Bir şehir bir romanın içinde nasıl yaşar?
Edebiyatın hafıza kurma gücünden yola çıkan Fatma Berber, “Taştan Düş Yaratmak - Edebiyat”ta romanların içindeki şehirleri, unutulan mekânları ve geçmişle bugün arasında kurulan anlatı köprülerini inceliyor.
Sümeyra Gümrah
Bir şehri ayakta tutan taşları mıdır, o taşlara sinmiş hikâyeler mi? Fatma Berber’in yeni kitabı bu soruyla açılıyor. Varlık dergisindeki söyleşileriyle tanınan yazar “Bir Porsiyon Sanat”, “Dokuz Huzursuzla Fütürizm” ve “Bir Pera Masalı” kitaplarının ardından bu kez beş kitaplık bir yolculuğa çıkıyor. “Taştan Düş Yaratmak”, Ayrıntı Yayınları’nın Sanat ve Kuram dizisinden okuyucuyla buluşuyor.
Serinin edebiyatla açılan ilk kitabı yayımlandı; müzik, resim, sinema ve şehir başlıklı bölümleri ise çok yakında raflarda olacak. Bu beş kitabın yani beş kapının hepsi aynı soruya açılıyor: ‘Mekân, hafıza ve sanat birbirine nerede değiyor?’
“Taştan Düş Yaratmak - Edebiyat”, bir şehrin romanların içinde nasıl yaşadığını soruyor. Mağara duvarlarındaki ilk hikâye anlatıcılığından başlıyor, mitlerden ve efsanelerden romana uzanıyor, sonra İstanbul’a giriyor. Kurmaca bir karakter olan Muvakkit Musa’yı 1900’lerin Cadde-i Kebir’inde yürütüyor. Bugün boş bir iş hanına dönüşmüş Tokatlıyan Otel’in koridorlarını yeniden dolduruyor. Hüzünlü bir Pera beyefendisi Said Naum Duhânî’nin izini sürüyor. Galata Kulesi’ni şiirin hem nesnesi hem öznesi olarak okuyor. Ve kitabın en çarpıcı buluşmasında Tanpınar’ın Mümtaz’ı ile Biberyan’ın Baret’ini aynı vapura bindiriyor: Aynı yıl, aynı güverte, iki ayrı İstanbul. Metnin arasına serpiştirilen QR kodlar, Spotify listeleri ve arşiv görüntüleriyle, okuma neredeyse bir sergi gezisine dönüşüyor.
Kitabın asıl zenginliği, çok sesliliğinde. Her denemenin ardından söyleşiler geliyor. Berber; yazmak ile yaşamak arasındaki mesafeyi yazar Elise Hugueny-Léger ve yazar Georgi Gospodinov ile konuşuyor. Hikâye anlatıcılığının kökenini senarist ve yazar Akın Aksu, araştırmacı ve yazar Erhan Altunay, çizgi romancı Levent Cantek, çizgi roman ve illüstrasyon sanatçısı Mustafa Kutlukhan Perker ile tartışıyor. Mitler ve masallar için çocuk kitabı yazarı Damla Pektaş ile masal anlatıcısı Nazlı Çevik Azazi’ye kulak veriyor. Şehir kurmanın edebiyatını akademisyen F. Bilge Şimşek ve yazar, mimar Hikmet Temel Akarsu ile açıyor. Tokatlıyan’ın hafızasında ressam Nuri Kuzucan eşlik ediyor ona. Pera’yı İstanbul tarihçisi, müzisyen ve araştırmacı Haldun Hürel, yazar ve akademisyen Murat Belge ile yazar Umur Talu anlatıyor. Galata Kulesi'nin şiirini şair Bejan Matur, şair Elçin Sevgi Suçin, şair ve yazar Güven Turan, şair Hayriye Ünal ve şair ve yazar Zeynep Tuğçe Karadağ taşıyor. Mümtaz ile Baret’in iki ayrı İstanbul’unu ise gazeteci Esin Hamamcı, yazar ve eleştirmen Orhan Koçak ve gazeteci, yazar ve yayıncı Rober Koptaş ile konuşuyor.
Fatma Berber ile bu ilk eşiği, hafızanın hiyerarşisini ve edebiyatın kaybolan şehre giydirdiği yeni belleği konuştuk.
