Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Başka bir frekansın peşinde

Başka bir frekansın peşinde

Başka bir frekansın peşinde07 Mayıs 2026 - 04:05
Besteci ve piyanist Anjelika Akbar, 8 Mayıs’ta Zorlu PSM sahnesinde müziği doğanın matematiksel tınısıyla yeniden tanımlıyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
8 Mayıs Cuma günü saat 21.00’de Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde gerçekleşecek “Aforizmalar 432” Konser Buluşması, klasik bir konser dramaturjisinden çok daha fazlasını öneriyor. Besteci ve piyanist Anjelika Akbar’ın yeni albümü “Aforizmalar 432”, vokalli ve sözlü yapısıyla diskografisinde ayrı bir yerde dururken, albümde yer alan eserlerin tamamının 432 Hz frekansında kaydedilmiş olması projeyi teknik bir tercih olmaktan çıkarıp estetik bir manifestoya dönüştürüyor. Sanatçı, sahnede farklı disiplinlerden gelen güçlü yorumcularla birlikte bu yaklaşımı canlı performansa taşıyor.
 
432 Hz
 
432 Hz meselesi, son yıllarda yalnızca alternatif müzik çevrelerinde değil, küresel ölçekte tartışılan bir konu. Standart akort sistemi olarak kabul edilen 440 Hz’e karşılık, 432 Hz’in ‘doğayla daha uyumlu’ olduğu yönündeki görüşler özellikle yeni çağ (new age) müziği, meditasyon pratikleri ve bazı deneysel klasik müzik yorumcuları arasında yaygınlık kazanmış durumda. Ancak bu tartışmayı sağlıklı okumak için, modern standardın nasıl oluştuğuna ve geçmişte akort sistemlerinin ne kadar değişken olduğuna bakmak gerekiyor.
 
Müzikte batıda ‘A’ olarak ifade ettiğimiz nota, teknik olarak bizde ‘La’ sesine karşılık gelen belirli bir referans nota. Batı müziği sisteminde orkestralar ve enstrümanlar akort edilirken bu referans alınır. Yani ‘A=440 Hz’ dediğimizde, orta oktavdaki La notasının saniyede 440 titreşim (Hertz) yaptığı kabul edilir ve diğer tüm notalar buna göre ayarlanır. Daha somut ifade etmek gerekirse; bir piyanoda ortalara denk gelen La tuşuna bastığınızda duyduğunuz ses, standart sistemde 440 Hz’dir. Eğer aynı sistem 432 Hz’e çekilirse, yine aynı La tuşuna basarsınız ama bu kez ses saniyede 432 titreşim yapar yani biraz daha pes (daha düşük frekanslı) duyulur. Bu referans, sadece piyano için değil keman, gitar, üflemeliler ve hatta insan sesi için de temel alınır. Örneğin bir orkestra provasında obua sanatçısı La” verir ve tüm orkestra o nota üzerinden akort olur. İşte o verilen ‘La’ yani ‘A’, bu tartışmanın merkezindeki frekansın kendisi.
 
Bugün referans kabul edilen A=440 Hz standardı, uluslararası düzeyde ancak 20. YY’ın ortasında, özellikle 1955’te Uluslararası Standardizasyon Örgütü tarafından resmileştirildi. Oysa daha önce Avrupa’da tek bir akort standardı yoktu; Barok dönemde A yani La sesi çoğu zaman 415 Hz civarında çalınırken Klasik ve Romantik dönemlerde şehirden şehre, hatta orkestradan orkestraya değişen değerler kullanılıyordu. 19. YY’da orkestraların daha parlak ve güçlü duyulma isteğiyle akort frekansları yükselmeye başlamış, bu da ‘Pitch Inflation / Perde Yükselmesi ’ olarak anılan bir tartışmayı doğurmuştu. İşte bu noktada 19. YY operasını dramatik anlatım gücü ve melodik yoğunluğu ile dönüştüren en önemli klasik müzik bestecilerinden Giuseppe Verdi, 1884 yılında İtalya’da A=432 Hz standardını savunan isimlerden biri olarak öne çıktı. Verdi’nin motivasyonu, çoğu zaman iddia edildiği gibi mistik değil, daha çok vokal sağlığı ve tonal dengeyle ilgiliydi; daha düşük frekansın şarkıcılar için daha sürdürülebilir olduğunu düşünüyordu.
 
20. YY’da standardizasyonla birlikte 440 Hz yaygınlaşsa da, alternatif akort arayışları hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. 1970’lerden itibaren yükselen yeni çağ müziği akımıyla birlikte, sesin işitsel etkilerinin yanı sıra fizyolojik ve psikolojik etkileri üzerine yapılan yorumlar da arttı. Laraaji gibi ambient ve meditasyon müziği üreticileri, daha düşük frekansların dinleyicide rahatlama hissi yarattığını öne sürerken, bazı bağımsız prodüktörler kayıtlarını bilinçli olarak 432 Hz’e çekmeye başladı. Dijital ses teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bu tür alternatif akortlar artık teknik olarak çok daha erişilebilir hale geldi.
 
