Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Bir taşın uyandırdığı sır

Bir taşın uyandırdığı sır

Bir taşın uyandırdığı sır27 Ekim 2026 - 04:10
Gazetecilikten yazarlığa uzanan yolculuğunda ilk romanı “Sükût Taşı – Uyanış” ile okuru zamanın, hafızanın ve insanlığın bilinmeyen geçmişinin izini sürmeye davet eden yazar Sercan Dinç, bilimkurgu ve gizemi Anadolu’nun tarihsel ve mitolojik birikimiyle buluşturuyor. Kişisel bir duygudan yola çıkarak evrensel sorulara uzanan roman, bildiğimiz gerçekliğin ötesinde nelerin saklı olabileceğini sorgularken daha geniş bir anlatı evreninin de kapısını aralıyor.
BARAN DANIŞ
baran.danis@milliyet.com.tr
 
Ya insanlığın geçmişine dair bildiğimiz her şey eksikse? Bir taş, açıklanamayan ölümler ve zamanın ötesine uzanan sırlar… İkinci Adam Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan “Sükût Taşı – Uyanış”, bilimkurgu ile mitolojiyi buluşturarak gerçekliğin sınırlarını sorgulayan bir anlatı kuruyor. 
Bilim kurgu, gizem ve zaman kavramını özgün bir kurguda buluşturan kitap İstanbul'dan Gelibolu'ya, Kaz Dağları'ndan Fransa'daki esrarengiz laboratuvarlara uzanan sürükleyici bir hikâye sunuyor. Görünürde bir salgınla başlayan olaylar, zamanın kendisiyle ilgili unutulmuş bir sırrın kapılarını aralıyor.
 
Her şey 2027 yılında Atlas Okyanusu'nun derinliklerinden çıkarılan gizemli bir taşla başlıyor. İlk bakışta sıradan bir bilimsel keşif gibi görünen bu taşın ardından açıklanamayan ölümler yaşanıyor. Kurbanların sol ellerinde beliren küçük bir izin ardından yalnızca 3 gün içinde hayatlarını kaybetmeleri bilim dünyasını alarma geçiriyor. Olaylar kısa sürede küresel bir krize dönüşürken, Fransa'daki CRX Laboratuvarı'nda çalışan Türk bilim insanı Mert Kaan Demir, yaşananların bilinen hiçbir hastalıkla açıklanamayacağını fark ediyor. Ancak geride bıraktığı birkaç ipucu dışında ondan haber alınamıyor. İstanbul'da biyoloji öğrencisi Aylin Türkmen'in kapısına ulaşan gizemli bir paket ise olayların seyrini tamamen değiştiriyor.
 
Paketin içinden çıkan bilgiler, Aylin'i insanlık tarihinin en büyük sırlarından birinin peşine düşürüyor. Araştırmalar derinleştikçe ortaya çıkan gerçekler, yaşananların bir salgından çok daha fazlası olduğunu gösteriyor. Çünkü karşısında yalnızca açıklanamayan ölümler değil, zamanın kendisiyle ilgili unutulmuş bir sır bulunuyor.
 
Gelibolu'nun sisli kıyılarından Kaz Dağları'nın gizemli geçitlerine uzanan yolculuk boyunca kadim semboller, kayıp kayıtlar, unutulmuş bilgiler ve insanlığın geçmişine ait izler bir araya geliyor. Aylin ve arkadaşları yalnızca bir felaketin nedenini değil, aynı zamanda insanın zamanla olan bağını da sorgulamak zorunda kalıyor.
 
Bilim kurgu ile gizemi bir araya getiren “Sükût Taşı”, yalnızca bir macera romanı değil; hafıza, zaman, insanlık ve bilinmeyen üzerine kurulan çok katmanlı bir anlatı sunuyor.
Sercan Dinç’le ilk romanını ve yazarlık serüvenini konuştuk.
 
 
Sercan Dinç
 
“Sükût Taşı”nın çıkış noktasında, kızınızın büyümesini izlerken zamanın akışı üzerine düşünmeniz olduğunu söylüyorsunuz. Son derece kişisel bir duygudan yola çıkarak insanlığın geçmişini, geleceğini ve zamanla ilişkisini sorgulayan bir bilimkurgu evrenine nasıl ulaştınız?
 
