Betona gömülen çiçekler
Eda Soylu’nun yedinci kişisel sergisi “Alt/Üst”, 9 Mayıs 2026 tarihine dek Merdiven Art Space’te ziyaret edilebiliyor. Sergide sanatçı, 2016 tarihli “Evi Yeniden Kurmak” sergisini bugün yeniden ele alıyor. “Alt/Üst”, 300 metrekarelik bir yerleştirmenin on yıl sonra bir kesit olarak yeniden yerleştirilmesi üzerine kuruluyor.
2012 yılından beri ev ve yer etme kavramları üzerine çalışmalarını sürdüren Soylu, pratiğini yerleştirme sanatı üzerine kuruyor. Sanatçının “Ve evin yüzü burkuldu” adlı seri altında bir araya gelen çalışmaları, Metin Altıok’un “Yıkıcılar Geldiler” şiirinin ilk dizesinden referans alıyor. Buradaki burukluk yalnızca fiziksel bir yıkımı değil; bir hayatın, bir hafızanın, bir varoluşun sökülmesini temsil ediyor. Soylu ile sergisi hakkında konuştuk.
“Alt/Üst’” mekânsal bir yer değiştirmenin ötesinde, alıştığımız dengelerin ve yerleşik sınırların çözülmeye başladığı bir alan açıyor. Sizin için ‘alt’ ve ‘üst’ arasındaki bu geçirgenlik, neleri yeniden düşünmeye çağırıyor?
Tanımlamalardan sıyrılmaya davet ediyor. Şeylerin alt/üst, tekin/tekinsiz, siyah/beyaz olarak tanımlanmaları algılama açısından kolaylık sağlasa da, olanı tam manasıyla yansıtır nitelikte olmayabiliyor. Geçirgenlik burada önemli bir kelime. Alt ve üst birbirlerinin içine yedirilmiş halde, birbirlerine örülüler. Hayatın içinde de bu böyle. Birini diğerinden ayırmak, birini diğerinden ayrı okumak nüanslara ve satır aralarına haksızlık etmiş olmak olur. Bu sergideki yerleştirmeler katman katman, hem kendi içlerinde malzeme-kavram ilişkisi açısından, hem de yıllara yayılmış dönüşümlerinde, kendi kendilerine yer edişlerinde. Sergide bütün bu konulara tekrardan baktım. Bugün neleri nasıl ele alıyorum, yıllar içinde bu konular bende nasıl genişledi görme imkânım oldu, olmakta.
“Ve evin yüzü burkuldu” dizesinden yola çıkan üretim hattınızda, yıkım bir son değil, neredeyse kurucu bir jest gibi beliriyor. Yıkımı bir başlangıç olarak düşünmek, pratiğinizde nasıl bir alan açıyor?
İçinde kaybolmadığım bir sonsuz ihtimaller alanı açıyor. Tam bir spiral hissi, bir spirale tepeden baktığımızda gördüğümüz duraklar, anlar ve onların bütünün kapsadığı yıkım ve başlangıç örgüleri. Bu pratiğimde bana özgürleştirici bir alan açıyor. Her şeyin kabul olduğu, olanın yansımam olduğu, olanı otoportre olarak nitelendirdiğim, ürettiğim işler üzerinden kendimi okuyabildiğim koca bir nokta, yahut sadece kendi halinde bir nokta. Yıkımı bir başlangıç olarak düşünmek tam manasıyla bir nokta olma hali. Bu halinin genişlemesine tanıklık ediyorum.
Fotoğraf: Barış Özçetin
Yerleştirmelerinizde zeminin kırılganlaşması, izleyicinin bedensel hafızasını da devreye sokuyor. İzleyicinin adımıyla dağılan bir yüzey, sizin için ne tür bir katılım ya da sorumluluk üretir?
Sorumluluk hissi olmadan sergi gezilebileceğine inanmıyorum. Bakmak ve görmek başlı başına sorumluluk içeren eylemler. Burada hali hazırda izleyicinin üstüne aldığı bu sorumluluğun yanı sıra bir de yerleştirmenin oluşumuna dahil olma, katkıda bulunma durumları ekleniyor. Bile isteye ayağının altında bir şeyden intikam alırmışçasına eze eze kıranlar da gördüm, basmaya kıyamayıp sergiye girmeyenler de, tekin hissetmediği için kapıda bekleyen çocuklar da, yerleştirmenin ortasında oyuncak arabasını beton çiçeklerin üstüne gezdiren çocuklar da, temkinli bir şekilde yürüyüp bir yerden sonra başlarda tekin hissetmediği o alanda rahatça yürüyenler de. Burada bir doğru veya bir yaklaşım yok. Burada yaşamın içinden bir kesit var. İzleyicinin rolü bu kesitte ve gerçeği yansıtır nitelikte.
2016’daki “Evi Yeniden Kurmak” sergisine geri dönmek, kendi arşivinizi yeniden kazmak gibi de okunabilir. Bu geri dönüşte, geçmiş üretiminizle aranıza mesafe mi koydunuz, yoksa onu bugüne mi çektiniz?