Fatma Berber
“Taştan Düş Yaratmak” beş kitaplık bir seri ve ilk kapıyı edebiyatla aralıyorsun. Müzik, resim, sinema, şehir… Neden edebiyatla başlatmayı seçtin? Edebiyat senin için diğer dört kapının da anahtarı mı?
İnsanın dünyayla kurduğu en eski ilişki biçimi hikâye anlatıcılığı. Kitapta da mağara resimlerinden trubadurlara kadar hikâye anlatıcılığına yer verdim. Daha resimden, müzikten ya da sinemadan söz etmeden önce yaşadıklarımızı birbirimize anlatarak anlamlandırıyoruz. Bir çocuk da dünyayı önce hikâyelerle tanıyor, bir toplum da hafızasını önce hikâyelerle taşıyor. Hatta bunu seninle daha önce konuşmuştuk: Hikâye anlatmak neden önemli, nasıl hikâye anlatılır?
Amrita Sher-Gil, “Antik Hikâye Anlatıcısı (The Ancient Storyteller)”, 1940. Budapeşte'de doğan, Paris'te resim okuyan ve 28 yaşında ölen Macar-Hintli ressam, dönüp Hindistan'ın köylerine baktı. Minyatür geleneğinden beslenen fırçası kahramanları değil sıradan insanları seçti. Burada da tarih bir sarayda anlatılmıyor. Çocukların halka olduğu bir avluda anlatılıyor.
Evet, hatta o zamanlar “yapay zekâ gelecekmiş ama hikâye anlatmak için yine insana ihtiyaç olacak” diye konuşmalar vardı.
Yapay zekâ iki şeyi yapamayacak: hikâye anlatıcılığı ve de hasta bakıcılığı. İnsan ile dünya ile bağ kurmak, insana temas etmek yine insana ait. Evet, bir bakıma edebiyat diğer dört kapının da anahtarı. Ama bunu sanatlar arasında bir hiyerarşi kurduğum için söylemiyorum. Tam tersine, edebiyatın bütün sanatlarla konuşabilme becerisi söz konusu. Bir romanın içinde müzik de var, resim de, mimari de, şehir de, sinema da... Belki de bu yüzden diğer sanatların birbirine en rahat misafir olabildiği yerlerden biri. Bu seriyi tasarlarken niyetim sanat dallarını birbirinden ayırmak değildi. Aksine, aynı soruya beş farklı pencereden bakmayı istedim. Mekân, hafıza ve sanat birbirine nerede değiyor? Bir şehir bir romanın içinde nasıl yaşıyor? Bir beste belleği nasıl taşıyor? Bir resim zamanı nasıl görünür kılıyor? Bir film mekânı nasıl yeniden kuruyor? Sorular değişmiyor aslında; yalnızca onları sorduğumuz dil değişiyor. Belki de bu yüzden “Edebiyat” benim için ilk kitap değil, ilk eşik dersem daha doğru olur. Hikâyenin başladığı yer. Sonraki kitaplarda o hikâye müziğin sesine, resmin bakışına, sinemanın zamanına ve şehrin hafızasına dönüşecek.
Kitabın kalbinde dolaşan bir soru var: Yazmak mı, yaşamak mı? Hugueny-Léger, Annie Ernaux üzerinden deneyim ile yazı arasındaki mesafeyi anlatıyorsun. Bu kitabı yazarken kendi deneyimlerinle aranıza nasıl bir mesafe koydunuz? Yoksa mesafeleri kaldırdınız mı?
Yazarken mesafeyi sabit bir şey olarak görmedim. Her metin, her karşılaşma, her hafıza farklı bir mesafe talep etti. Bazen yaklaşmak gerekti, bazen geri çekilmek. Asıl mesele, ne tamamen içinde kaybolmak ne de bütünüyle dışarıda kalmaktı. Sanırım yazının en zor tarafı da bu dengeyi kurabilmek. Deneyimin sıcaklığını kaybetmeden ona bakabilecek kadar geri çekilebilmek. Çünkü yaşarken hissettiğimiz şey ile yazarken düşündüğümüz şey her zaman aynı olmuyor. Yazı, yaşanmış olanı olduğu gibi aktarmaktan çok, ona yeniden bakabilme cesareti istiyor. Bu kitapta ben de kendi deneyimlerimi merkeze koymaktan çok, onları bir düşünme alanına dönüştürmeye çalıştım. Kendi hikâyem, başkalarının hikâyeleriyle temas ettiği ölçüde anlam kazandı. Belki de yazmak tam olarak budur; yaşadığını yeniden yaşamak değil, yaşadığın şeyin sende bıraktığı izi anlamaya çalışmak.