Güncel örneklere bakıldığında, özellikle YouTube ve dijital platformlarda “432 Hz versiyon” başlığıyla yayınlanan sayısız kayıt dikkat çekiyor. Coldplay ya da Adele gibi ana akım sanatçıların eserlerinin bile dinleyiciler tarafından 432 Hz’e dönüştürülmüş versiyonları geniş kitlelere ulaşıyor. Bununla birlikte, bu dönüşümlerin çoğu sanatçıların kendisi tarafından değil, üçüncü kişiler tarafından yapılıyor yani ana akım müzik endüstrisi hâlâ büyük ölçüde 440 Hz standardına bağlı kalıyor.
 
Tartışmanın bilimsel boyutu ise daha temkinli bir çerçeve çiziyor. ‘Akustik’ ve ‘Psikoakustik’ alanlarında çalışan araştırmacılar, 432 Hz ile 440 Hz arasındaki farkın yaklaşık 31.8 cent gibi nispeten küçük bir aralığa denk geldiğini ve bu farkın çoğu dinleyici tarafından mutlak bir ‘daha iyi’ ya da ‘daha doğal’ algısı yaratacak şekilde sistematik olarak doğrulanmadığını belirtiyor. Öte yandan bazı deneysel çalışmalar, düşük frekanslı akortların dinleyici üzerinde daha sakinleştirici bir etki yaratabileceğine dair sınırlı bulgular sunuyor ancak bu sonuçlar henüz geniş bir bilimsel konsensüse dönüşmüş değil.
 
Türkiye’de 432 Hz yaklaşımını açık biçimde kavramsallaştırıp albüm ve konser eksenine yerleştiren isimlerin sayısı sınırlı; bu açıdan Anjelika Akbar’ın yaptığı gibi bütünlüklü projeler hâlâ istisna. Ancak bu, Türkiye’de hiç örnek olmadığı anlamına gelmiyor. Daha çok bağımsız üretimlerde, belirli sahne pratiklerinde ve dijital yayınlarda karşımıza çıkan, parçalı ama dikkat çekici bir ilgi alanından söz etmek daha doğru.
 
Özellikle meditasyon, ambient ve elektronik müzik çevrelerinde 432 Hz’e yönelik denemeler son yıllarda görünürlük kazandı. Türkiye’de bu alanda üretim yapan sanatçılar, eserlerini doğrudan ‘432 Hz’ etiketiyle yayınlamasa bile, frekans ve titreşim kavramlarını merkeze alan işler üretiyor. Örneğin Mercan Dede’nin tasavvuf müziği ile elektronik altyapıları birleştiren yaklaşımı, doğrudan 432 Hz standardına bağlı olmasa da, sesin spiritüel ve fiziksel etkisine odaklanan benzer bir estetik hattı temsil ediyor. Aynı şekilde Can Atilla gibi isimler de tarihsel ve tematik projelerinde akort sistemleriyle oynayan, standart dışı tonal yaklaşımlara kapı aralayan çalışmalar yapıyorlar.
 
Daha bağımsız sahnede ise özellikle YouTube ve dijital platformlar üzerinden üretim yapan bazı Türk prodüktörlerin, eserlerini bilinçli olarak 432 Hz’e çekerek yayınladığı görülüyor. Bu üretimler çoğu zaman ambient, drone ya da meditasyon müziği kategorisinde konumlanıyor ve küresel dinleyici kitlesine hitap ediyor. Ancak burada önemli bir ayrım var: Bu çalışmalar genellikle teknik bir dönüşüm (440 Hz kaydı 432 Hz’e Pitch-Shift etmek yani Perde Kaydırmak ) üzerinden ilerlerken, Akbar’ın yaklaşımı doğrudan bu frekansta bestelemek ve icra etmek üzerine kurulu.
 
Klasik müzik tarafında ise durum daha temkinli. Türkiye’deki senfoni orkestraları ve konservatuvarlar, uluslararası standartlara paralel biçimde büyük ölçüde 440 Hz (ya da bazı orkestralarda 442 Hz) akort sistemini kullanıyor. Bunun nedeni yalnızca alışkanlık değil; uluslararası repertuvarla uyum, enstrüman yapısı ve toplu icra gereklilikleri. Bu yüzden 432 Hz, klasik müzik kurumlarında henüz alternatif bir standart olarak kabul görmüş değil.
 
Bununla birlikte, bireysel projelerde ve deneysel sahne işlerinde bu frekansa yönelik merakın arttığı açık. Özellikle ses terapisi, yoga ve meditasyon alanlarında çalışan müzisyenler, konserlerini ya da kayıtlarını 432 Hz veya benzeri alternatif frekanslarda sunmayı tercih edebiliyor. Bu da Türk müzik sahnesinde, ana akımın dışında ama giderek genişleyen bir alt akımın oluştuğunu gösteriyor.
 
Türkiye’de 432 Hz yaklaşımı henüz kurumsallaşmış bir akım değil; daha çok bireysel tercihler, niş projeler ve deneysel üretimler üzerinden ilerliyor. Bu bağlamda Anjelika Akbar’ın “Aforizmalar 432” gibi projeleri hem görünürlük hem de kavramsal bütünlük açısından bu alanın en belirgin örnekleri arasında yer alıyor.
 
Farklı frekans arayışları
 
Bu arada, müzisyenlerin farklı frekans arayışları 432 Hz ile sınırlı değil.
 