Aslında her şey kızımın büyümesini izlerken hissettiğim çok insani bir duyguyla başladı. Daha dün kucağımda tuttuğum bir bebeğin bugün benimle sohbet etmesi, sorular sorması ve dünyayı kendi gözleriyle keşfetmeye başlaması, zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark etmemi sağladı. Bir baba olarak onun büyüdüğünü görmek büyük bir mutluluk ama diğer yandan geçen zamanın bir daha geri gelmeyeceğini bilmek de insanı düşündürüyor. Sanırım hepimiz hayatımızın bir döneminde bazı anların hiç bitmemesini istemişizdir.
 
Bu düşünce zamanla başka soruları da beraberinde getirdi. Zaman gerçekten bildiğimiz gibi mi ilerliyor? Geçmiş dediğimiz şey yalnızca hatırladıklarımızdan mı ibaret? Yaşadığımız her şey bir yerlerde kayıtlı olabilir mi? Başlangıçta tamamen kişisel olan bu sorular, zamanla insanlığın geçmişini ve geleceğini sorguladığım daha büyük bir hikâyeye dönüştü. Çünkü bireysel hafızamızla insanlığın ortak hafızası arasında bir bağ olduğunu düşünüyorum. Bizler geçmişi hatırladığımız kadarıyla biliyoruz. Peki ya hatırlamadıklarımız, hatta insanlık olarak hiç bilmediklerimiz varsa?
 
“Sükût Taşı” işte bu düşüncelerden doğdu. Bilimkurgu, gerçek hayatta yanıtını bulamadığımız soruların peşinden hayal gücümüzle gidebilmemize imkân tanıyor. Ben de zamanın, hafızanın ve insanlığın bilinmeyen geçmişinin etrafında bir dünya kurmak istedim. Romandaki taş da bu nedenle yalnızca gizemli bir nesne değil, bütün bu sorgulamaların merkezinde yer alan bir simgeye dönüştü. Sonuçta bir babanın kızının büyümesini izlerken hissettiği duygu, beni insanlığın zamanla olan ilişkisini sorgulayan bir roman yazmaya götürdü. Sanırım “Sükût Taşı” benim için biraz da zamanın elimizden aldıklarına karşı hafızayla direnme çabası.
 
Roman, Atlas Okyanusu’nun derinliklerinden çıkarılan gizemli bir taşla ve ardından gelen açıklanamayan ölümlerle başlıyor. İnsanların bir virüs ya da salgın olarak yorumladığı şeyin aslında bambaşka bir gerçekliğe işaret etmesi fikri, günümüz dünyasında bilgiye ve bilinmeyene yaklaşımımız hakkında ne söylüyor?
 
Aslında burada anlatmak istediğim şey, insanın bilmediği bir durumla karşılaştığında onu bildiği kavramlarla açıklamaya çalışması. Çünkü bilinmezlik, çoğu zaman gerçeğin kendisinden daha fazla korkutuyor. Sükût Taşı romanında da insanların yaşananları bir virüs ya da salgın olarak değerlendirmesi bu düşünceden doğdu. İnsan, anlamlandıramadığı bir olay karşısında kendisini güvende hissedebilmek için mutlaka bir açıklama arıyor.
 
Özellikle yakın geçmişte yaşadığımız pandemi, korkunun ve belirsizliğin toplumlar üzerindeki etkisini hepimize gösterdi. Bir gazeteci olarak bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı, ancak doğru bilgiyi yanlış olandan ayırmanın giderek zorlaştığı bir dönemde yaşadığımızı düşünüyorum. Bilim, bilinmeyeni anlamlandırmak için en güçlü aracımız olsa da henüz her sorunun cevabına sahip değiliz. Bence önemli olan, bilmediklerimizi kabul edebilmek ve farklı ihtimallere açık olmak. “Sükût Taşı” ile biraz da bu düşünceyi sorgulamak istedim. İnsanlık tarihi boyunca imkânsız kabul edilen pek çok şey, zamanla hayatımızın sıradan bir parçasına dönüştü. Peki ya bugün gerçek olarak kabul ettiğimiz şeyler, henüz keşfedemediğimiz çok daha büyük bir gerçeğin yalnızca küçük bir parçasıysa? Okuyucunun romanı bitirdiğinde zihninde böyle soruların kalmasını istiyorum.
 