Kitapta kurmaca karakterlerle gerçek karakterler iç içe. Muvakkit Musa kurmaca bir karakter; onu 1900’lerin Cadde-i Kebir’inde gerçek isimlerin, gerçek dükkânların arasında yürütüyorsunuz. Said Naum Duhânî ise gerçek bir Pera beyefendisi, ama onun zihninden geçenleri sizn hayal ediyor, anlatıyorsunuz. Duhânî belki de bunları hiç düşünmedi. Artık yaşamayan birinin dış sesi olurken aldığın sorumluluk sizi ürkütmedi mi? Ya da bugüne ulaşmamış, muhtemelen söyleyeceği cümleleri bugüne taşımanın hazzı mı var?
Aslında hiçbir zaman onların yerine konuştuğumu düşünmedim. Daha çok, belgelerin sustuğu yerde hayal gücünün ne kadar söz alabileceğini kendime sürekli sordum. Benim için kurmaca, tarihin yerine geçen bir şey değil tarihin bıraktığı boşluklarla kurulan dikkatli bir diyalog. Muvakkit Musa zaten baştan itibaren kurmaca bir karakterdi. Ama Said Naum Duhânî gibi gerçek bir isim; onun yazdığı bir kitaptan nasıl yaşadığına, günlük rutinlerine kadar araştırdım. Eğer gerçekten yaşamış birileri hakkında yazmaktan korkulsaydı tarihi diziler, filmler, romanlar da olmazdı. Çünkü orada amaç onun adına konuşmak değil, yaşadığı dönemin ruhunu, tanıklıklarını ve yazdıklarını merkeze alarak olası bir iç dünyaya edebiyatın imkânlarıyla yaklaşmak. Kesin hükümler vermek yerine ihtimaller açabilmek. ‘Duhânî kesinlikle böyle düşünmüştür’ demiyorum; ‘Acaba böyle hissetmiş olabilir mi?’ sorusunu soruyorum. Bu ikisi arasında çok önemli bir fark var. Belki etik mesafe tam da burada başlıyor. Tarihin yerine geçmeye çalışmamak ama tarihin sustuğu yerde de hayal gücünden bütünüyle vazgeçmemek. Çünkü belgeler bize olayları anlatır; edebiyat ise o olayların içindeki insanı anlamaya çalışır. Bu yüzden bu süreç benim için bir iktidar alanından çok bir tevazu alanıydı. Tarihin sessizliklerine kendi sesimi dayatmak gibi niyetim yoktu; o sessizlikleri dikkatle dinleyebilmek istedim.
Kitabın beni etkileyen buluşması Tanpınar’ın Mümtaz’ı ile Biberyan’ın Baret’inin aynı yıl, aynı vapurda, aynı manzaraya bakıyor olmasıydı. Mümtaz şehri bir rüya, bir ayna gibi yaşayabiliyor; Baret içinse İstanbul açık bir hapishane. Bu iki karakteri yan yana koyunca, kaybın bile bir hiyerarşisi olduğu, yani Tanpınar’ın yası İstanbul edebiyatının zirvesine çıkmışken Baret’in felaketinin neredeyse hiç anlatılmamış olduğu fark ediliyor. Bu eşitsizliği baştan görerek mi bu buluşmayı kurguladınız, yoksa Karıncaların Günbatımı’nı Huzur’un yanına koyduğunda mı fark etiz?
