‘Beden laboratuvarı’nın gönüllü itirafçısı
15 Kasım’a kadar sürecek “Seni Sevmek Çok Zor!” adlı sergisiyle Türkiye’deki ilk kurumsal solo sergisini Arter’de açan Mehtap Baydu, Milliyet Sanat’ın sorularını özel olarak yanıtladı. Baydu’ya göre, “Burada hiçbir iş de, bütün bir sona doğru evrilmiyor. Bütün bir laboratuvar gibi, tüm hücreler açık. Her şey, her an başka bir şeye dönüşebilir. Ve bu, dönüşürken içindeki naifliğiyle, çıplaklığı ile yeniden ve yeniden, işte orada...”Sanatçı, bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu da, son yıllarda kendi üretiminde keşfettiğini belirtiyor.
EVRİM ALTUĞ
evrimaltug@gmail.com
Arter’in çoklu 2026 sergi programı, yaşamı ve çalışmalarını Almanya’da sürdüren Mehtap Baydu’nun Türkiye’deki ilk kurumsal solo sergisi “Seni Sevmek Çok Zor!” ile devam ediyor. Sanatçının performans, heykel, fotoğraf ve video gibi farklı mecralar arasında kurduğu ilişkileri görünür kılan sergi, 15 Kasım’a dek ziyaret edilebiliyor.
Baydu, yeni üretimlerini yakın dönem eserlerinden bir seçkiyle bir araya getiren sergi kapsamında, 2019’da Berlin’de kamusal alana açılan vitrinli bir mekânda gerçekleştirdiği Nefes (Atem) performansını da, Arter’deki sergi mekânına uyarlayarak icra ediyor.
Mehtap Baydu, Milliyet Sanat’a verdiği özel röportajda, eserlerine hakim olan duygu, estetik, malzeme ve kavramsal çerçeveler hakkında samimi açıklamalarda bulunuyor. “Bunlar benim enstrümanlarım ve ben birçok malzeme kullanırım. Benim sergilerime ilk bakışta, heykel, fotoğraf, video gibi birçok materyal görünür. En başta bunlar tek tek görülür gibi olur ama,çok uzun sürmeyen bir seyahatten sonra, işlerin birbirleriyle akrabalığı kendini gösterir. Burada da, bir çok materyal, mecra kullanırken de, benim en güçlü kelimelerimden biri, "beden"dir. Hatta beden bunlar arasında en güçlü olanıdır diyebiliriz,” diyen sanatçıya göre, eserleri de tek tek parçalardan ileriye gidiyor ve kendi içinde bağımsız, dışa açık bir kolektif de oluşturuyor.
Mehtap Baydu
“Seni Sevmek Çok Zor!”; aslında serginin adıyla başlayabiliriz. Bu aslında belki de bir itiraf, insanın aynada kendi ile konuşması, narsisizm akla geliyor. Ben ve öteki ilişkisi de öyle. Bu, aslında hem sizin kendinize söylediğiniz, hem de dünyanın size söylediği bir şey gibi görünüyor. Dilerseniz sergi okumasına buradan başlayabiliriz, ne dersiniz?
Mehtap Baydu: Güzel bir yerden başladınız. Hem güzel, hem zor bir yerden… Serginin başlığı, hem bir taraftan, aslında çok bildiğimiz kelimelerin yan yana gelmesinden oluşan bir cümle. Ama onunla beraber bir sergi ismi olduğunda, aslında tanımadığımız bir şeye dönüşüyor. Bir tekinsizlik yaratıyor.
Serginin başlığı hakkında şunu diyebiliriz. Sergi küratörü Selen Ansen ve ortak bir yakın arkadaşımız ile sanatla hiç alâkası olmayan bir konu hakkında yazışırken, orada bu cümlenin geçmesi ile bu aklımda kaldı. Gece tekrar kendini gösterdi ve sabah Arter’e geldiğimde, Selen’e bu cümleyi söyledim. O sırada tam da sergi ismi etrafında dönmeye başladığımız bir zamandı. Buradan kararımızı verdik.
“Peki neyi sevmek çok kolay? Ailemizi sevmek mi?”
Sergi adı, sizin de dediğiniz gibi, hem tanıdık, hem de tekinsiz olan bir cümle. Bir şeyi sevmek çok zor: Peki neyi sevmek çok kolay? Ailemizi sevmek mi? Doğduğumuz toprakları, kardeşimizi, arkadaşımızı mı? Dünyayı, İstanbul’u, hele hele sevgiliyi sevmek, çok mu kolay? Bunun üzerine, kendini sevmek, başlı başına çok mu kolay?
Bunlar kolay değil ki, bazen bizler sevmektense, sevmemeyi bile tercih edebiliyoruz. Bu daha kolayımıza geliyor.
Sevginin mesuliyetini kaldıramıyor muyuz?
Belki de, evet. Sevgi tek yönlü bir şey değil. İnsana baktığımızda, bu belki de birbirimize çok fazla alan tanımamakla ilgili bir şey. Burada birinin özgürlüğünü kısıtlamaktan da bahsetmiyorum. Hep, tek kimlik üzerinden bakarız birbirimize. Bazı, ezbere bildiğimiz veya alıştığımız alışkanlıklarımızla birbirimize bakar ve o tek kimlik(-ler) üzerinden birbirimizi sevmeye çalışırız. Bu toplumca böyle; bunun ‘insan’ı, kadını, erkeği, Queer’i, şuyu buyu da kastetmiyorum. Bu ‘tek kimlik’ üzerinden, birbirimizi sevmeye, kabul etmeye kendimizi zorluyoruz. Ve bu kimlikler fazlalaştığı zaman, ezberimiz bozulur. Bu ezber bozulduğunda da, sevmek çok zorlaşır; komplike bir şeye dönüşür.
