Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Bir eşiğin içinde, bir araf hâlinde

Bir eşiğin içinde, bir araf hâlinde

Bir eşiğin içinde, bir araf hâlinde28 Mart 2026 - 04:03
Bihter Yasemin Adalı, Art On İstanbul’daki yeni sergisi 'Haz ile Göklenir Dünya' izleyiciyi; yaşamla ölüm, bilinen ve bilinçdışına itilen, iç ve dış dünya arasındaki eşiklere çağırıyor.
Gök ile yer, zaman ile zamansızlık, dün ile bugün, şimdi ile yarın arasında salınan bu araf alanı; insanın hem iç dünyasında hem de kültürel hafızasında her zaman güçlü bir metafor olmuştur. Tasavvuf düşüncesinde gaip görünmeyen, henüz açığa çıkmamış olanı; zahir ise görünür ve deneyimlenebilir olanı ifade eder. Bu iki alanın birbirinden kopuk olmadığı, aksine birbirini tamamlayan iki varoluş düzlemi olduğu düşünülür. Bihter Yasemin Adalı’nın Art On İstanbul’da izlenen “Haz ile Göklenir Dünya” başlıklı sergisi tam da bu ara bölgede, arafta; görünür ile görünmeyen arasındaki geçiş alanında konumlanır.
 
 
Bihter Yasemin Adalı. Fotoğraf: Emirekan Cörüt
 
“Haz ile Göklenir Dünya” sergisi, modern zamanların parçalanmış zaman algısı ile kadim bir tinsellik arayışı arasında geçirgen bir eşikte durur. Serginin başlığında yer alan ifade, varoluşu gökyüzüne doğru uzanan dikey bir eksende yeniden düşünmeye çağıran şiirsel bir öneri gibidir. İnsan yalnızca toprağa bağlı bir varlık değildir; aynı zamanda göğe yönelen bir bilinçtir de. Adalı’nın eserlerinde bu durum, kök ile gök arasındaki görünmez bir alanın köklenişi olarak ortaya çıkar. Aşağı doğru inen, toprağa değen, değdiği yerde büyüyen ve zamanla köklendikçe çürümeyi ve dönüşümü de kabul eden bir hareket ile aynı anda yukarı doğru uzayan, ışığa ve sese yönelen bir eylem bir arada var olabilir. Eserlerde büyüme ve çürüme, köklenme ve çözülme arasındaki bu karşıtlık çarpıcı biçimde hissedilir.
 
 
 
Çoğalan anlamlar
 
Adalı’nın üretimleri disiplinler arası pratiklerde yağlı boya resimler, boks torbaları, alternatif yağlı boya yerleştirmeler, domino taşları, boks, dijital panel yazıları ve telefon ahizeleri olarak sergide yerleşmiştir. Eserlerdeki konular ilk bakışta gündelik hayatın olağan anlarını çağrıştırır. Bir dondurma, bir rakı bardağı, bir ağaç, bir zarf, bir telefon ahizesi, bir kulübe, bir el ya da kase, masa ve sandalye, denizi gören evler gibi hayatın içinden sahneler ve nesnelerle karşılaşırız. Ancak bu olağan imgeler temsil ettiklerinden çok daha fazlasını taşır; anlamları genişler. Adalı, nesneleri yalnızca genel anlamlarıyla değil, yüklediği yeni çağrışımlar aracılığıyla farklı bir ifade alanına taşır. Görünen gündelik nesneler başka anlamları da çağırmaya başlar. Bu çoğalan anlamlar, olağan hayat akışı içinde zihinde biriken deneyimlerin ve duyguların da bir temsili gibidir. Nesneler hem kendi bilinen anlamlarını hem de sanatçının biriktirdiği yeni anlamları taşımaya başlar. Eski ve yeni anlamların sezgisel biçimde buluştuğu bu yer, nesnelerin bir eşikte olma hâlini görünür kılar.
 