Açıkçası bu iki karakteri yan yana düşündüğümde, beni en çok şaşırtan şey aynı şehre değil, aynı manzaraya bakıp bambaşka dünyalar görüyor olmalarıydı. O noktada mesele Tanpınar ile Biberyan arasındaki edebî fark olmaktan çıktı; hafızanın nasıl seçici çalıştığına dair daha büyük bir soruya dönüştü. O zaman fark ettim ki aslında kaybın değil, hafızanın bir hiyerarşisi var. Bazı yaslar edebiyatın merkezine yerleşiyor, bazıları ise uzun yıllar kenarda kalıyor. Bu bilinçli bir tercih olmak zorunda da değil. Kanon (yani edebiyat geleneğinin zaman içinde okunması gereken önemli, değerli, klasik kabul ettiği eser ve yazarlar bütünü) dediğimiz şey de biraz böyle oluşuyor; bazı sesler daha çok duyuluyor, bazıları ise aynı şehirde yaşamış olsalar bile sessizleşiyor. Bu buluşmayı birini diğerine karşı çıkarmak için kurgulamadım. Daha çok aynı İstanbul’un, aynı vapurun, aynı gökyüzünün iki farklı hakikati aynı anda taşıyabileceğini göstermek istedim. Çünkü şehir tek değildir. Aynı sokakta yaşayan insanlar bile aynı şehri yaşamaz. Belki edebiyatın en büyük imkânı da burada. Bir metni diğerinin yanına koyduğunda yalnızca iki hikâye konuşmaya başlamıyor; daha önce fark etmediğin sessizlikler de görünüyor. Benim yapmak istediğim biraz buydu. Birini merkeze alıp diğerini açıklamak değil; birbirlerini duymalarını sağlayacak bir karşılaşma zemini kurmak. Hafızayı büyütmek. Çünkü hafıza, hatırladıklarımızdan öte; uzun süre hatırlanmayanları fark etmeye başladığımız anda genişliyor.
Şehir Hatları Vapurunda Yolcular
John Berger’ın bakışı düşünceye çeviren derinliği ile Susan Sontag’ın gözlemdeki keskinliğini bir arada taşıyan bir damarınız var. “Harflerden Mekân Kurmak” bölümünde edebiyatla mimarlığı akraba ilan ediyor, sonra da gülümseten bir itirafta bulunuyorsunuz: ‘Bu kitapta kelimesel dönüşümle kaçak katlar çıkmış olabilirim.’ Bize bu akrabalığı ve çıktığın kaçak katları anlatır mısınız?
Berger ve Sontag gibi iki büyük ismin aynı cümlede anılması benim için çok kıymetli. Ama açıkçası kendimi onların yanına koymaktan çok, onların açtığı düşünme biçimlerinden beslenen bir okur olarak görüyorum. Edebiyat ile mimarlık arasında güçlü bir akrabalık olduğuna inanıyorum. Çünkü ikisi de aslında boşlukla çalışıyor. Mimar yalnızca duvar örmez; insanların yaşayacağı, karşılaşacağı, duracağı boşlukları da tasarlar. Yazar da yalnızca cümle kurmaz; okurun düşüneceği, susacağı, tamamlayacağı boşluklar bırakır. İyi bir metin de iyi bir yapı gibi içine girildiğinde yaşamaya başlar. “Harflerden Mekân Kurmak” derken kastettiğim tam da buydu. Kelimeler yalnızca anlam taşıyan işaretler değil; içinde dolaşılabilen odalar, koridorlar, eşikler kurabiliyor. Bir romanı bitirdiğinde bazen bir binadan çıkmış gibi hissedersin. Bazı metinler insanın içinde yıllarca yaşamaya devam eden bir mimariye dönüşür. Kaçak kat meselesine gelince… Bazen bir düşünce başka bir düşünceyi çağırıyor, bir dipnot yeni bir kapı açıyor, bir hikâye başka bir disipline uzanıyor. Ben de kelimelerle bazen planlanmamış balkonlar, beklenmedik geçitler, küçük avlular yapmış olabilirim. Sonuçta mimarlık da yazarlık da bana göre aynı sorunun peşinde: “İnsan kendine nasıl bir yaşam alanı kurar?” Birinde bunu taşla yapıyoruz, diğerinde kelimelerle. Ama ikisinin de inşa etmeye çalıştığı şey, en sonunda insana dair olan.
Kendinizi bir ‘flanöz’ olarak tanımlıyor, sokakları adımlarken görünmeyenlerin, sessizlerin izini sürüyorsuuz. Modern edebiyatımızda sokak genellikle bir erkek alanıydı. Bir kadının gözünden İstanbul’un yıkıntılarını ve ihtişamını okumak, o kayıp estetiği nasıl dönüştürüyor, ne katıyor?