Sergiyi size yankı, yansıma, narsisizm, ben ve öteki üzerinden sorunca ve sizden bu cevabı da alınca, eserleri de birer parça olarak bir araya getirmeye başlamak mümkün olabiliyor. Siz, sergide bunu kendinize de söylemektesiniz gibi bir izlenimle baş başa kalabiliyoruz, bu aslında sizin de yaratıcılığınızın şifresi olarak düşünülebiliyor; buna yorumunuz nedir?
Evet, çok güzel söylediniz. Artık bunun üzerine bir şey söylemem, artık olmaz diye düşünüyorum. Aslına bakarsanız soruyu sorarken yanıtlayarak, çok doğru bir yerden sergiyi yakalamış bulundunuz.
“Güne Hazırlık”, 2018. Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Serginizde kabuklar, deriler, sınırlar, kalıplar var… Bunlara ‘enstrüman’larınız olarak bakılabilir mi?
Mesafeler var… Bunlar benim enstrümanlarım ve ben birçok malzeme kullanırım. Benim sergilerime ilk bakışta, heykel, fotoğraf, video gibi birçok materyal görünür. En başta bunlar tek tek görülür gibi olur ama çok uzun sürmeyen bir seyahatten sonra, işlerin birbirleriyle akrabalığı kendini gösterir. Burada da, birçok materyal, mecra kullanırken de, benim en güçlü kelimelerimden biri, "beden"dir. Hatta beden bunlar arasında en güçlü olanıdır diyebiliriz.
Beden şöyle görünür aslında: Deriyi bizim için dış dünyadan ayıran nedir? Bizim derimiz de süreç içinde değişebilir. Burada sadece yaşlılıktan da bahsetmiyoruz. Süreç içerisinde kişilik, beden nasıl değişiyorsa, bizi dış dünyadan ayıran ince sınır; deri de aynı şekilde değişir.
Bir eserimi 2017’de üretmiş ve burada ‘Ben ve Herşey Arasındaki Mesafe’yi işlemiştim. Bunun düşünme faslı çok önceden başlamıştı. Kendimle nasıl mesafe alabilirdim? Ama burada ‘kendine dışarıdan bakmaktan’ da bahsetmiyorum. Fiziksel olarak, ben kendimle nasıl bir mesafe alabilirdim?
“Tıpkı, bir hayvanın postu nasıl serilirse…”
Sonuçta kendimce bir yol bulup, sanatsal aygıtlarla, kendi kalıbımın tamamını alıp, bunun da içini pozitif anlamda ‘dökerek’, tıpkı bir hayvanın postu nasıl serilirse, o şekilde sermiştim. Bunu, fiziksel olarak da bir deneme şeklinde, kendime mesafe almak, kendimi derimden ayrıştırmak, dönüp, ona bakabilmek için ortaya koymuştum.
Buna deneme diyorum. Çünkü bütün işler bitse bile aslında bitmeyen bir serüven var. Bazı işleri burada gördüğümüz gibi, başka bir sergide, başka işler de göreceğiz. Ama bunların hepsi, tüm bu yolları giderken, senin devinimlerin, dönem dönem senden kendi zorunluluğun ile bazı eserler de çıkarabiliyor. Ben, bu sırada kendimce, onun —üretmeye karşı hissedilen zorunluluğun— çok yüksek bir seviyesini yaşıyorum. Üretmeyi seviyorum.
‘Heykel’ denecek bu kalıplara bakıyoruz ve aklımıza bir biçim daha geliyor. Eski bir tatlı. ‘Beze’lerden bahsediyorum. Donmuş, kireçsi beyaz tatlı heykelcikler. Sizin işlerinizde de bu duygu yaşanıyor. Yani işleriniz ölümü çağrıştırır gibi soğuk, ekşi, uzak olmaktan ziyade, bir tatlı kadar da hafiflik duygusu aktarıyor. Mezar duygusu yok. İşlerin duygusundaki yaşamsal çokluk üzerine yorumunuz nedir?
Ben ilk defa böyle bir yorumla karşılaşıyorum. Evet kendi derimi, bir hayvan postu nasıl kesilir ise, aynı hatlarla kesip, yere sermeme rağmen, işlerimde ölüm yok. Doğru söylüyorsunuz ve bu çok ilginç bir gözlem. Sanırım içeride bir yerde umut var ki, devam ediyoruz. Bunlar çıkıyor.
Bir de bütün bu olup bitene karşı alay da var. Sarkastik bir hal var. Çünkü bazı şeyleri ‘normalmiş’ gibi yapmaktayım. Hatta bilirsiniz; 2017’de, Kassel’de (Almanya) gerçekleştirdiğim bir yapıtım vardır. Aslında burada herkes, kendi eşi, çocuğu ve arkadaşıyla Kassel’de bir pazar gezmesi yaparken, ben tekerlekli bir çamaşır askısı ile buna 20’nin üzerinde erkek gömleği giydirip, bunları gezdirmiştim. Sanki çok normalmiş gibi, Avrupalıların pazar gezmesini işlemiştim. Söz ettiğim bu eser şu an Arter’deki sergimde bulunmuyor.