Örneğin elektronik ve ambient unsurları Türk müziğiyle birleştiren, özellikle film ve dizi müzikleriyle tanınan ve ses tasarımı odaklı üretimleriyle öne çıkan bir sanatçı olan Gökhan Kırdar’ın bazı üretimlerinde ‘tek bir akort sistemine sadık kalmak’tan ziyade, sesin algısal etkisini değiştirmeye yönelik frekans ve tonlama deneyleri yaptığı uygulamalar var. Kırdar’ın özellikle ambient, elektronik ve film müziği eksenindeki çalışmalarında dikkat çeken müziği sadece melodi ve armoni üzerinden değil, sesin fiziksel hissi üzerinden kurgulaması ve bu bağlamda bazı eserlerinin farklı versiyonlarında pitch (tonlama), frekans spektrumu ve sound design (ses tasarımı) katmanlarının değiştirildiği, dinleyici deneyimini dönüştürmeye yönelik yeniden düzenlemeler yapıldığı biliniyor. Bu durum, ‘şarkıyı farklı frekansta kaydetme’ ifadesiyle popülerleşse de teknik olarak çoğu zaman bir akort değişimi + dijital ses işleme + yeniden mastering kombinasyonu anlamına geliyor. Bu yaklaşım elektronik müzik ve film müziği prodüksiyonunda oldukça yaygın bir yöntem. Özellikle ambient ve terapi odaklı müzik üreten sanatçılar, aynı parçanın farklı versiyonlarını daha düşük frekans ağırlıklı (sub-bass yoğun) versiyonlar, daha yumuşak transient/ geçişlere sahip ‘meditasyon editleri’, farklı pitch shift/perde yükseltmesi uygulanmış ‘relaxation versions/dinlendirici versiyonlar ’ ya da stereo alanı genişletilmiş ‘immersive mix/3D mix’ler gibi amaçlarla üretiyorlar.
 
Gökhan Kırdar’ın çalışmalarını bu noktada ikiye ayırmak lazım. Kırdar’ın müziğinde frekans, duygusal yoğunluğu ve atmosferi şekillendiren bir tasarım parametresi olarak kullanılıyor. Bazı eserlerinin farklı editlerinin bulunması da bu prodüksiyon yaklaşımının doğal sonucu. Kırdar’ı 432 Hz merkezli bir sistemin temsilcisi olarak değil de daha geniş bir çerçevede, sesin fiziksel etkisini manipüle eden ambient/film müziği prodüksiyon geleneği içinde konumlandırmak daha doğru olur.  Öte yandan Kırdar’ın özellikle 2003 yılında hazırladığı “Yağmur Duası” çalışmasından türeyen ‘SkyGen’ yaklaşımı, kadim şifa pratiklerini modern elektronik müzikle buluşturan bir sistem olarak şekilleniyor. Kırdar, bu yaklaşımda insan bedenini ‘akort edilmesi gereken manyetik bir enstrüman’ olarak tanımlıyor ve çalışmalarını, bedenin yedi ana enerji merkezi ya da yaygın bilinen adıyla çakralar üzerinden kurguluyor. Çakra sistemi, Hint spiritüel geleneğinden geliyor ve aslında klasik kaynaklarda belirli Hz karşılıkları yok. Modern ‘sound healing/sesle şifa’ ekolleri sonradan bazı eşleştirmeler üretmişler. En yaygın New Age eşleştirme şöyle: Kök Çakra: 396 Hz, Sakral Çakra: 417 Hz, Solar Pleksus: 528 Hz, Kalp: 639 Hz, Boğaz: 741 Hz, Alın (3. Göz): 852 Hz, Tepe (Taç): 963 Hz.
 
Bu liste özellikle “Solfeggio Frequencies / Solfejyo Frekansları” adıyla meditasyon ve yoga içeriklerinde yaygın. Akademik literatürde ‘Biyofrekans müziği hastalıkları iyileştirir’ şeklinde kabul görmüş bir tıbbi model yok ama bununla alakalı çalışmalar yapılan iki alan var. Bunlardan sesin fiziksel özelliklerinden ziyade insan beyninin frekans, tını ve şiddet gibi işitsel uyaranları nasıl algıladığını araştıran disiplinler arası bir çalışma alanı olan ‘Psikoakustik (Gerçek Bilim)’e göre sesin; beyin dalgaları, dikkat ve stres üzerinde etkisi olabilir. Tempo, tını ve frekans algısı duygusal durumu etkileyebilir hatta ‘rahatlatıcı müzik” etkisi ölçülebilir. Klinik alan ‘Müzik Terapi ise ritim, melodi ve sesin yapılandırılmış biçimde kullanılması yoluyla bireylerin duygusal durumlarını düzenlemeyi, stres ve anksiyeteyi azaltmayı ve rehabilitasyon süreçlerini desteklemeyi amaçlayan bilimsel temelli bir terapi yöntemi ve hastanelerde anksiyete, ağrı yönetimi, rehabilitasyon bu yöntemle destekleniyor ancak yine de ‘belirli bir Hz belirli bir hastalığı iyileştirir,’ şeklinde net bir çerçeveye sahip değil.
 
