal projelere odaklanmayı ve bu yerel bilgiyi sistematik olarak kayıt altına almayı hedefliyoruz. Her yıl farklı sanatçıların buraya getireceği mikro ve makro okumaları; basılı yayınlar, sanatsal araştırmalar ve küratöryel rezidans programları aracılığıyla kalıcılaştıracağız. Stüdyomuzu, Tekirdağ’daki genç sanatçıların ve araştırmacıların aktif olarak kullanabileceği alternatif, özgür bir pedagoji alanı haline getirmeyi amaçlıyoruz.
 
Eserleri Tekirdağ'da üreterek yerel ekonomiye her sene sürdürülebilir bir katkıda bulunmayı önemsiyoruz. Bu yaşayan tanışıklıklar aslında "hyperlocal" iş yapmanın mantığını oluşturuyor; yani sergilediğin alanın 1 kilometrelik yarıçapındaki komşularla, zanaatkârlarla tanışmak ve oranını yerel endüstrisini desteklemek ve onları projenin ortaklar olarak aktmak.
 
Farklı pratiklerden gelen bir ekiple çalışmak, stüdyonun devingen yapısını besleyen en temel unsur. Sabit planlar yerine yolda öğrenmeyi seçtiğimiz bu rotada amacımız; yerel bilgiyi kayda geçirerek güçlendirmek, kolektif üretimi taze tutmak ve bölgenin gençlerine cesurca üretebilecekleri bağımsız bir zemin sağlamak.
 
Etiketler: Barbare Bağları  Temas Bölgesi  sergi