Veya, bir işim daha bulunuyor: ‘Eat Me, Meet Me’, burada da hep beraber, pestilden elbisem üzerinden ‘beni yiyip’, sohbet etmekteyiz. Sanki, bu normalmiş gibi. Yani aslında dediğiniz gibi burada bir alaycılık var: Kendi metodu ile bir karşı duruş bu. Bir direniş, direnç gösterme bu.
“Pestil Elbise”, 2010. Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle
Ama aynı zamanda göstergebilim üzerinden eylemin de parçalara ayrıldığı bir durum üretiyorsunuz. Mevcut geleneği de işliyor ve sorguluyorsunuz. Bunun yanında hayata katılmış bir yapı söküm yaşatıyorsunuz. Fikri, eyleme büründürüyorsunuz. Âdetlerin, folklorik teşhislerin yapısökümüne kalkışıyorsunuz. Ne dersiniz? Bu parçalar, bir bütünün sorgulanması üzerine kuruluyor denebilir mi?
Evet, kesinlikle, tek parçadan çıkıp, bir kolektif oluşuyor. Bu kolektife tekrar tekrar dönüşüp, oradan da başka kolektiflere dönüşen bir eser bütünü bulunuyor. Aslında burada bedene yine gelebiliriz: Ben aslında kendi bedenimle uzun zamandır çalışırım ve benim için, —ormanın izlerini taşıyan— ağacın bedeni de benimkinden farklı değildir. Kabuklarıyla, çiçekleriyle; annemin, babaannemin vb. bütün o kalıpları, baskıları, kültürel kodları, sürekli omuzlarımızda. Benim, bedenimi yeniden ve yeniden parçalamam ile o anki izi ile bunun arşivlenme hali ile şekillendirilme süreci, aslında tüm yaşananlara yönelik bir dirençtir.
Tamam bunu kendi bedenimle yapıyorum, fakat benim için aslında bir araç. Hepimizin bedeni bu. Kendi bedenim böylece kolektif bir yapıya dönüşüyor.
Sergiye baktığımızda, pedagojik bir his de bizi kapsıyor. İlk kelimeleri, harfleri öğrendiğimiz türde bir ‘giriş’ hali de sunuluyor. İnsanda görünür, görünmez birtakım halleri de, Küratör Selen Ansen ile beraber, pedagojik bir tazelik ve gönüllü bir naiflik, hatta cehalet içinde, hakikaten çırılçıplak sunmanın da derdine düşmüşsünüz diyebilir miyiz ?
Ben her zaman şöyle derim ve bunu, 80’ime gelince de söylemeyi çok isterim ki, eminim de böyle olacaktır, çünkü üretim, öyle bir şey: Ne kadar sergi yaparsan yap, ne kadar yeni iş üretirsen üret, benim için her yeni iş, minik veya büyük olsun, o işe başlarken ben tekrar naif haldeyim. Bunu ilk zamanlar bir ‘kadınlık aurası’ olarak algılardım. Şimdi ise bunun kıymetini çok daha iyi biliyorum.
Burada hiçbir iş de, bütün bir sona doğru evrilmiyor. Bütün bir laboratuvar gibi, tüm hücreler açık. Her şey, her an başka bir şeye dönüşebilir. Ve bu, dönüşürken içindeki naifliğiyle, çıplaklığı ile yeniden ve yeniden, işte orada. Bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu da, son yıllarda kendi üretimimde keşfettim. Yine çok güzel bir gözlem yaptınız, bunu söylemek zorundayım! !
Çağdaş Türkiye sanatına, sahne ve gösteri tarihine, performans mirasımıza bakınca aklımıza Ayla Algan, Tuncel Kurtiz, Gülriz Sururi, Engin Cezzar gibi çok değerli isimler gelirler… Sanırım bu mirasa da kayıtsız değilsiniz?
Tuncel Kurtiz’i çok, çok severim. Onun sinirli, hayata karşı öfkeli hali… Ben de öfkeli bir insanım ki, öfke aslında dürüstlüktür, kendini ifade edebilmektir. Aslında düşündüğünü söylemektir, duruştur. Bu anlamda Arter’deki (cisim olarak) en büyük eserimin adı, “Omurga Sütunu”dur.
Burada bir yapının omurgasını bir sütun oluşturur; ama bir insanın omurgasını da, yine o omurgalı duruş oluşturmaktadır. Bu sütunda, aslında bir yapı kendi omurgasını düz tutabilmek üzere taşırken, sanatsal kavramla da bakınca, işte benim de bu anlamdaki ‘omurgalı duruş’umu göstermeye çalışır.
“Sanatçı politikacı değildir. Fakat…”
Özellikle şu süreçte her birimizin duruşunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Sanatçı, politikacı değildir; fakat sanat üreten de, sanat zeminini yaratan kişi de, hepimiz için bir parça imkân tanır. Bir tencerenin kapağını oynatmak içindir bu. Bunu, yıllar evvel sevgili Fulya Erdemci, bir konuşmasında dile getirmişti. Bu benim kafama her anlamda çok iyi oturmuş, beni etkilemişti. Sanat zemini, bize ‘tencerenin kapağını oynatabilmek adına’ bir imkân sunar. Bu imkânları da ben kendimce değerlendiriyorum.
“Omurga Sütunu”, 2026. Tarabya Kültür Akademisi ve Arter desteğiyle. Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle.
Çağdaş sanatta kadından ve sizin emeğinizden söz ediyoruz. Aklımıza Orlan, Yoko Ono ve Marina Abramovic gibi imzalar da geliyor. Bu üçgene eklemek istediğin, sana ilham kaynağı olan, saygı duruşunda bulunduğun başka sanatçılar var mı?