Gökhan Kırdar’ın ‘SkyGen’ etkinlikleri, bu merkezleri aktive ettiği varsayılan frekans katmanları üzerine inşa edilirken sanatçının geliştirdiği ‘OQ Healing’ yöntemi, bu yaklaşımı daha geniş bir ‘biofrekans müzikle iyileşme’ modeli olarak tanımlıyor. Kırdar’ın bu alandaki üretimi yalnızca teorik bir çerçeveyle sınırlı kalmıyor aynı zamanda performatif ve dijital bir yapıya da dönüşüyor. Son yıllarda düzenlediği “Healing Show” ve “Terapi Show” başlıklı etkinliklerde müziği, kolektif bir deneyim alanı olarak konumlandırarak dinleyiciyle doğrudan temas kuran şifa odaklı sahne formatları geliştiriyor. Bu performanslar, klasik konser formunun ötesine geçerek ses, titreşim ve duyusal deneyimi merkezine alan hibrit bir yapı öneriyor.
 
Osmanlı’da musikiyle tedavi
 
Tüm bunlardan bahsederken Osmanlı dönemindeki ‘müzikle tedavi’ uygulamalarını es geçmek olmaz.
 
Osmanlı’da müzikle tedavi, doğrudan tıp pratiğinin içinde yer alan sistematik bir yöntemdi. Özellikle darüşşifalarda (bimarhanelerde) ruhsal ve bedensel rahatsızlıkların tedavisinde musiki önemli bir araç olarak kullanılıyordu. Edirne’deki II. Bayezid Darüşşifası bu yaklaşımın en bilinen örneklerinden.  Dönemin hekimleri, farklı makamların insan mizacı üzerinde farklı etkiler yarattığına inanıyordu. Hatta Rast makamının sakinleştirici, Uşşak makamının melankoliyi hafifletici, Saba makamının ise içsel huzuru artırıcı etkilerle ilişkilendirildiği tarihi kaynaklarda yer alıyor.
 
Bu anlayış, İbn-i Sina’ın müzik ile beden-ruh dengesi arasındaki ilişkiyi ele alan görüşleriyle de tarihsel bir süreklilik gösteriyor. Darüşşifalarda musikişinaslar belirli gün ve saatlerde hastalar için icra yapar, özellikle su ve kuş sesleriyle harmanlanan doğal akustik ortamlar tercih edilirdi. Bu sistem, müziği yalnızca estetik bir sanat değil, aynı zamanda insan psikolojisini düzenleyen bir tedavi aracı olarak konumlandıran erken dönem bütüncül tıp anlayışının önemli bir parçasıydı.
 
Uluslararası örnekler
 
Bu yaklaşımların uluslararası örnekleri de var.
 
Osmanlı’daki musikiyle tedavi yaklaşımına benzer uygulamalar farklı kültürlerde de tarihsel olarak görülüyor ancak çoğu, modern anlamda ‘standartlaşmış tıbbi yöntem’ yerine dönemin tıp-felsefe sistemleri içinde yer alan bütüncül yaklaşımlar.
 
Antik Yunan’da Pythagoras, müzik ile evrenin düzeni arasında matematiksel bir ilişki olduğunu savunarak’Harmonia’ kavramını ortaya koydu. Bu anlayışa göre müzik, yalnızca estetik bir ifade değil; gezegenlerin hareketinden insan ruhunun dengesine kadar uzanan kozmik bir uyumun işitsel karşılığıydı. Müziğin ruh üzerindeki dengeleyici etkisini de açıklamaya çalışan bu yaklaşım daha sonra Plato gibi filozoflarda da devam ederek önce müziği karakter, davranış ve eğitim üzerinde etkili bir araç olarak konumlandıran daha geniş bir felsefi çerçeveye ve sonraları bir eğitim ve terapi aracına dönüştü.
 
Orta Çağ İslam dünyasında İbn-i Sina, müziği tıp sisteminin bir parçası olarak ele aldı ve özellikle psikolojik rahatsızlıklarda müzik dinletilerinin dengeleyici etkisinden bahsetti. Bu yaklaşım, daha sonra Endülüs üzerinden Avrupa’ya da dolaylı olarak taşındı.
 
Avrupa’da Rönesans ve erken modern döneme gelindiğinde müzik, ‘Humor Teorisi’ ile ilişkilendirilerek değerlendirilirdi. Bu anlayışa göre insan bedenindeki fiziksel ve ruhsal durumlar, ‘hılt’ adı verilen dört temel sıvının dengesine bağlıydı. Antik Yunan’dan İslam tıbbına ve Orta Çağ Avrupa’sına uzanan bu modelde kan (sanguis/dem) sıcak ve nemli yapısıyla neşeli ve hareketli mizacı; sarı safra (chole) sıcak ve kuru niteliğiyle öfke ve enerjiyi; kara safra (melaina chole/sevda) soğuk ve kuru yapısıyla melankoliyi; balgam (phlegma) ise soğuk ve nemli özelliğiyle sakinlik ve ağırbaşlılığı temsil ediyordu. Sağlık bu dört hıltın dengede olmasıyla, hastalık ise bu dengenin bozulmasıyla açıklanırken, müzik de özellikle melankoli gibi ruhsal durumların düzenlenmesinde bir araç olarak görülüyordu. 19. yüzyıla gelindiğinde ise Richard Wagner gibi bestecilerin eserleri, yarattıkları yoğun duygusal etki nedeniyle bazı hekimler tarafından ‘psikolojik uyarım’ bağlamında tartışılmaya devam etti.
 