Adalı, disiplinlerarası bir sanatçı olmasının yanında klinik ve klinikdışı alanlarda çalışan bir sanat psikoterapisti olarak çift yönlü bir kariyer sürdürmektedir. Bu nedenle üretim pratiği, sanat ile insan zihninin derinliklerinde biriken anlatılar arasında kurduğu özgün bir eşikten beslenir. Hem sanatçı hem de her gün biriken hikâyelerin tanığı olan biri olarak resimlerinde bu çift yönlü bakışı taşır. İkiliklerin arasında bilinen ile bastırılan, hatırlanan ile unutulan arasındaki geçirgen sınır belirir. Ancak Adalı bu alanı yalnızca gündelik durumların veya biriken hikâyelerin buluştuğu bir yer olarak değil, yaratıcı bir potansiyel alanı olarak ele alır.
 
 
 
Tüm üretimler güncel konular, rüyalar ve biriktirilen anlatılar ekseninde ortaya çıkar. Keyifli anları, sıcak ve ferah yaz günlerini anımsatan anılar kadar kederli yaslar ve karamsar görüler de yüzeylerde pastel ve canlı renklerle aktarılır. Böylece yaşamın kendisi anlatının kendisine dönüşür.
 
Sergi içinde oyun
 
“Haz ile Göklenir Dünya” sergisinde domino taşlarını andıran bir kurgu ile üretilen seramikler, çift yönlü boyamaları ve anlatılarıyla izleyiciyi sergi içindeki bir oyuncuya dönüştürür. Güncel hayatın kırılgan konuları, yine kırılgan seramik yüzeylerde çeşitli imgelerin yan yana gelişiyle yeni anlam birliktelikleri kurar. Seramik domino taşları bir yandan sert ve ağırdır; diğer yandan tek bir dokunuşla devrilebilecek kadar kırılgandır. Bu seramikler özel sergileme kaideleri üzerinde yer alır. İzleyici bu taşları alıp oda içinde farklı yerlerde duran seramiklerle yer değiştirerek akışı değiştirebilir, oyuna dahil olabilir ve yeni ilişkiler kurabilir. Her taş bir imge taşır; bazen bir dondurma, bazen bir gözlük, bazen de bir kelime. Ancak her imge başka bir imgeyi devirebilir ya da ters yüz edebilir. Bu durum bir günde hatta bir saniyede değişebilecek olayları hatırlatır. Aynı zamanda zihnin kendi kendine oynadığı oyunların değişken doğasını da görünür kılar. Taşlarda sabit bir film şeridi gibi görünen yaşam akışı, izleyicinin müdahalesiyle sürekli yeniden kurgulanır. Bir taşın devrilmesiyle bütün düzen değişebilir. Bu yalnızca Adalı’nın yarattığı bireysel bir hikâyeyi değil, belleğin kırılgan ve devrilebilir yapısını da işaret eder.
 
 
Adalı’nın sergide bir düalite içinde belirttiği metaforlar pastoral bir huzur alanı değildir; aksine köklenmek ile çürümek arasındaki gerilimin sahnesidir. Eserlerde izlenen filizler, tohumlar, bitkiler ve bitkisel imgeler ölümle yan yana durur. Çürüme burada bir son değil, dönüşümün başlangıcıdır. Dünyanın milyonlarca yıl içinde yeniden ve yeniden sonlanıp yeniden başlaması gibi. Bu düşünce Tao felsefesinde sıkça karşılaşılan döngüsel varoluş anlayışını hatırlatır. Tao’ya göre doğadaki her şey sürekli bir dönüşüm içindedir; yaşam ve ölüm, büyüme ve çözülme birbirini tamamlayan süreçlerdir. Adalı’nın eserlerinde de bu akış, döngünün sessiz bir tanığı olarak hissedilir.
 