Aslında bir teşekkür niteliğinde. Merdiven’deki sergi yeni bir sergi. “Evi Yeniden Kurmak”ta sergilenen yerleştirmeleri buraya göre yeniden ele alıp bu mekanla olan ilişkisini inceledim. Alt kat ve üst kat oluşu, üst kata çıkarken olan merdiven basamakları bunların hepsi bugünkü kavramın ele alımında rol oynadılar. Bu sergide 15 yıllık bir zaman dilimimi kapsıyorum. Okul yıllarımdan başlayıp bu zamana kadar uzanan bir serüven. Değişim göstermiş, dönüşmüş, genişlemiş, yer yer içine kapanmış sonra tekrar açılmış koca bir otoportre. Alt kattaki yerleştirme olmasaydı üst kattaki çizim defterimden alınmış tavandan sarkıtılan çizimlere kavuşum olamazdı. Bir döngü misali kendi etrafında ve en nihayetinde kendine dönen. İnsanın kendini, kişisel yolcuğunu, yıllar içinde ürettiği işler üzerinden okuyabilmesi çok kıymetli. Bu yüzden bu duraklarım olarak nitelendirdiğim sergilere, anlara müteşekkirim.
Fotoğraf: Barış Özçetin
“Duvar Kâğıdı”nda çiçeklerin betona gömülmesi, estetik bir ifade olmanın ötesinde, şiddetli bir karşılaşmayı da içeriyor. Bu işte doğa ile inşa edilmiş olan arasındaki ilişkiyi nasıl konumlandırıyorsunuz?
Betona gömülen çiçekler öyle hemen ölmüyorlar, zamana yayılan, yavaşlatılmış bir ölümleri oluyor. Bir yandan aslında bir nevi can çekişerek ölürlerken, diğer yandan betonun içinde bulunan sudan kaynaklı renklerini koruyabiliyorlar. Bir nevi zamanda donuyorlar da diyebiliriz bu duruma. Beton ile çiçeğin etkileşimi benim müdahale ettiğim ya da dahil olmayı tercih ettiğim bir durum değil, izlediğim, gözlemlediğim bir durum. Her çiçek bu bir birleşmeye farklı tepki veriyor. Kimi canla başla çıkmaya çalışıyor, kimi gergin diri duruyor, kimi yer çekimine karşı karşı direnmeye çalışıyor. Bütün bu farklı kimliklerden bir duvar kâğıdı ortaya çıkıyor. Estetik olanın içinde şiddet nüanslar halinde gözler önünde serili duruyor, hastalıklı güzellik kavramı burada kendini gösteriyor. Doğanın karşısında her daim mütevazı kalmamız gerektiği, hakiki olan güzelliğin hastalandırılamayacağı, öz olanın lekelenemeyeceği, tam ve bütün olanın kendini defalarca doğurma yetisine sahip olduğunu anımsatıyor. Doğanın yüceliği karşısında boynumuz kıldan ince, bu öyle de kalmalı, unutuluyor bu çokça.
İşlerinizi otoportre olarak tarif etmeniz, öznenin sabitliğini de sorgular nitelikte. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir?
İşlerimin tamamı otoportre niteliğinde ve o an olduğum halin birebir yansıması. Herkes gibi ben de mütemadi bir değişim halindeyim, dönüşmekteyim, genişlemekte yer yer daralmaktayım. Bu haller, geçişler ve arayışlar işlerimden direkt olarak okunabilir. Epey çıplak iş yapıyorum. Günlük hayatta da içim dışım bir, işlerimin de içi dışı bir. Dürüst olmayı önemsiyorum, kendime dürüst, işime dürüst. Neyse o, neysem o.
Fotoğraf: Barış Özçetin
“Alt/Üst”te temel ile yüzey arasındaki ayrımın silikleşmesi, mimari olduğu kadar ideolojik bir zemini de tartışmaya açıyor. Sizce bugün hangi “zeminler” artık taşıyıcılığını yitirmiş durumda?
Samimiyete ve narin olana dair zeminlerin yitirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Nüanslar, satır araları, sevgiye dair olanlar, renkler… Zeminler hiçbir zaman tam manasıyla taşıyıcılığını yitirmiş hale gelemezler, sarsılırlar hatta yıkılırlar ama zemin mimari olduğu kadar soyut da bir kavram. Ruhu da bir zemin olarak ele almalıyız bu bağlamda bir temel gibi ve ruh zedelenebilir bir olgu değildir. Beden hasar alır, beden zedelenir, hücre kendini yeniler psikoloji kendini toparlar, kalp kendini onarır ve yeniden başlanır. Doğa her zaman, barındırdığı bütün öğretilerle, unsurları altı üst etmenin yollarını bizlere gösterir. Zeminse eğer mevzu bunu doğadan başka yıkacak olan yoktur ki o bunu yeniden doğmak için yapar. Bu döngü hali daimidir. Işıkla karanlığın ilişkisi gibidir. Biri diğeri olmadan var olamaz. O yüzden zeminler hiçbir zaman tam manasıyla taşıyıcılığını yitiremez.
Pratiğinizde tekrar eden sökülme, yeniden kurma ve yerinden etme hâlleri, bir tür zamansal döngü kuruyor. Bu döngüde ilerleme fikrine yer var mı, yoksa her şey bir eşik hâlinde mi kalıyor?
Aslında genişleme haline yer var ve aynı zamanda her şey her zaman bir eşikte. Uzaktan bir nokta, tepeden spiral olma hali böyle bir şey.