‘Flanö’ olmak sadece sokakta yürümek değil bakmayı, oyalanmayı, ayrıntıya vakit ayırmayı ve görünmeyenin izini sürmeyi de içeriyor. İstanbul’la ilişkim de biraz böyle. Elbette kadın olarak şehri deneyimlemek, tarih boyunca çoğu erkek yazarın deneyimlediği şehirden farklı. Çünkü şehir herkese aynı özgürlüğü, aynı güveni ve aynı hareket alanını sunmuyor. Bu fark, bakışı da ister istemez dönüştürüyor. Ama benim için asıl mesele kadın bakışını erkek bakışının karşısına koymak değil. Daha çok, uzun süre görünmez kalmış bakışları çoğaltabilmek. Hatta sonraki kitaplarda 19. YY seyyahlarının İstanbul gezilerine dair yazılarım da var. İstanbul’da sadece manzara, silüet yok; sokak köpekleri, satıcılar, şehrin kiri pası, yoksulluğu da var. İstanbul’un ihtişamından çok, çatlakları beni ilgilendiriyor. Şehrin ruhu çoğu zaman vitrinde değil, kenarda kalmış ayrıntılarda saklı. Kadın olarak yürümek bana belki yeni bir şehir vermedi ama yeni sorular verdi. Kimin hikâyesi anlatılıyor? Kimininki eksik kalıyor? Kim geçip gidiyor da hiç kayda geçmiyor? Bir şehri gerçekten sevmek, yalnızca onun ihtişamını görmek değil; tüm arızalarına rağmen kabullenebilmektir.
Grete Stern, "Los sueños de renacimiento" (Yeniden Doğuş Düşleri), fotomontaj. Idilio, sayı 29, 7 Haziran 1949. Stern, okurların anlattığı düşleri gerçek fotoğraf parçalarını keserek birleştiriyor, böylece imkânsız sahneler kuruyordu. Kabuk kırılmış, içi boş. Yine de kadın ondan bir şeyin doğmasını bekliyor. Terk edilmiş yapılara bakarken bizim yaptığımız da buna benziyor belki.
Muvakkit Musa’nın asansör heyecanından, bugünün boş bir iş hanına dönüşmüş Tokatlıyan’ına bakıyoruz. 2026 Türkiye’sinde bu tür hayalet binalar çoğalırken, sizce bu mekânlar birer hafıza enkazı mı, yoksa yeniden doğmayı bekleyen düş sahaları mı?
Daha doğrusu ikisinin arasında duran eşikler. Bir yapı yıkıldığında taşını kaybetmiyoruz; ona yüklediğimiz anlamı, orada yaşanmış karşılaşmaları, gündelik hayatın görünmeyen izlerini de kaybediyoruz. Ama hafıza, mimariden daha inatçı bir şey. Bazen bir bina yok olur, hikâyesi yaşamaya devam eder. Bu yüzden ben bu yapıları yalnızca birer hafıza enkazı olarak görmüyorum. Aynı zamanda yeni anlatıları bekleyen sessiz metinler gibiler. Edebiyatın, sanatın ve hatta gündelik hayatın görevi de belki tam burada başlıyor: o sessizliği yeniden duymaya çalışmak. İlgimi çeken biraz da bu ara hâl. Ne geçmişi romantikleştirmek ne de bugünü bütünüyle ruhsuz ilan etmek. Asıl mesele, o mekânlarla yeniden sahici bir ilişki kurabilmek. Çünkü bir şehir, yeni binalar yapılarak devam etmez; eski hikâyelerle yeni hikâyelerin birbirine değmesiyle yaşamaya devam eder. Belki de bu yüzden o hayalet yapılar bana göre terk edilmiş değiller. Yalnızca yeniden dinlenmeyi bekliyorlar.
Tokatlıyan Otel-Restoran Önü
Pierre Nora’ya atıfla, “Ruhun yok oluşu, hafızanın mayalandığı mimarinin yok edilmesiyle başlar” diyorsunuz. 2026 İstanbul’unda, birçok hafıza mekânının yerini parlak ama ruhsuz yüzeylere bıraktığı bir dönemde, edebiyat bu yeni ve yabancı şehre nasıl bir hafıza giydirebilir?