Daha yakın dönemde ise 20. YY’ın ortalarından itibaren ‘müzik terapi’, akademik bir disiplin haline geldi ve ABD ile Avrupa’da hastanelerde klinik uygulamalar başladı. Bugün bu alan, özellikle nöroloji ve psikiyatri destekli rehabilitasyon süreçlerinde bilimsel protokollerle kullanılan bir yardımcı terapi biçimi olarak kabul ediliyor.
 
Özetle, Osmanlı’daki darüşşifa geleneği tekil bir örnek değil; Antik Yunan’dan İslam tıbbına, oradan Avrupa Rönesansı ve modern klinik müzik terapiye uzanan geniş bir tarihsel çizginin parçası.
 
Benzer şekilde Orta Çağ’da hem dini müzik besteleri hem de tıp ve doğa üzerine yazılarıyla tanınan, müzik ile şifa arasındaki ilişkiyi erken dönemde ele alan önemli bir figür olan Hildegard von Bingen üzerinden yeniden yorumlanan ‘healing music’ projeleri, günümüzde sıklıkla farklı tuning sistemlerine (A=432, A=415 gibi) uyarlanarak yeniden kaydediliyor. Bu da tarihsel müzik materyalinin modern frekans algısıyla yeniden üretilmesine örnek teşkil ediyor.
 
Bu iyileştirici müzik yolculuğunun enstrümantal ve ruhsal kanadını günümüzde temsil eden isimlerden biri de Kazak çellist Badjan Oktyabr. Oktyabr, büyük ilgi gören “Soul Therapy' (Ruh Terapisi” projesinde müziği doğrudan ruhun derinliklerine hitap eden bir tedavi yöntemi olarak konumlandırıyor. Çellonun insan sesine en yakın tınısını, doğanın kalbinde gerçekleştirdiği performanslarla birleştirerek, dinleyiciyi modern dünyanın gürültüsünden uzaklaştırıp içsel bir dinginliğe davet ediyor. Ülkemiz dahil tüm dünyada konserler veren hatta Gökhan Kırdar’la birlikte sahne alan sanatçının bu projesi, müziğin teknik bir performanstan öte zihni ve ruhu dengeleyen meditatif bir güç olduğunun en somut örneklerinden.
 
Dijital dünya
 
Dijital dünyada ise ambient ve meditasyon müziği üreten birçok bağımsız prodüktör, YouTube ve diğer dijital platformlarda aynı parçayı “432 Hz version / 528 Hz version / Sleep version” gibi başlıklarla çoklu versiyonlar halinde yayınlıyor. Buradaki amaç, genellikle bilimsel bir standarttan ziyade dinleyici algısını segmentlere ayırmak ve farklı ruh hallerine uygun içerikler üretmek.
 
‘Solfeggio (Solfejyo) Frekansları
 
Bilimsel olarak kesinleşmiş değil ancak daha çok modern ‘sound healing/sesle şifa’ ve meditasyon kültürü içinde frekanslar, ‘Solfeggio (Solfejyo) Frekansları’ başlığı altında çeşitli kavramlarla eşleştirilerek anlamlandırılıyor. Daha önce de değindiğimiz ‘Solfeggio (Solfejyo) Frekansları’, zihni, bedeni ve ruhu iyileştirmek amacıyla kullanılan belirli ses tonlarından oluşan bir elektromanyetik frekans dizisi. Antik çağlara ve özellikle Gregoryen İlahileri'ne dayandığına inanılan bu tonlar, 1970'lerde Dr. Joseph Puleo tarafından ‘yeniden keşfedilerek’ popülerlik kazandı.
 
Temelde 9 farklı tondan oluşan bu sistemde, her frekansın farklı bir enerji alanı ve iyileştirici özelliği olduğu savunuluyor. Bu eşleştirmelere göre 174 Hz (Fa’nın biraz altı): En düşük ana frekans. Genellikle doğal bir anestezi gibi çalıştığına, ağrıyı azalttığına ve organlara güvenlik hissi verdiğine inanılıyor. 183 Hz (Fa Diyez’in biraz altı): Bedensel rahatlama ve gevşeme, stresin azaltılması, içsel denge ve topraklanma hissi ile ilişkilendiriliyor. Bazı yorumlarda fiziksel iyileşme süreçlerine destek olduğu söyleniyor. 285 Hz (Yaklaşık Do Diyez / Re Bemol, biraz üstü): Dokuların ve hücrelerin yenilenmesiyle ilişkilendiriliyor. Yaraların iyileşmesini hızlandırdığı ve bedene enerji verdiği savunuluyor. 396 Hz (Do): Suçluluk ve korku duygularını serbest bırakmaya yardımcı oluyor. 417 Hz (Re): Değişimi kolaylaştırıyor, travmatik deneyimleri temizliyor ve negatif enerjileri uzaklaştırarak dönüşüm sağlıyor. 432 Hz (La’nın biraz altı): ‘Evrensel Frekans’ olarak popülerleşen bu ton doğa ile uyumlanma, zihinsel ve bedensel rahatlama sağlıyor. 444 Hz (La’nın biraz üstü): İyileşme, denge ve mucizelerle ilişkilendiriliyor. 528 Hz (Mi) ‘Mucize’ veya ‘Aşk’ frekansı olarak biliniyor. Ayrıca DNA onarımı ve yaşam enerjisini artırma ile ilişkilendiriliyor. 639 Hz (Fa): İlişkilerde uyum sağlıyor, hoşgörü ve sevgi bağlarını güçlendiriyor. 741 Hz (Sol): Hücrelerdeki toksinlerin temizlenmesi, çözüm bulma ve kendini ifade etme gücünü destekliyor. 777 Hz (Sol’ün biraz altı): Ruhsal korunma -ve şansla ilişkilendiriliyor. 852 Hz (La): Sezgileri uyandırıyor ve kişiyi ruhsal düzene döndürüyor. 888 Hz (Bir üst oktavdaki La’nın biraz üstü): Bolluk ve maddi akışla ilişkilendiriliyor. ‘Tanrı Frekansı’ olarak da adlandırılan 963 Hz (Si): ‘Kozmik Birlik’ ya da ruhsal uyanışı sağladığına inanılıyor. Melek sayılarıyla ilişkilendirilen 1111 Hz (Yaklaşık Do Diyez, biraz üstü) ise aynı zamanda yüksek farkındalık ve ‘enerji kapısı’ olarak yorumlanıyor. Bu frekansların etkileri modern tıp açısından tam olarak kanıtlanmamış olsa da, bazı araştırmalar (örneğin 2018'de Japonya'da yapılan bir çalışma) 528 Hz frekansının stres hormonlarını azalttığını gösterdi.
 
