Bir ülkenin hafızasında dolaşmak
Taryn Simon, on yıllık araştırmasında, bir federal ajanın yaşam öyküsünden yola çıkarak ABD’nin yakın tarihine ve görünmez bağlarına ışık tutuyor. Fotoğraf, belge ve tanıklıklarla örülen sergi, resmi tarih anlatılarının ötesine geçerek bir insanın hikâyesinin nasıl koca bir ülkenin hafızasına dönüştüğünü gösteriyor.
Acayip havalı bir rotundadan döne done ilerleyerek bir ülkenin yakın tarihine tırmanıyoruz. Taryn Simon’un çok ses getiren “Father Country I Do Love You (Baba Yurdum Seni Seviyorum)” sergisindeyiz. New York'taki Taryn Simon'ın sergisi, Frank Lloyd Wright ikonik tasarımlı Solomon R. Guggenheim Museum'un tamamını kaplıyor ve 14 Mart 2027'ye kadar ziyaret edilebiliyor.
Sergiye gelmeden önce konuyu okumadım; sürpriz bir deneyim olsun istedim. Etkileyici kişisel hikâyeler izliyorum fotoğraflarda. Mutfakta yaşlı bir adam bir fotoğrafta. Diğer fotoğrafta bu adamın elleri ve sebzeler. Birkaç satır yazı her fotoğrafın yanında. Çok sade. Hem yazılar hem fotoğraflar. Yaşlı bir adam maklube tarifi veriyor. Fotoğraflarda maklube yaparken takım elbiseli, pek şık. Bir yandan tarif veriyor, bir yandan ABD tarafından yerle bir edilen Bağdat’taki evinden bahsediyor. Belki de coğrafi ve kültürel olarak bize en yakın hikâye olduğu için en çok bu bölüm aklımda kalıyor. Yaşlı adamın o şıklığı, efendiliği ve başına gelenler beni hüzünlendiriyor.
Bir polis köpeği bir göçmene saldırıyor. Köpeğin sahibi olan polis memuru hapis cezası alıyor. 30 yıl hapiste kaldıktan sonra Trump af çıkarıyor. O da en güzel kıyafetlerini giyip fotoğraf çektiriyor. Tekrar bir kadın gibi hissetmek istiyormuş.
Eski bir ajan, mutfağında, koltuğunda ve evinin çeşitli köşelerinde karşımıza çıkıyor; ancak yüzünü hiç görmüyoruz. Hep sırtı dönük. Tek isteği, kimsenin artık ona bir şey sormaması.
Emekli bir öğretmen, Katrina Kasırgası'nın ardından mülkünü kontrol etmek için ailesiyle çıktığı bir yolculuk sırasında sigara almak üzere durduğunda New Orleans polisleri tarafından feci şekilde darp ediliyor. Öğretmenin sırtı ve omzu yaralanıyor. Olaydan yıllar sonra kendisine demans teşhisi konuluyor.
McDonald's'ın Olimpiyat Oyunları'na yatırımı, 1968 yılında, şirketin Fransa'nın Grenoble kentindeki Amerikan sporcularına memleket hasretlerini gidermek için hava yoluyla hamburger göndermesiyle başlıyor. 2008 Pekin Olimpiyatları öncesinde şirket "China Mac" adlı bir burger piyasaya sürüyor. Donald Trump, 2015 yılında ilk başkanlık kampanyasını yürütürken, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping'e Amerikan ekonomisine zarar verdiği gerekçesiyle verilen ihtişamlı devlet yemekleri yerine McDonald's hamburgeri ikram edilmesi gerektiğini söylüyor.
Bu hikâyeler arasında dolanırken arada öldürülmüş fare fotoğrafları görüyorsunuz. Fare (rat) İngilizce’de muhbir anlamına da geliyor. Devlet muhbirleri tek tek yakalayıp öldürüyor. Kimin suçlu, kimin suçsuz olduğu ise çoğu zaman belirsiz.