Aslında tüm zemine baktığımızda, sadece performans alanında değil de, hani tıpkı ‘Sizin işlerinizde ölüm yok, umut var,’ dediğiniz gibi, ben de iyi iş görmekten çok mutlu olurum. Tüm iyi işleri de benim üretmem gerekmediğinin de çok bilincindeyim. Kendimce çalıştığım gibi, herkesin de kendince çalışmasını arzu ediyorum. Diğer meslektaşlarımın beni çarpan üretimlerini izlediğimde, bu işleri kendim yapmış kadar çok mutlu oluyorum.
Onlar da bana yoldaşlık ediyor. ‘Tek çiçekle bahar olur mu?,’ diye bir tabir vardır ya, işte bu çeşitlilikle de biz birbirimizi motive ediyoruz. Öteki olmazsa, senin varlığının bir gerçekliği olur mu? Mesafe olmadan, yakınlık olabilir mi? Dolayısıyla, saydığınız bu isimler tabii ki hem eserlerini izleyip, hem de ilham aldığım insanlar.
Elbette ilham aldığım sanatçılar sadece onlar da değiller. Burada sınırlı bir skaladan söz ediyoruz. Örneğin birini saymak gerekirse, ben Joseph Beuys’un —düşünceleri ile karşılaşmanın— bende yarattığı duygu halini halen şu günkü gibi hatırlarım: Henüz Hacettepe Üniversitesi Heykel Bölümü mezunu değilken, ikinci sınıftaydım sanıyorum; Beuys’un ‘Sosyal Plastik’ kavramıyla karşılaşmıştım, bu nasıl olduysa bende bir çarpma hissi yaratmıştı.
“Beuys bence kendi döneminin çok önemli bir sanatçısı.”
Sanat pratiğinin formlar ve iyi bir el mahareti değil de, iyi bir kavram üzerinden yola çıkıp, daha etkileşimli, sosyal olabilecek bir yapıya sahip olduğu fikriydi bu. Bu bende büyük çağrışım yaratmıştı ve okulu bitirir bitirmez, yurt dışına gitmeye karar vermiştim. Beuys bence kendi döneminin çok önemli bir sanatçısı ve bir ‘ekol’ yarattı. Onun bende, bu yurt dışı kararımda etkisi çok büyüktür.
Yurt dışına gittikten sonra, aynı şekilde etkilenir miydim? Belki bu derece etkilenmezdim ama onun işlerini, varlığını hala aynı şekilde kıymetli bulurum. Bizim sanat zeminimizde Beuys’un çok şeyi değiştirdiğini düşünüyorum. Sanatın ulaşılabilirliği, onun yeme içmeden, giyinmekten, hatta kaşınmaktan farklı bir şey olmayıp, iç içe olduğunu bize ilettiği için, çok mutlu oldum.
Eserlerinizin iki tür varoluş hali bulunuyor da denebilir: Biri, işlerin eylendiği, ortaya çıktığı an. Ürettiğiniz anın, deneyimin, tecrübenizin kendisi bir iş halini alıyor. Bununla birlikte, onların dokümanları da bulunuyor. Bu dokümanlara, buluntular veya kalıntılara baktığımızda, aynı zamanda yüksek seviyede bir müze eleştirisi de beraberinde geliyor. Arter sergisi de, aslında çağdaş, güncel, taze, ani veya acil bir müze sergisi olarak okunabilir mi? Tabii burada müzeden kastettiğimiz, zamanı, tarihi saklamayı önceleyen bir tür ‘Arkeoloji Müzesi’. Böylece, soruyu özetlersek, müze, tarih ve koruma konularına siz sanatınızda nasıl yaklaşıyorsunuz?
Az önce beden, zaman ve süreçten bahsettik. Yine bütün bu “Omurga Sütunu” işi üzerinden gidersek, ben bu çalışmama bir arşiv gözüyle bakmaktayım. Bu arşiv aslında, üzerimden alınan kalıbın sıcağı, yorgunluğum, neyle yıkandığım gibi farklı unsurlarıyla beni her seferinde farklı göstermektedir. Bir gün yüzümüzü yıkarız; daha açık, ya da kızarık olur. O anların arşivlediği bir beden var burada.
Bu tıpkı bir arkeolojik surun içinde duran, ama birbirinden tamamen ayrı taşları andırıyor.
Kesinlikle. O anın kaydı alınıyor. O da o anın arşivi oluyor. Yediğim içtiğim bile beni yeniden şekillendiriyor. Çünkü ben öyle durmam. Bu aslında zaten fiziksel olarak kendiliğinden öyledir. Dolayısıyla, söylediğiniz aslında o kadar doğru ki. Bu bir çeşit arşivleme, saklama halidir. O an, birbirinin üstüne eklenmiş olan şeydir. Bu yapıyı bozup, kendi bedenimin kalıbını alıp, onu bozup, yeniden bir beden oluştururum. Ama o, sadece o anın arşividir. Bir sonraki arşiv, aynı beden ve yapı olamaz. Başka bir an, başka bir arşiv olacaktır.
Mehtap Baydu: “Seni Sevmek Çok Zor!” Sergiden görünüm. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Buradan ‘piyasa’ya, sanat piyasasına, küresel markete gelelim: Size göre eserlerinizde kıymeti, değeri ne saptar? Çünkü eserlerinizde değer meselesi ile de büyük mücadele veriyorsunuz. Güya kıymetsiz olana kattığınız değerli malzeme ile övgüler sunuyorsunuz. Eserlerinizde değerin değiş tokuşunu nasıl deneyimliyorsunuz?