Kitabın İstanbul’dan Gelibolu’ya, Kaz Dağları’ndan Fransa’daki gizemli laboratuvarlara uzanan coğrafyası dikkat çekici. Bilimkurgu ve gizem türlerinde sıklıkla karşılaştığımız küresel anlatıların içinde Türkiye’nin tarihini, coğrafyasını ve kültürel hafızasını konumlandırmak sizin için neden önemliydi?
 
Bilimkurgu denildiğinde çoğu zaman aklımıza dünyanın farklı ülkelerinde geçen, büyük bilim merkezlerinin ve teknolojik gelişmelerin ön planda olduğu hikâyeler geliyor. Oysa Türkiye, binlerce yıllık tarihi, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış coğrafyası ve kültürel birikimiyle bu tür hikâyeler için son derece zengin bir kaynak. Ben de Sükût Taşı romanında evrensel bir meseleyi ele alırken hikâyenin önemli bir bölümünü kendi coğrafyamızda anlatmak istedim. Çünkü yaşadığımız toprakların geçmişine baktığımızda, bilimkurguya ilham verebilecek pek çok hikâye ve gizemle karşılaşıyoruz.
İstanbul, Gelibolu ve Kaz Dağları'nı seçmem tesadüf değildi. İstanbul, farklı medeniyetlerin izlerini aynı anda taşıyan, geçmişle bugünün iç içe yaşadığı bir şehir. Gelibolu'daki deniz feneri ise romanda yalnızca bir mekân değil, geçmişten günümüze ulaşan bir sırrın izlerini taşıyor. Kaz Dağları'nın mitolojik geçmişi ve doğası da hikâyenin gizemli atmosferini oluşturmamda önemli bir yere sahip. Fransa'daki laboratuvarlarla bu coğrafyalar arasında kurduğum bağlantı sayesinde bilimsel araştırmalarla tarihsel ve mitolojik unsurları aynı hikâyede buluşturmaya çalıştım.
 
Ben bilimkurgunun mutlaka uzak gezegenlerde ya da geleceğin büyük metropollerinde geçmesi gerektiğine inanmıyorum. Bazen her gün önünden geçtiğimiz bir yapı, üzerinde yürüdüğümüz bir toprak parçası ya da geçmişten bugüne ulaşan küçük bir iz, çok daha büyük bir hikâyenin başlangıcı olabilir.
 
“Sükût Taşı” ile Türkiye'nin tarihini ve kültürel hafızasını yalnızca geçmişe ait unsurlar olarak değil, geleceğe uzanan bir anlatının da parçası olarak görmek istedim. Çünkü bana göre iyi bir bilimkurgu hikâyesi, okuru yalnızca bilinmeyen bir geleceğe değil, yaşadığı dünyanın henüz fark etmediği sırlarına da götürebilmeli.
 
 
Romanda kadim semboller, kayıp kayıtlar ve unutulmuş bilgiler, bilimsel araştırmalarla iç içe ilerliyor. Bilimsel bilgiyle insanlığın geçmişinden devraldığı mitler ve sırlar arasındaki ilişkiyi nasıl kurdunuz? Bu iki alanın birbirini tamamladığı ya da çatıştığı bir nokta var mı?
 
Bilim ve mitolojiyi birbirinden tamamen bağımsız iki alan olarak görmüyorum. Çünkü her ikisinin de çıkış noktasında insanın bilinmeyeni anlama çabası var. Geçmişte insanlar açıklayamadıkları olayları mitlerle anlamlandırmaya çalışırken bugün aynı soruların yanıtlarını bilimsel yöntemlerle arıyoruz. Ancak burada beni asıl düşündüren şey, insanlığın geçmişine ilişkin bildiklerimizin ne kadarının eksiksiz olduğu. 
 