Hafıza mekânlarının kaybı elbette yalnızca mimari bir kayıp değil; aynı zamanda düşünme ve hatırlama biçimlerimizin de dönüşmesi demek. Ama ben bu meseleye yıkılan binalar üzerinden bakmıyorum. Çünkü bazen bir yapı ayakta kalır ama hafızasını kaybeder; bazen de fiziksel olarak yok olur ama insanların belleğinde yaşamaya devam eder. Bu yüzden edebiyatın görevi kaybolan şehrin yasını tutmak değil. Edebiyatın asıl gücü, hafızayı yeni mekânlarda da yeniden kurabilmesinde yatıyor. Çünkü hafıza yalnızca taşta değil, insanda yaşar. Bugün İstanbul çok hızlı değişiyor. Bazı sokaklar, meydanlar, sinemalar ve apartmanlar hayatımızdan çekiliyor. Ama insanın bir şehre bağlanma ihtiyacı ortadan kalkmıyor. Belki de bu yüzden edebiyat, geçmişi kayıt altına almaz. Geleceğin hafızasını da kuran bir imkân sunar. Bir mekâna ruhunu veren, orada yaşanan karşılaşmalar, anlatılan hikâyeler ve biriken hatıralardır. Edebiyat tam da burada devreye giriyor. Bir sokağa, bir meydana, bir apartmana ya da artık yerinde olmayan bir binaya yeniden anlam kazandırabiliyor. Belki de bu yüzden hafızayı korumak, eskiyi muhafaza ederken yeni olanla da sahici bir ilişki kurabilmektir. O zaman şehir değişen bir fiziksel çevre olmaktan çıkar; yaşamaya devam eden ortak bir anlatıya dönüşür.
Şimdi Taksim Meydanı’ndaki meşhur hamburgercinin yerinde 1920’le ‘yedi tepe’ anlamına gelen ‘Eptalofos Kahvesi’ varmış ki dönemin edebiyat mahvillerinden kabul ediliyor; müdavimleri ‘Eftalikus’ diyormuş. Hatta Sait Faik aynı isimle bir öykü yazmış, Salah Birsel ‘gözetleme kulesi’ demiş orası için. 1960’ta adı adı ‘Ulus’ olmuş. 1998-99’da hamburgerci yerleşiyor. O dönemki itirazları hatırlıyorum ama dönüp bakınca navigasyonun olmadığı dönemlerin buluşma noktasıydı. Şimdi yerine başka bir şey açılacak olsa kuşkusuz birçok kişinin anılarının bir parçası sarsıntı yaşar. Son on-on beş yılda yeni yapılan yeni açılan mekânlardan hafıza mekânı olmaya aday bir yer var mı sizin için?
Hemen aklıma gelen üç mekânı paylaşayım. Son yıllarda sürekli değişim geçiren bu mekânlar pek çok kişi için hafıza mekânı olabilir. Ankara’da Kızılay Karanfil Sokak’taki Dost Kitabevi, yine Ankara’da Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki Kült Kavaklıdere ve İstanbul Taksim Gezi Pastanesi. 1987’de açılıyor Gezi Pastanesi, çok kez el değiştirdi. Orası da bir nevi edebiyat sanat mahfili sayılabilir. Şimdilerde yeniden kapandı sanırım. Dost Kitabevi de Ankaralılar için buluşma noktası. Bu bölge Ankaralılar hatta eski Ankaralılar için önemli bir bölge. 1996 yılında kuruluyor Dost Kitabevi. Benim de çok sevdiğim bir yazar Sabahattin Ali’nin de bir zamanlar yaşadığı ev bu binada yer alıyor. Dost Kitabevi’nin aynı zamanda öğrencilik yıllarımda üyesiydim, taksitle kitap alıyorduk. Sonra yine bizim için buluşma yeriydi. Cep telefonu olmadığı zamanlarda arkadaşlarımızla kitabevinin önünde buluşurduk. Önceden kitabevinin içinde koltuklar vardı, bedava okuyuculardan yılmış olacaklar ki kaldırdılar. Yine Ankaralılar ve sinemaseverler için Kült Kavaklıdere’nin olduğu Başkent Apartmanı da önemli hafıza mekânlarından biri benim için.
Gospodinov “Unutmamak için yazıyorum, başkalarının da unutmasına izin vermemek için” diyor. Bu kitap neyi unutturmamak için yazıldı?