Bu frekansları birer ‘iyileşme aracı’ haline getirmek için iki temel uygulama yöntemi var.
 
‘Ses Terapisi Katmanı (Atmosferik Kullanım)
 
‘Solfeggio Frekansları’, meditasyon veya yoga müziklerinde bir temel taş (drone) olarak kullanılıyor. Bu yöntemde frekanslar, ruhsal bir atmosfer oluşturmak için müziğin içine bir doku gibi işleniyor. Dinleyici melodiyi takip ederken, arka planda sürekli çalan bu frekanslar (örneğin 528 Hz) bilinçaltı düzeyinde bir huzur ve odaklanma alanı yaratıyor. Bu da müziği sadece bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp, ortamı dönüştüren bir terapi seansına dönüştürüyor.
 
‘Binaural Vuruşlar’ (Teknik ve Nörolojik Yaklaşım)
 
Frekansların etkisini artırmak için kullanılan bir diğer bir yöntem ise daha teknik olan ‘Binaural Vuruşlar’  Doğrudan beyin dalgalarını yönlendirmek için kullanılan bu yöntemde ise ‘Solfeggio Frekansları’, beynin belirli dalga boylarına (örneğin uyku için Delta, odaklanma için Alfa) uyumlanmasını sağlayan bir ‘taşıyıcı’ görevi görüyor. Mutlaka kulaklıkla dinlenmesi gereken yöntemde örneğin; bir kulağa 174 Hz (Solfeggio), diğer kulağa 180 Hz verildiğinde beyin, aradaki 6 Hz'lik farkı yani ‘vuruşu’ algılıyor. Bu sayede hem Solfeggio tonunun ruhsal etkisi hem de beynin nörolojik olarak sakinleşmesi aynı anda hedeflenmiş oluyor.
 
‘Frekans temelli müzik üretimi’
 
Son dönemde ‘frekans temelli müzik üretimi’ denildiğinde en öne çıkan isimlerden biri de Abel Heart. NBC’nin Songland programında yazdığı “Greenlight” parçasının Jonas Brothers tarafından seçilmesiyle geniş kitlelere ulaşan Heart, kariyerini bağımsız bir sanatçı olarak R&B ve pop ekseninde sürdürürken, özellikle sosyal medyada ‘frekans müziği’, ‘olumlama ve ‘meditasyon’ odaklı içerikleriyle dikkat çekiyor. Sanatçı, aynı müzikal materyali farklı akort sistemlerine uyarlayarak dinleyici üzerinde zihinsel odaklanma, rahatlama ve pozitif düşünce etkisi yaratmayı hedefleyen bir üretim modeli benimsiyor; bu yaklaşım çoğunlukla “Solfejyo Frekansları” olarak bilinen popüler frekans setleriyle ilişkilendiriliyor. “Magnet” ve “Vibe” gibi 639 Hz’e, “Money / Let The Money In”in 888 Hz’e, “Vibrations”ın 963 Hz’e, “The Dream”in 852 Hz’e, “Peace”in 432 Hz’e, “Miracle”ın 444 Hz’e ve “Lucky”nin 777 Hz’e göre kurgulanmış versiyonları; “If You Can’t Find Hope” gibi parçaların ise 432 Hz ve 528 Hz gibi farklı frekans alternatifleriyle sunulması, bu yaklaşımın en belirgin örnekleri arasında.
Daha da ilginç olan ise, standart 440 Hz akortta hazırlanan “Whisper” gibi parçaların da aynı dinleyici ilgisini görmesi; bu durum Heart’ın üretiminde belirleyici olanın yalnızca teknik frekans seçimi değil, bu frekanslara yüklediği duygusal ve motivasyonel anlatı olduğunu gösteriyor. Bilimsel müzik terapi çerçevesiyle birebir örtüşmese de bu yaklaşım, dijital çağda hızla yaygınlaşan “sound healing/sesle şifa” ve “manifestation” kültürünün en görünür sosyal medya örneklerinden biri olarak konumlanıyor.
 