“Sükût Taşı” romanını oluştururken de bu meraktan yola çıktım. Binlerce yıl öncesinden günümüze ulaşan bir sembolün, bugün yapılan bilimsel bir araştırmayla bambaşka bir anlam kazanması fikri bana oldukça ilgi çekici geldi. Romanda yer alan sembollerin, kayıp kayıtların ve unutulmuş bilgilerin yalnızca gizem oluşturmasını istemedim. Bunların hikâye ilerledikçe birbirini tamamlayan, ancak zaman zaman karakterlerin bildiklerini de sorgulamalarına neden olan parçalar olmasına dikkat ettim. Örneğin Atlas Okyanusu'nun derinliklerinden çıkarılan bir taşın, Anadolu'nun kadim geçmişiyle ilişkilendirilebilmesi düşüncesi, bilimsel bir keşfin bizi hiç beklemediğimiz bir tarihsel sorgulamaya götürebileceği fikrinden doğdu.
 
Elbette bilimle mitoloji arasında önemli bir ayrım var. Bilim kanıtlara ve sorgulanabilir verilere dayanırken mitoloji, insanlığın yüzyıllar boyunca oluşturduğu anlatılardan besleniyor. Ben bu iki alanı birbirinin alternatifi olarak değil, edebiyatın imkânları içinde farklı sorular ortaya çıkaran iki kaynak olarak değerlendirdim. “Sükût Taşı”nda da bilimin cevap aradığı yerde geçmişin yeni sorular sormasını istedim. Çünkü bazen bir keşfin en heyecan verici tarafı, bize neyi öğrettiği değil, aslında ne kadar az şey bildiğimizi fark ettirmesidir.
 
“Sükût Taşı”nda zaman yalnızca olayların içinde gerçekleştiği bir ölçü değil, aynı zamanda sorgulanan bir kavram. Sizce zamanın hızla aktığına ilişkin algımız, yaşadıklarımızı anlamlandırma ve hafızamızda saklama biçimimizi nasıl etkiliyor? Romanın okura bu konuda düşündürmesini istediğiniz temel mesele neydi?
 
Bence zamanın en ilginç tarafı, herkes için aynı hızda ilerliyor gibi görünmesine rağmen hepimizin onu farklı hissetmesi. Mutlu olduğumuz anlar çok çabuk geçerken zor zamanlar bazen hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Yaşımız ilerledikçe de zamanın daha hızlı aktığını düşünmeye başlıyoruz. Oysa değişen yalnızca zaman değil, bizim ona yüklediğimiz anlam. Özellikle geçmişe dönüp baktığımızda yaşadığımız günlerin tamamını değil, hafızamızda iz bırakan anları hatırlıyoruz.
“Sükût Taşı” romanında zamanla hafıza arasındaki bu ilişkiyi sorgulamak istedim. Çünkü insanı insan yapan şeyin yalnızca yaşadıkları değil, yaşadıklarından hatırladıkları olduğunu düşünüyorum. Bir anı bazen yıllar boyunca zihnimizde canlı kalırken hayatımızın koca bir dönemini birkaç görüntüyle hatırlayabiliyoruz. Peki ya hafızamız sandığımız kadar güvenilir değilse? Ya unuttuğumuz şeyler aslında tamamen kaybolmuyorsa? Romanın temelindeki sorulardan biri de buydu.
 
Okurun özellikle şu soruyu düşünmesini istedim: Zaman mı bizden bir şeyler alıyor, yoksa biz zamanın içinde yaşadıklarımızın değerini yeterince fark edemiyor muyuz? Çünkü çoğu zaman bir anın ne kadar kıymetli olduğunu, o an geçmişte kaldığında anlıyoruz. Belki de zamanı durdurmak mümkün değil ama yaşadığımız anların farkında olmak bizim elimizde. “Sükût Taşı” benim için biraz da bu farkındalığın hikâyesi.
 
Gazetecilikten yazarlığa uzanan deneyiminiz, hikâye kurma ve okurun merakını canlı tutma biçiminizi nasıl etkiledi? İlk romanınızda bilimkurgu, gizem ve macerayı bir araya getirirken edebî anlatı ile gazetecilikten gelen gözlem ve araştırma alışkanlıkları arasında nasıl bir denge kurdunuz?
 