Materyalden söz ediyoruz: Cam var, altın var, bronz var, porselen var; seramik var. Pestil var. Annem ve nefes de var. Peki nefesin ‘pazarlaması’nı nasıl yapacağız? Aslında baktığımızda, bu sorunun da cevabı kendiliğinden çıkar. Ben, aslında eserin değerini kavramsallığı, içeriği, konsepti üzerine kuruyorum.
Neden cam döküyorum? Çünkü bedenim, oraya asılı bir bütün olarak, aslında bir buz kütlesi gibi duruyor. Eğer buz olsaydı, aynı şekil ve renkte duracak ve yavaş yavaş eriyip, gidecek bir şey olurdu. Ama aynı zamanda da şeffaf ve sert; o şeffaflık ve yakınlık hissi, bunların hepsi iç içe. Ve, aşırı kırılgan. Yere düşünce, tuzla buz olacak bir şey; ya da sen kafa attığında, kafanı parçalayacak kadar sert bir şey.
Materyal benim için hiç bir zaman tesadüfî bir unsur değildir. Materyali çok bilinçli seçerim. Sergi girişindeki ‘Taç’ın altın döküm olduğunu görüyoruz. Bunun üzerindeki savaş uçaklarının ortasında, B-52 bombardıman uçağı bulunuyor. Bu uçak daha baskın bir görsel ve her iki tarafında ikişer anonim savaş uçağı bulunuyor. Peki burada yüceltilen nedir? Bir ülkenin savunma sanayii mi? Göklerde taşınan yıldızlar mı? Bu kavram üzerinden bunun altın olması ve aynı zamanda da o küçük kızların hayallerinde yer eden altın tac'ın tehlikeli olması üzerine yoğunlaştım.
Bununla birlikte, ben açılışlarda bu tacı da kafama takıyor, arkadaşlarımı, ziyaretçileri de karşılıyorum. Yürüdüğüm esnada, aslında bir taraftan da, tepemizde savaş uçakları uçuyor. Bu tacın tamamı altından değil, sadece uçak kısımları altından yapıldı, gerisi çelik telden oluşuyor.
Aslında sorduğun soru, benim burada değerdeki kırılganlığa atfettiğim değerle de ilgili. Şu anda bedenim düşebilir, kırılabilir ve paramparça da olabilir. Çünkü insan bedensel ve ruhsal olarak masif bir şey değildir, kırılgandır. İnsan böyle dağılır ki, o yüzden camı seçiyorum.
Günümüzde sanat terapisi yapanlar da oluyor. Bunları ciddiye almak bir kabahat mi?
Bence böyle bir şeyin gerçekleşmesine neden olanlar varsa, neden olmasın ki? Sanat birçok şeye iyi geliyorsa, bu da ihtiyaca göre değişir. Ben burada, biraz da insanın kendi ihtiyacına bakıyorum.
Yakın zaman önce Sinopale’ye (Sinop Bienali) gittiğimde, orada “Analı Kızlı Performans”ımı yapmıştım. Her defasında bu performansı yaptığımda, 11 kadından yeni bir kolektif oluşturdum. Şehrin dinamiğini oluşturan, orada yaşayan kadınlardan oluşan bir kolektifti.
Bunlar ile üç gün boyunca yemek pişirirdik, dördüncü gün de davetli yaklaşık 80 kişiyle bir araya gelirdik. Bu da farklı sosyal sınıflardan kişilerle olurdu. Karşılıklı yemekler yenirdi. Bunu yaptığımda, bir yıl sonra o kadınların yine bir kolektif oluşturduklarını duymuş ve çok mutlu olmuştum. Sanat, eğer böyle şeylere neden oluyorsa, niçin sanat terapisi de olmasın?
Sanat zaten böyle değil mi? Az önce sergiyi Arter’de gezen Emine Sevgi Özdamar ile de bunu konuştuk. Bizler sanatçılar olarak kendimizi eserimiz üzerinden ifade etmeye çalışırız. Ama biz ne kadar verirsek, eser yine seyirci ondan ne alırsa, odur.
Tabii ki bazı normlar olur, tıpkı bu tür röportajlar gibi; çünkü insan sergi bilinsin de istiyor. Ama nihayetinde seyirci burada herhangi bir şey ile karşılaşıp, yanında ne götürürse, sergi de odur. Nasıl algılarsa, odur. Seyirci bir eserde kendisi ile karşılaşıyorsa, zannederim ki bu da bir sanatçı için en mutluluk verici şeydir.
Kırmızı Ayakkabılar, 2026. Sanatçı edisyonu Sanatçının ve Galeri Nev’in
izniyle. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Koleksiyonerler olsun, küratörler, sanatçılar olsun, ‘erkek’lerle sanatınız arasında belli bir iletişim pozisyonu alıyor musunuz? Örneğin, şu anda açık Arter sergisinin küratörü erkek olsa, ya da hakkınızda bir erkek eleştirmen metin yazsa, buna karşı duruşunuz nasıl oluyor?
Sorunuzun nereden geldiğini anladım! Bu şekilde, soruyu tersten sormanız da hoşuma gitmedi değil! Ben, hepimizin çok kimlikli olduğuna inandığım için, daha çocukken, bu dönemim de erkek çocuklarıyla tartışarak geçmişti. Ama bu kavga taşlı sopalı değil, bir tür yarışma gibiydi; gece saat bilmem kaçlara dek çıkıp, ben de onlarla oynardım. Dört tane erkek kardeşim vardı zaten. Dolayısıyla bu erkek--kadın meselesini birbirinden de ayırmadım. Bunun getirdiği özgürlüğü keşfettim ve onu ‘Bu benimdir,’ diyerek sahiplendim.