Sergide yer alan küçük kulübe ise izleyici için başka bir geçiş alanı oluşturur. Bir tür bilinç kapısı gibi çalışan bu mekân, kiliselerdeki günah çıkarma kabinlerini hatırlatır. Ancak burada itiraf edilen günah değil, rüyalardır. Ziyaretçiler kimseye anlatamadıkları rüyalarını isterlerse kaydeder ve bu kayıtlar sergi boyunca birikir. Böylece sergi yalnızca izlenen bir alan olmaktan çıkar; izleyicinin de katkısıyla büyüyen bir bilinç akışına dönüşür. Rüyalar, tıpkı Alice’in bir tavşan deliğinden Harikalar Diyarı’na geçişi gibi, gerçekliğin değişebileceği başka bir katmanı da işaret eder.
 
 
 
 
Bu noktada üretimlerin izleyiciyle kurduğu ilişki biçimi, sanatçının psikoterapi pratiği ile sanatsal üretimi arasındaki diyaloğu daha görünür kılar. Her iki alanda da bir kazı süreci vardır. Katman katman boyanan bir tuval ile katman katman açılan bir hafıza arasında dikkat çekici bir benzerlik bulunur. Adalı üretim yaparken bilinçte ve bilinç ötesinde birikenleri yüzeye taşır; terapilerdeki anlatıcılar ise zihnin en gizil yerlerinde kalan, unutulmaya itilmiş konuları kazıyarak gün yüzüne çıkarır. Bu süreçte bir biriktirme, bir taşıma ve bir aktarım vardır.
 
Adalı üretim yaparken ileriye bakarken aynı anda geriye de döner; tıpkı Nietzsche’nin insanın kendi varoluşunu sürekli yeniden kuran bir varlık olduğunu söylemesi gibi. Nietzsche’ye göre insan sabit bir öz değil, sürekli oluş hâlinde olan bir varlıktır. Adalı’nın resimleri de tam bu oluş hâlini görünür kılar.
 
Sergide dil ve metinle kurulan ilişki de bu akışkanlığı destekler. Kelimelerin küçük değişimlerle yeni anlamlara dönüşmesi, resimde tek bir fırça darbesinin bütün kompozisyonu değiştirebilmesiyle paraleldir. Yakın kelime zincirleri bilinç hâllerinin birbirine ne kadar yakın olduğunu gösterir. Küçük bir sapma, bir yön değişikliği ya da bir jest tüm yapıyı dönüştürebilir. Dönüşüm bazen riskli, bazen konforlu olabilir; belki de kadersel bir kaçış ya da bir buluşma anıdır.
 
 
 
Serginin en güçlü yönlerinden biri, tam da bu geçişleri ve ikilikleri görünür kılmasıdır. Adalı, izleyiciyi kesin anlamlar sunan bir anlatıya değil; dönüşen, değişen ve zaman zaman oyuna dönüşen bir deneyime davet eder. Tasavvuf düşüncesinde insanın hakikate ulaşması için zahir ile batın arasında bir yolculuk yapması gerektiği söylenir. Bu yolculukta insan, görünür olanın ardındaki anlamı sezerek ilerler. Adalı’nın eserleri de izleyiciyi benzer bir sezgisel keşfe çağırır.
 
“Haz ile Göklenir Dünya”, modern insanın parçalanmış zaman algısı içinde kaybettiği yön duygusunu yeniden düşünmeye davet eden bir sergi olarak öne çıkar. Dünya haz ile hem köklenir hem göklenir. İnsan da tıpkı bir ağaç gibi kökleriyle toprağa bağlı, fakat dallarıyla göğe uzanan bir varlıktır.
 
 
Belki de bu nedenle sergi bir sonuca değil, bir geçişe işaret eder. Geçişi kabul eden, kendi köklenme ve göklenmesini daha kolay bulabilirken; kabulde zorlanan kişi kendi varoluşunun ritmini bulmak için bir ileri bir geri salınmaya devam eder. Adalı, zihninden taşanları, anlatılarda ve rüyalarda birikenleri anonim bir biçimde haz ile köklenme ve göklenme arasındaki bu arafa davet eder ve üretimleri aracılığıyla dengeyi arayanlara bir kapı aralar.
 
Bilinen ile bilinmeyenin, görünür olan ile henüz dile gelmemiş olanın arasında.