“Aforizmalar 432”
 
Tekrar 432 Hz’e gelirsek; ambient müziğin kurucularından, ses tasarımı, deneysel prodüksiyon ve çağdaş müzik estetiği üzerinde büyük etkisi olan İngiliz sanatçı Brian Eno, ambient müziği ‘dinlenmek için tasarlanmış ortam sesi’ olarak ele alırken, parçalarının farklı versiyonlarını üretmekten ziyade müziği zaten sabit bir frekans değil, değişken bir atmosfer olarak kurgulamıştı.
 
432 Hz tartışması bugün iki paralel hatta ilerliyor: Bir yanda tarihsel olarak değişken olan akort sistemlerinin doğal bir uzantısı olarak görülebilecek estetik bir tercih, diğer yanda ise zaman zaman abartılı iddialarla beslenen yarı-mistik bir söylem. Bu ikili yapı, konuyu müzikal açıdan ilginç kılıyor.
 
Anjelika Akbar’ın “Aforizmalar 432” projesi, bu tartışmanın ortasında konumlanıyor ancak meseleyi polemik üzerinden değil, pratik üzerinden ele alıyor. Akbar için 432 Hz, bir ‘doğru’dan ziyade bir ifade aracı; piyano tonunun daha yumuşak, vokallerin ise daha içsel duyulduğu bir alan açma girişimi. Bu yaklaşım, dinleyiciyi teknik bir tartışmaya ikna etmeye çalışmaktan ziyade, sahnede doğrudan deneyimlemeye davet ediyor. Dolayısıyla “Aforizmalar 432”, yalnızca bir akort tercihi değil, müziğin titreşimsel boyutunu öne çıkaran bir yorum önerisi olarak okunmalı.
 
Konser açılışı, Akbar’ın piyano eşliğinde seslendireceği yeni bestesi “New York Valsi” ile yapılacak. Programda albümün ilk teklisi “Uletay”, ardından ikinci teklisi “Bu Dünya Bir Pencere” ve üçüncü teklisi “Sonsuz” yer alırken, “Üsküdar”, “Hekimoğlu” ve “Rüzgarın Lafı Yok” gibi kültürel hafızada yer etmiş eserler çağdaş düzenlemelerle yeniden yorumlanacak. Sürpriz repertuvarda ise “Dorogoy Dlinnoyu/Those Were the Days” ve “O Sole Mio” gibi farklı coğrafyalardan klasikleşmiş parçalar bulunuyor. Bu çok katmanlı akışta Akbar’a Ayşegül Aykaç, Fuat Güner, Hakan Aysev, Özge Fışkın, Pavel Matskevich, Suren Maksutov, Tuna Kiremitçi ve Yuri Ryadchenko eşlik ediyor.
 
 
Tuna Kiremitçi
 
 
Özge Fışkın
 
Bir bestecinin coğrafyası
 
Kazakistan doğumlu olan ve kariyerini uzun süredir Türkiye’de sürdüren Anjelika Akbar, klasik piyano eğitimi üzerine kurulu müzikal altyapısını, etnik motifler ve çağdaş düzenlemelerle genişleten bir besteci. Müzik eğitimini, dünyaca ünlü Taşkent Devlet Konservatuvarı'nda tamamlayan ve bu okulda piyano ve bestecilik bölümlerinden en yüksek derece ile mezun olan sanatçı, Türkiye'ye geldikten sonra da Hacettepe Devlet Konservatuvarı'nda yüksek lisans ve sanatta yeterlilik çalışmalarına devam etti. Konservatuvar yıllarında şekillenen teknik donanımı, sanatçıyı icracılığının yanı sıra üretken bir besteciye dönüştürdü. Türkiye’ye yerleşmesinin ardından özellikle 2000’li yıllarda yayınladığı albümlerle geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı. Müziğinde minimalizm ile romantik anlatım arasında kurduğu denge ile ‘erişilebilir klasik’ alanında özgün bir noktaya yerleşti.
 
Sanatçının konser coğrafyası klasik salonlarla sınırlı kalmadı; farklı ülkelerdeki festivaller, kültür merkezleri ve özel projelerle uluslararası bir dolaşıma girdi. Bestelerinde doğa, zaman ve içsel yolculuk temaları öne çıkarken, son dönemde frekans ve titreşim kavramlarını da müzikal diline dahil ettiği görüldü.
 