“Özgürlüğe çok düşkün bir insanım.”
Özgürlüğe çok düşkün bir insanım. Bunu insanın olmazsa olmazı diye düşündüğüm için, çocukken onu keşfedip, daha ortaokulda dişe diş tartışmalarımı babamla yapardım, çok şanslıydım. Bunu onunla yapabiliyordum. Ailede konuşabilmek, her çocuğa nasip olmuyor ne yazık ki.
Köylü bir ailem olmasına rağmen, ben kendimi o konuda çok şanslı sayıyorum. Annem, Ankara’da Türkçeyi 20 yıl sonra anca öğrenebildi. Babam ise politik yönden angaje, dert sahibi bir insandı ve benim için ikisi de çok değerli insanlardır. Dolayısıyla şanslı bir çocuktum; evin içinde demokrasi vardı ve ben kendi gözlemimi, daha çocukken yapabiliyordum. Erkek çocukların özgürlüğü daha o zamandan ilgimi çekmişti.
Bir bakıma gözünüzü politikaya da o günlerde açtınız. Bingöl doğumlusunuz, bu da sizi doğuştan bir siyaset içine doğuruyor. Bu da yine ironik biçimde, size bir nevi özgürlük tanıyor.
Evet, meselâ çocukken niye kaset sakladığınızı bilirsiniz ama yine de saklarsınız. Köye jandarma gelir. Bizim anne tarafı Alevîdir. Baba Zaza, Anne Kurmançi. Ve Annem şunu derdi: “Anneannenizin Ermeni olduğunu sakın kimseye söylemeyin!” Tabii, bugünün sanatında zeminimiz, bir şeyleri ‘kullanmaya çok elverişli’ olduğu için, ben ise hiçbir zaman bu kodları kullanarak bir basamak çıkmaya çalışan biri olmadım.
“İnsan nerede doğduğunu, ailesini seçemez.”
İnsan nerede doğduğunu, ailesini seçemez. Peki biz insanları bunlara göre mi değerlendirecek, onlara ‘değer’ katacak veya katmayacağız? Bu benim için öyle değil.
Erkek meselesine gelirsek, tabii ki benim işlerim hakkında erkekler de yazıyor. Ama bu sergiyi küratör Selen Ansen ile yapmak benim için çok duygusal ve neşeli anlar yaşadığımız bir sürece yol açtı. Bu sergiyi bir erkek küratör ile yapsaydık, yine eminim ki çok farklı bir sergi olurdu. Ama bu, onun erkek oluşundan değil, kendisinin duruşu, pratiğinden ileri gelirdi. Selen ile diyaloğumuz böyleydi. Keyifle hazırlandım.
Erkekleri kadınlardan ayırmıyorum. Bende böyle bir kavram oluşmuyor. Bunları gözlemliyor ve iş de yapıyorum ama kendi kişiselliğimde bunun erkeği, kadını, queer veya trans olanı yok; çünkü ben hepimizin çok kimlikli olduğuna inanıyorum. Aynı zamanda tek kimlikli olmanın da, çok fakir bir şey olduğunu düşünüyorum. Sadece cinsel tercihlerden de bahsetmiyorum burada; karakterlerden bahsediyorum.
“Yastığıma Doldurduğum Bulutlar”, 2025. Sanatçının ve Galeri Nev’in
izniyle. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Bedeninizi bir ‘sahne’ olarak mı kuruyorsunuz? Kimi zaman dudaklar, kimi zaman ayaklar, boyun, sırt… Tek kişilik bir oyun sahnesi.
Evet. Bedenim en güçlü materyalim diyebiliriz. Bu bir oyun ve ben onu her zaman yeniden değişip, biçimlendiriyorum. Bir daha bozuyorum. Süreçle birlikte beden kendi tarihçesini de yeniden oluşturuyor. Böylece onu yeniden bozup, kurguluyorum. Her seferinde kendimi çoğaltarak, bir kolektif de yaratıyorum.
Bu da aslında sizde bir tür gönüllü sınırlama yaratıyor ve bu sizi daha da yaratıcı kılıyor. Kendinize tutsaklık hali üzerinden, bedeninizin yaratıcı sınırını bilerek kullanıyorsunuz. Üçüncü bir varlığı da kullanabilecek iken, kendinizde kalarak, kendinizden okumayı deniyorsunuz.
O da var ama bir sürü beden de tek bir bedendir — kolektif tek bir bedeni oluşturabilir— diyebiliriz. Tek bir bedenden istediğime ulaşabiliyorsam, buna böyle yöneliyorum. Ancak sadece kendi bedenimi kullanmıyorum. Benim, 21 tane kadın dudağı ile bir işim var. Veya altı tane "kadın dudağı kaşık" ile bir başka işim bulunuyor. ‘Dilber Dudağı’ işimde, kadınların dudaklarını kaşığa dönüştürmüş, onlarla bir performans ile servis yapmıştım. Bu eser de Alman Ulusal Müzesi (Germanische Nationalmuseum) koleksiyonunda bulunuyor.