Gazetecilikle yazarlığın birbirinden çok uzak alanlar olduğunu düşünmüyorum. Her ikisinin de temelinde insanı anlamak, olayları gözlemlemek ve bir hikâyeyi doğru şekilde anlatmak var. Gazetecilik bana ayrıntılara dikkat etmeyi, araştırmayı ve bir olayın görünen yüzünün arkasındaki soruları sormayı öğretti. Özellikle bir haberin peşinden giderken edindiğim merak duygusunun, “Sükût Taşı” romanının kurgusunu oluştururken bana önemli katkılar sağladığını söyleyebilirim.
Elbette gazetecilikle roman yazarlığı arasında önemli bir fark var. Gazetecilikte gerçeklere ve doğrulanabilir bilgilere bağlı kalmak zorundasınız. Edebiyatta ise hayal gücünüzle yeni bir dünya oluşturabilirsiniz. Bilimsel ayrıntıların, mekânların ve olayların kendi içinde tutarlı olması benim için önemliydi. Çünkü okurun, ne kadar sıra dışı olursa olsun, anlatılan dünyanın gerçekliğine inanmasını istedim.
 
Bence iyi bir haberle iyi bir romanın ortak noktalarından biri, insanda bir sonraki cümleyi okuma isteği uyandırması. Ancak romanda yalnızca merak unsuruna dayanmak istemedim. Karakterlerin duygularını, karşılaştıkları olayların üzerlerinde bıraktığı izleri ve hikâyenin düşündürdüklerini de ön planda tutmaya çalıştım. Gazetecilik bana gerçeğin peşinden gitmeyi öğretti, edebiyat ise o gerçeğin ötesinde neler olabileceğini hayal etme özgürlüğü sundu.
 
“Sükût Taşı – Uyanış” başlığı, hem bir sırrın açığa çıkışını hem de yeni bir başlangıcı çağrıştırıyor. Romanın sonunda okurun zihninde kalmasını istediğiniz asıl soru nedir? Bu kitap sizin için tamamlanmış bir hikâye mi, yoksa daha geniş bir evrenin ve anlatının ilk adımı mı?
 
“Sükût Taşı – Uyanış” başlığındaki ‘uyanış’ ve ‘sükût’ kelimelerinin benim için birden fazla anlamı var. ‘Sükût’ kelimesi benim için yalnızca sessizliği ifade etmiyor. Aynı zamanda insanın kendi içine dönmesini, bazen susarak da hakikate yaklaşabileceğini düşündürüyor. Çünkü bazı cevapların kelimelerde değil, sessizlikte saklı olduğuna inanıyorum.
 
Romanın sonunda okurun zihninde özellikle şu sorunun kalmasını istedim: Ya bildiğimiz tarih, hatırladığımız geçmiş ve gerçek kabul ettiğimiz dünya, aslında çok daha büyük bir hikâyenin yalnızca küçük bir parçasıysa? Çünkü bazen bir gerçeği keşfetmek, bütün soruların yanıtını bulmak değil, daha önce hiç düşünmediğimiz sorularla karşılaşmak anlamına geliyor.
 
Benim için bir romanın başarısı yalnızca anlattığı hikâyeyle değil, okurda bıraktığı düşüncelerle de ilgili. “Sükût Taşı” boyunca zaman, hafıza, insanın seçimleri ve bilinmeyen karşısındaki tutumu üzerine sorular sordum. Okurun kitabı bitirdiğinde yalnızca karakterlerin başından geçenleri hatırlamasını değil, kendi hayatına ve yaşadığı zamana da farklı bir gözle bakmasını istiyorum. Belki de hepimizin bir noktada kendisine sorması gereken soru şu: Geçmişimizi gerçekten hatırlıyor muyuz, yoksa hatırladıklarımızla kendimize bir geçmiş mi oluşturuyoruz?
 
“Sükût Taşı” benim için tamamlanmış bir hikâyeden çok, daha geniş bir evrenin ilk adımı. Uyanış, bu evrenin kapısını aralayan ilk roman. Elbette kendi içinde bir başlangıcı ve sonu var ancak anlatmak istediğim dünya bununla sınırlı değil. Zamanın ve hafızanın doğasına ilişkin henüz yanıtlanmamış sorular, keşfedilmeyi bekleyen sırlar ve hikâyesi devam edebilecek karakterler var. Bu nedenle Uyanış adını özellikle anlamlı buluyorum. Çünkü bazen bir hikâyenin sonu, aslında çok daha büyük bir hikâyenin başlangıcıdır.
 
 
Etiketler: Sükût Taşı  Sercan Dinç  roman