Serginin şahane kısmı, bütün bu hikâyelerin birbirine bağlı olması. Aslında fotoğraf sanatçısı olan Taryn Simon, çok derin bir araştırmayla size adeta bir belgesel-sergi sunuyor. Yaklaşık on yıllık bir çalışmanın ürünü olan “Father Country I Do Love You (2026)”, adı verilmeyen bir federal ajanın gerçek yaşam öyküsünü 42 çok parçalı eser ya da ‘bölüm’ aracılığıyla takip ediyor. Serginin hikâyesi 2017 yılında Simon'ın 1990'lara ait FBI dosyalarında bir ajanın ismine rastlamasıyla başlıyor. Sanatçı, emekli ajanı buluyor ve Maryland'deki bir Meksika restoranında onunla ilk kez buluşuyor. Simon, emekli federal ajanla senelerce yazışıp hikâyeler topluyor ve bu hikayelerdeki casusluk, komplo ve şiddet eylemlerinin tanıkları olan insanlarla birebir görüşüyor. Bu tanıklar bazen olayların doğrudan içinde, bazen de kıyısında yer almış; kimi tamamen masum, kimi ise olaylarla farklı şekillerde bağlantılı kişiler. Bütün bu hikayenin üzerinde sanatçının babasının yaşam öyküsünün gölgesinde ilerlediğini de not etmek lazım. Simon’ın babası, kariyerinin bir bölümünde Amerika Birleşik Devletleri hükümeti için çalışırken Tayland’da yaşamış, kariyerinin sonunda ise atari oyunları üretip satarak hayatını sürdürmüş. Simon hiçbir zaman onun hikâyesinin tamamını öğrenememiş ve babasına Alzheimer teşhisi konduğunda ise bunu artık hiçbir zaman öğrenemeyeceğini fark etmiş. Simon’ın babasının hikâyesinin tamamını öğrenemediği gibi ne Simon ne de biz ajanın hikâyesinin tamamını öğrenebiliyoruz. Bu katlara yayılmış külliyat, ajanın ve aslında ABD’nin yakın tarihinin hikâyesinin yalnızca bir bölümü. Simon’ın bu araştırma ile amacı federal ajanın hikâyesi üzerinden ülkesinin tarihine bakmak. Sergi ile okuduğum yorumlardan birinde “Simon'un tüm kariyeri, bakmaya zahmet etmek üzerine kurulu. Onu harekete geçiren şey neredeyse adli bir merak duygusu. Dünyayı yönlendiren büyük, karmaşık ve çoğu zaman görünmez sistemleri sıradan bir izleyicinin anlayabileceği bir biçimde görünür kılmaya çalışıyor,” denmiş. Sergide gezip ne anlatmaya çalıştığını anladıkça Simon’ın bu “zahmetine” hayran kalıyorsunuz. Bir insanın hikâyesi, yüzlerce hatta binlerce insanı birbirine bağlayan bir tarih yazımına dönüşüyor. Ajanın kariyeri, 1996'da TWA Flight 800 uçağının düşmesinden 11 Eylül saldırılarının ardından Pentagon'da yürütülen enkaz çalışmalarına kadar Amerikan yakın tarihinin önemli olaylarına uzanıyor. Simon'ın ilgisini çeken yalnızca bu olaylar değil, onların yıllar sonra bile devam eden beklenmedik sonuçları. Simon’ın konuştuğu insanların hikâyelerinde bu beklenmedik sonuçları izliyoruz. İşin daha da ilginç kısmı, Simon bu insanlara öyle bir mesafede duruyor, anlatımını da o kadar tarafsız yapıyor ki sanatçının duruşunu asla anlayamıyorsunuz. Gerçek araştırmacılık bu olsa gerek.
ABD’nin kuruluşunun 250. yılına denk gelen bu sergiyi gezerken bütün bunları bir Amerikalının gözünden görmenin nasıl bir deneyim olacağını merak ettim. Kendi ülkenizin yakın tarihini, bildiğinizi düşündüğünüz olayları ve bunların hiç tanımadığınız insanların hayatlarında yarattığı sonuçları böylesine ayrıntılı bir çalışmada görmek harika ve çok düşündürücü olmalı. Simon'ın sunduğu, alışıldık kahramanlık anlatılarından ve resmi tarih okumalarından oldukça farklı bir Amerika olduğu için Amerikalıların kendi tarihleriyle başka bir boyutta yüzleşmeleri için çok iyi bir fırsat. Türkiye'de bir Taryn Simon çıkar mı bilmiyorum. Ama bizim yakın tarihimize detaylı bakmak isteyenlere, edebi açıdan kusursuz bulmasam da, Kenan Orhan'ın Booker Prize 2026'ya aday gösterilen “The Renovation” kitabını tavsiye ederek bitireyim.
Etiketler: Milliyet Sanat Taryn Simon sergi resim