Veya burada, Arter’de bir enstalasyon ve videodan oluşan, ‘Güne Hazırlık’ adlı işimi sayabiliriz. Bu işte derinin kalıbı bana ait ama içindekiler başkalarının bedenlerinin görselleri. Yani aslında kendi bedenimde yine bir kolektif oluşturuyorum. Ama bu defa, başkalarının bedenleri ile bunu yapıyorum. Çünkü ben, çok kimlikli olmamız gerektiğine de inanıyorum. Burada dövmeler var, erkek göğüs kılları vb. var, yani benim bedenimin, elimin altındaki en yakın beden benim olduğu için, aslında onu bir çeşit enstrüman edinmişim.
Aslında burada, merkezden çıkıyor, dağılıyorum ama dağılırken bile kolektif bir halde çoğalarak dağılmak, bahsettiğim.
Tabii, işlerinizin hemen tamamı da sizin gibi göçebeler. Başka bir yapıda, zamanda, metin içinde kolaylıkla var olabiliyorlar. Böyle bir hareket özgürlükleri var. Sırtını sadece kendine dönmeyen bu çalışmalar, birinden davet alsalar, kendilerini başka türlü de ifade edebilecek gibiler, öyle mi?
İşte ben aynen bunu —zamansızlığı,— seviyorum. Bu yüzden bir laboratuvar gibi. Eski bir tanesi hiç ölmeyen ruhuyla hortlak gibi ortaya da çıkıp, başka bir şeye dönüşebilir. Çünkü zaten insan böyledir. İnsan üretirken, kendi tarihçesi olmadan nasıl üretebilir ki? Geleceği geçmiş olmadan nasıl hayal edebiliriz ki?
İşlerim, akranlarıyla da farklı sergilerde bir araya gelebilecek biçimdeler. Amacım bu değil, ama böyle de ifade edilebiliyorlar. Diyaloğa açık işler bunlar.
Mehtap Baydu: “Seni Sevmek Çok Zor!” Sergiden görünüm. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Sanat eleştirisine gelirsek, bizim yaptığımız da bir tür çeviri aslında, peki siz işleriniz hakkındaki kritikleri okuduğunuzda ne yaşıyorsunuz?
Tabii! İnsan en çok kendini merak etmez mi? O yüzden de dünyaya meraklıdır. Örneğin şimdi bir kitap hazırlıyoruz. Kitabı hazırlarken, tabii ki aklımdan bazı yazarlar geçiyor. Ben İstanbul’da yaşamıyorum. Ama sıkça da burada olmayı istiyorum.
Çünkü bugünümüz Türkiye’sinde, burada da durup, derler ya, ‘dan dan dan’ çalışmak da istiyorum. Çünkü hayat biçimimiz, üretimimiz de, bütün bu olup bitene karşı bir dirençtir de aslında. O yüzden burada olmayı da, kendi meslektaşlarımla yan yana olmayı da, direnç göstermeyi de seviyorum.
Bana kitapla ilgili olarak ‘Mehtap, sen kiminle çalışmayı istersin,’ diye de soruldu ama ben, ‘Siz bana kimi önerebilirsiniz,’ dedim. Gelen isimler için: ‘Çok iyi yazarlar, işlerim içinde de çok iyi gezebilirler,’ diye düşündüm.
“İnce teller üzerinden yürümeyi seviyorsun…”
Fakat ben, biraz, bilmediğim, beni tanımayan, eleştirebilecek başka bir gözle bakabilecek bir eleştiriyle daha mutlu olurum. Peki bu riskli mi, evet. Çünkü sağlam da gitmiyorsun. İnce teller üzerinden yürümeyi seviyorsun. Bunu seviyorum. Şimdiye kadar genellikle negatif bir eleştiriyle karşılaşmadım. Karşılaşsam, bunu nasıl karşılardım? Bence bunu da çok olumlu karşılayabilirim. Çünkü ben, iyinin, kötünün, güzelin, çirkinin hepsinin içinde olduğuna inanıyorum. Bendekini görüp, bunu yazarsa, öper, başıma koyarım.
Peki, Almanya’da yaşayıp üreten bir sanatçı olarak, bu ülkenin kültür politikasını dürüst buluyor musunuz? Çünkü artık orada da bir çok ülkeden en az üçüncü nesil bulunuyor.
Bulmuyorum. Çok sessiz ve tarafsızlar. Üç duyuyu kapatmış biçimdeler. Suskunluk da suçtur. Sadece susmak da değil. Artık orada üç değil, artık dördüncü jenerasyon var. Almanya’nın kültür politikasını doğru bulmuyorum. Ukrayna-Rus ve Gazze savaşından sonra da, biz sanatçılar için, zeminde bazı kırılmalar oldu. Bazı sanatçılar için bu, politik duruşlarının da önde gelen nedenlerinden bir tanesi. Bizim bazı fonlarımız kesildi. Genel olarak sanat zemininde, sanatçısı olsun, ‘Art Space’ler vb. olsun, tüm bunlarla ilgili bir sanayii olmadığı için Berlin de aslında tüm bunlar üzerinden yaşıyor. Bunların kesilmesi, insanlarda bazı zorluklara yol açtı.
Örneğin sanatçı atölyelerinin kiraları, iki katına çıktı. Sanatçı artık istenmiyor ve sonuçta bunu da engelleyen bir yapı da var orada. Son dönemde Almanya ve Türkiye arasındaki duruma baktığımızda, Merkel ve Erdoğan arasında Suriyeli göçmenlerin Türkiye’de tutulmasına yönelik bir anlaşmanın uzun zamandır olduğunu, hepimiz biliyoruz. Yeri geldiğince bunları da ifade etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
“Ben ve Her Şey Arasındaki Mesafe (Camdan Bir Beden)”, 2025 Alexander Tutsek Stiftung desteğiyle. Sanatçının ve Galeri Nev’in izniyle. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Almanya’daki yüksek öğreniminizde birlikte çalıştığınız Dr. Dorothy von Wildheim ile nasıl bir tecrübe yaşadınız?