 
Anjelika Akbar
 
Anjelika Akbar’ın diskografisi, klasik müzik temelinden dünya müziklerine ve film müziklerine kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsıyor. 1999’da yayınlanan ilk albümü “Su”, suyun farklı hallerini piyano ile anlatıyor ve sanatçının Türkiye’deki çıkışını simgeliyor. Rana Pirinçcioğlu ve Zara ile birlikte hazırladığı trio projesi “Bir’den Bir’e” (2002) nin ardından gelen “Vivaldi - Four Seasons” (2002) Vivaldi’nin "Dört Mevsim" eserinin piyano uyarlaması. 2003 tarihli “Bach A L'Orientale”, J.S. Bach eserlerini doğu ritimleriyle birleştiren ve sanatçının dünya çapında ses getiren albümlerinden. 2005’de gelen ve piyano bestelerinden oluşan bir derleme olan “Bir Yudum Su”, sanatçının çizgisini daha lirik bir anlatımla sürdürürken yağmur damlalarından ilham alan besteleri içeren 2009 tarihli “Raindrops”, uluslararası dinleyiciye açılan bir kapı oldu. 2010’da yayınlanan “İçimdeki Türkiyem”, Türkiye'nin kültürel zenginliğini kendi penceresinden yorumladığı bir albüm olarak dikkat çekerken 2011 tarihli “Likafoni” projesi klasik ile modern arasında deneysel bir köprü kurdu. Aynı yıl Özer Kızıltan’ın yönettiği "Beni Unutma" filminin müziklerini besteledi. 2016 tarihli  enor Hakan Aysev ile gerçekleştirdiği ortakproje “Mutlu Aşk Şarkıları”nın ardından 2017’de Yavuz Turgul’un yönettiği ve Şener Şen’in başrolünde oynadığı “Yol Ayrımı” filminin müziklerini besteledi ve bu çalışma, aynı yıl soundtrack albümü olarak yayınlandı. 2019’da “İçimdeki Türkiyem” (2010) ve “Likafoni” (2011) albümleri dijital platformlar için güncellendi. "Beni Unutma" filminin orijinal film müzikleri albümü, 2011'deki ilk çıkışının ardından 2019 yılında dijital platformlarda yeniden ve daha geniş bir kitleye ulaşacak şekilde yayınlandı.
 
432 Hz serisinin ilk albümü 2023 tarihli “Ahenk 432” , sanatçının doğayla uyumlu 432 Hz yaklaşımını ilk kez belirgin biçimde diskografisine taşıdığı çalışma olarak öne çıktı. Albüm, Şubat 2023'te yaşanan depremlerin ardından, müziğin iyileştirici gücüne odaklanılarak hazırlandı ve solo piyano performansı olarak yayınlandı. Bu sürecin doğal bir uzantısı olarak şekillenen ve serinin devamı olan “Aforizmalar 432” ise vokal ağırlıklı yapısı ve kolektif yorumcu kadrosuyla diskografide ayrı bir yerde duruyor. Sanatçının aynı zamanda Pasaj Müzik etiketli ikinci albümü “Aforizmalar 432”nin en büyük özelliği; tüm eserlerin vokalli ve sözlü olması ve farklı disiplinlerden ses sanatçısı konuklar tarafından yorumlanması.
 
Beşi Akbar’ın kendi bestesi olmak üzere toplam 11 eserin yer aldığı albümün teklileri arasında ilk tekli Suren Maksutov düeti “Uletay”, “Bu Dünya Bir Pencere” ve “Sonsuz” öne çıkarken her ay yayınlanacak yeni parçalarla proje yaşayan bir form kazanıyor. Bu yaklaşım, klasik albüm anlayışını parçalı ama süreklilik arz eden bir yapıya dönüştürüyor.
 
Akbar’ın kariyeri boyunca aldığı davetler, katıldığı uluslararası etkinlikler ve aldığı ödüller  müziğinin sadece yerel ölçekte değil, daha geniş bir çerçevede karşılık bulduğunu gösteriyor. Eleştirmenler, müziğini duygusal doğrudanlık üzerinden değerlendirirken, özellikle son projelerinde kavramsal çerçevenin daha belirgin hale geldiğini vurguluyor.
 
“Aforizmalar 432”, bu anlamda hem bir devam hem de yeni bir yönelim. Vokal kullanımının merkezde olduğu proje, Akbar’ın önceki enstrümantal ağırlıklı işlerinden ayrışırken farklı sanatçıların katılımıyla kolektif bir üretim alanı yaratıyor.
 
Sanatçının yaratıcılığı piyano tuşlarıyla sınırlı kalmayıp edebiyata da taşmış. Sovyetler Birliği'nden Türkiye’ye uzanan yaşam öyküsünü anlattığı ve albüme dönüşen “İçimdeki Türkiyem”, müziğin insan ruhundaki karşılığını aradığı “Her İnsan Bir Bestedir” ve mutfak kültürüyle müziği birleştirdiği “Kafe Anjelika” gibi dikkat çeken kitapları ve bir de “Uçan Köpekbalığı” adında çocuk kitabı bulunuyor. Son olarak 2024 yılında yayımladığı “Kalbimde Olan” isimli şiir kitabıyla okurlarıyla buluşan Akbar, önemli sahnelerde verdiği konserlerle kültür sanat hayatına yön vermeye devam ediyor.
 
Sahne, frekans ve hafıza
 
8 Mayıs Cuma akşamı Zorlu PSM Turkcell Platinium Sahnesi’nde saat 21.00 itibarıyla kurulacak sahne, adeta bir işitsel deney alanı olacak. Kapıların 20.30’da açılacağı buluşmada, dinleyici melodilerin ötesinde bir titreşim estetiğiyle karşılaşacak. 432 Hz yaklaşımı burada bir iddiadan çok bir tercih olarak varlık gösteriyor; çok yönlü sanatçı Akbar’ın piyanosu ise bu tercihin en net ifadesi. “Aforizmalar 432”, bir albüm lansmanından öte müziğin nasıl duyulduğu kadar nasıl hissedildiğine dair bir öneri ve Anjelika Akbar, bu projeyle dinleyiciyi sesin doğasına dair daha geniş bir tartışmanın içine davet ediyor.