Yeşim Ustaoğlu’nun “Pandora’nın Kutusu” filminden geçen bir cümle çok hoşuma gider: “Hatırlama, boş ver, daha iyi.” Ama neyi hatırladığımız önemli. Bugün çok hızlı yaşıyoruz. Şehirler değişiyor, binalar yıkılıyor, sesler kayboluyor, insanlar birbirlerinin hikâyelerine eskisi kadar uzun süre kulak veremiyor. Benim derdim yalnızca eski şehirleri ya da kaybolan mekânları hatırlatmak değildi. Daha çok, insanın dünyayla kurduğu o incelikli ilişkiyi unutturmamaktı. Çünkü bana göre hafıza yalnızca geçmişi saklayan bir depo değil; bugün nasıl yaşayacağımızı da belirleyen bir pusula. Hafızasını yitiren insan yalnızca geçmişini değil, yönünü de kaybetmeye başlıyor. Resmî tarihin kenarında kalanları, gündelik hayatın küçük ayrıntılarını, bir şehrin sesini, kokusunu, ritmini… İnsan, dünyayla ona dikkat kesildiği ölçüde bağ kurabiliyor. Sanat da, edebiyat da, hafıza da bize tam bunu hatırlatıyor.
William Albert Allard, “Eve Dönen Çocuklar (Girls Running Home)”, Béhorléguy, Fransa, 1967. Allard Bask köylerinde çalışırken alacakaranlıkta eve koşan iki çocuğu yakaladı. Belki hafıza da böyle bir şey. Yolu değil, yönü hatırlamak.
Kitap boyunca okura “Senin belleğin bir hikâye anlatıcısı olsaydı, neler anlatırdı?” diye soruyorsunuz. Şimdi sıra sizde; tek bir sahne, bir koku, bir köşe başı seçmen gerekse, belleğinizin ille de anlatmak isteyeceği o an hangisi olurdu?
Kitabın girişinde kesik kesik bahsetmiştim, zihnimizin lineer çalışmadığından. O kadar çok ki… Bazen biri öne çıkıyor, bazen diğerleri zihnimden yok olup gidiyor. Çoğunun tanığısın aslında. Bizim için mesela Nişantaşı, Orhan Pamuk’tan daha farklı bir anlam taşıyor. Keşke bu soruyu ikimiz adına CRR Konser Salonu’na sorma imkânınız olsaydı, keşke dili olsa da yanıtlasaydı. Hatta sizin hafıza mekânlarınızı da biliyorum gibi; CRR’den çıkarken köşede attığınız kahkaha mesela. Yaşayan tarih gibi olduk ama Konya’da bile çok fazla hafıza mekânımız var. Topkapı Sarayı’nı ayrı bir kitapta ele almak gerekir. Bunu biz sizinle “Bir Porsiyon Sanat’ta yemek hafızası üzerinden uzun uzun yazmıştık. Ama benim için bugünlerde zihnimde beliren kareler farklı. Son on yıldır Temmuz ayındaki Feriye’deki koşuşturmalar sıklıkla geçer zihnimden. Yine uzunca yıllar uğraştığım ve de başarılı olduğum bir sınavın acı sonucunu gece yarısı öğrendiğim anda odadaki kan donduran sessizlik, ameliyathanelerin buz gibi hayat adına hiçbir kıpırtısı olmayan hali vardır ya tıpkı oda öyle bir ruha bürünmüştü o an. Sonradan anlıyorum ki o geceden sonra dünya için küçük benim için büyük değişimler oldu. Tabii her zaman zihin kötü şeylere odaklanmıyor. Mesela bu seriyi yayıma hazırlayan editörüm Cansu Canseven’den kitap kapağı geldiği an. İş yerinde, soğuk ve karanlık koridordan odama içme suyu taşıyacaktım. Kapağa baktım ve uzun süre öylece kaldım. Çok güzel bir kitap kapağı, değil mi? Yine Dost Kitabevi’nde bu kitapla ilk karşılaştığım an mesela… Ve ondan da sık bir şekilde zihnimde yanıp sönen başka bir kare. Hatta son yıllarda belki de o masada kaldığımı düşünüyorum. Nişantaşı’nda soğuk bir öğleden sonra, içine sinek düşmüş bir bardak sudan aldığım iki yudum ve suya yansıyan yüzüm. Büyük eşikler çoğu zaman görkemli kapılardan geçmiyor. Bazen insanın hayatını değiştiren şey, içine sinek düşmüş bir bardak su da olabiliyor.
Etiketler: Milliyet Sanat Fatma Berber Taştan Düş Yaratmak - Edebiyat roman