Kassel’de iken şunu gördüm, burada (Türkiye’de) hocalar öğrencileri seçerken, orada (Almanya’da) öğrenciler hocalarını seçiyordu. Okula girdiğin andan itibaren kendini garip bir şekilde sanatçı hissediyorsun. Hatta ben Türkiye’de öğrenciyken, ‘sanatçı adayı’ denirdi. Ama nereye kadar aday olacaksın ki? Bu işi ya yapıyor, ya da yapmıyorsun. Dorothy von Wildheim, ressamdır ama zamanla başka bir sanat pratiği edindiği için resim yapmaz. Kendi atölyesinde çok özgür bir atmosfer yaratmıştı ve konsept üzerine bir yapı söz konusuydu. Eseri konseptten yola çıkarak üretme temelli bir ortam söz konusuydu. Ben Hacettepe Heykel bölümü mezunuyum. Türkiye’de atölye hocam Şinasi Tek idi. Ve ben de klasik bir öğretimle metal atölyesinden mezun olmuştum.
Zaten klasik bir eğitim almış olduğum için, kavramsal bir yapıya ihtiyacım bulunuyordu. Konsepti bir nesneye nasıl çevireceğimin peşindeydim. Hocalar arasında ise Dorothy von Wildheim’in daha çok teori üzerine duran bir atölye pratiği olduğu için kendisini seçtim. Yine Urs Luthi, İsviçreli bir sanatçı olarak kendi döneminin ikinci baharını yaşamaktaydı. Onun enstalasyonlar üzerine çok iyi bir pratiği vardı. Gençliğinde de çok çılgın işler yapmış biriydi. Kendisi ile yerleşme ve eyleme çok hakim olan bir Profesör idi. Onunla çalışmakta çok geliştirici idi. Öte taraftan da, teorisi güçlü ve konsepte ağırlık veren bir hoca ile okumak, benim için çok kıymetli oldu. Dorothy von Wildheim benim şu anda çok kıymetli bir dostumdur.
Mehtap Baydu: “Seni Sevmek Çok Zor!” Sergiden görünüm. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Almanya, güncel sanat ve Türkiye dediğimizde küratör Rene Block’dan söz etmesek olmayacak. Onun kafasında neredeyse Türkiye çağdaş sanat tarihini bir palet gibi ele aldığı birtakım renkleri görüyoruz. Ayşe Erkmen, Hale Tenger, Füsun Onur, Sarkis, Gülsün Karamustafa, İpek Duben gibi. Bir anlamda sizin serginize baktığımızda da bu imzaların ruhlarını hissedebiliyoruz. Kendisi hakkında yorumunuz nedir?
Block’u ben Fluxus üzerinden ele alabilirim. Onun renk skalasına baktığımızda, aslında ticari olana hizmet etmeyip, kendi serüveninin izinden giden sanatçılarla diyalog kurduğunu fark edebiliyoruz. Bu anlamda söz konusu bu durum da benim için de çok kıymetlidir, çünkü benim için de piyasa dinamikleri nasıldır, nerede durabilirim vb. gibi stratejileri göz önünde bulundurmadan, kendi serüvenimin peşinden giden biri oldum. Gördüğünüz gibi Arter’de de yine nefesimle bir heykel yapıyorum. Block ile de bu yönüyle birlikte çalışabilmiş olmak, benim için çok kıymetli bir şey.
Zannedersem, kendisinin Türkiye’deki sanata yön vermesi, dünyada görünür kılmasında onun büyük payı var. Bu vizyonu görebilmek, bunu da çok büyük sözler etmeden yapabilmek çok önemli. Bildiğin gibi 1960’larda ilk galerisini kurarak, Gerhard Richter ve Joseph Beuys ile çalışıyor. Aslında bu sanatçılar Amerika’da istenmiyor. Rene Block da öyle mi diyerek, kendi galerisini açıyor. Bildiğin gibi daha sonra da Joseph Beuys ile Amerika’ya gidiyorlar. Hatta ‘I like America, America likes me,’ isimli işi sergiliyorlar. Tüm bunlara bakınca kendisinin Türkiye ile bağına bakınca, güncel, bağımsız ve ticari olanın dışında olanın peşinde olduğunu da anlayabiliyoruz. Bu çok kıymetli.
Kariyerinizin bu noktasında, en büyük kaygı ve umudunuz nedir? Tıpkı Arter’deki balon performansında gördüğümüz gibi, bir şeyin nefesini vermek, aynı zamanda hem rahatlamak, hem de ortamı kendinle kapsamaktır.
Balona baktığımızda, yaşam alanım da daralıyor ve benim için artık hiç bir şekilde yaşayacak zaman ve alan bırakmıyor. Bu işten bahsederken, umudum nedir diye sorarsanız, tabii ki dünyanın nefes alabilmesi derim. Umudum odur. Korkum nedir? Bunun tam tersidir!
Bilgi: https://mehtapbaydu.com/
Sergi: arter.org.tr
Ziyaret Bilgileri: https://www.arter.org.tr/saatler-bilet-bilgileri
Etiketler: Milliyet Sanat “Seni Sevmek Çok Zor! sergi Arter mehtap baydu


