“Büyüsü Bozulmuş Dünya” üzerine
Farklı disiplinlere ve bakış açılarına yer vermeyi hedefleyen Lenzart space’in açılış sergisi “Büyüsü Bozulmuş Dünya”, 29 Kasım’a dek Derya Yücel küratörlüğünde izleyiciyle buluşuyor. 12 sanatçının eserlerini bir araya getiren sergi, mitlerin, kadim sembollerin ve ritüel düşüncenin çağdaş dünyadaki izlerini farklı varoluş biçimleri, hafıza, dönüşüm ve yeniden büyülenme kavramları üzerinden ele alıyor.
“Büyüsü Bozulmuş Dünya”, kadim anlatıların, mitlerin, sembollerin ve ritüel düşüncenin çağdaş sanatta yeniden belirişine odaklanıyor. Buradaki geri dönüş, geçmişe duyulan doğrusal bir özlem ya da kaybolmuş bir kutsal çağın onarılması anlamına gelmiyor. Sanatçıların bu imgeleri bugünün krizleri içinden geçirerek dönüştürme, tersyüz etme ve yeni ilişkiler içinde kurma biçimlerine bakıyor. Yılan, kuş, su, taş, bitki, göz, elma, melez beden, yeraltı, şifa ve yeniden doğuş gibi farklı kültürlerde karşılık bulan imgeler, sabit anlamlarından çözülerek güncel deneyimlerle temas ediyor.
Sergide yer alan sanatçılar: Kezban Arca Batıbeki, Hilal Can, CANAN, Okyanus Çağrı Çamcı, Hande Dilaver, Bawer Doğanay, Nazlı Gürlek Hodder, Betül Özkan, Pinprick, Ali Şentürk, Ayşenur Şentürk, Serpil Yeter
2026 yılında Elnaz Rahimoğlu tarafından kurulan Lenzart space, Rahimoğlu’nun galericilik alanındaki önceki deneyimlerine dayanarak, çağdaş sanatın sunum ve algılama biçimlerini yeniden tanımlama amacıyla şekilleniyor. Lenzart space kendisini yalnızca bir sergi mekânı olarak değil, sanatçılar, fikirler ve farklı kültürel bağlamlar arasında diyalog üretmeye yönelik dinamik bir platform olarak konumlandırıyor.
Sergi üzerine küratör Derya Yücel ile sohbet ettik.
“Büyüsü Bozulmuş Dünya” başlığı, Max Weber’den beri modern dünyanın sekülerleşmesi ve büyünün kaybı etrafında düşünülen çok geniş bir tartışmayı çağrıştırıyor. Siz bu “büyü kaybını” bugünün dünyasında nerede hissediyorsunuz ve sergiyi tam olarak hangi düşünceden yola çıkarak kurdunuz?
Büyü kaybını, hayatın giderek daha fazla ölçülebilir, hesaplanabilir ve açıklanabilir hale gelmesinde hissediyorum. Bugün duygularımızdan gündelik tercihlerimize kadar pek çok şey veriye çevriliyor. Ne izlediğimiz, ne satın aldığımız, nereye gittiğimiz algoritmalar tarafından kaydediliyor ve hatta önceden tahmin ediliyor. Bu kadar çok açıklamanın içinde dünyanın bilinmezliğiyle kurduğumuz ilişki giderek daralıyor.
Sergi fikri de buradaki çelişkiden doğdu. Bir yandan akılcı, teknolojik ve seküler bir dünyanın içindeyiz. Diğer yandan mitlere, ritüellere, şifaya, astrolojiye ve farklı inanç biçimlerine güçlü bir yönelim var. Ben bunu basitçe geçmişe dönüş ya da nostalji olarak görmüyorum. Daha çok, mevcut açıklama biçimlerinin yetmediği yerde ortaya çıkan bir arayış olarak düşünüyorum. Sergi, aklı ya da bilimi reddetmiyor. Fakat dünyanın yalnızca bunlarla kavranamayacağını hatırlatıyor.
Sergide mitleri, kadim sembolleri ve ritüel düşünceyi geçmişe ait kalıntılar olarak değil, bugün hâlâ dönüşerek varlığını sürdüren düşünme biçimleri olarak ele alıyorsunuz. Çağdaş sanat bu eski imgelerle yeniden karşılaştığında sizce ne değişiyor: imgeler mi, yoksa bizim onlara bakışımız mı?
Sanırım ikisi de değişiyor. Hiçbir imge tarih boyunca aynı kalmıyor. Her karşılaşmada yeni bir bağlama yerleşiyor, başka deneyimlerle birleşiyor ve farklı anlamlar kazanıyor. Bir sanatçı kadim bir sembolü bugüne taşıdığında onu olduğu gibi tekrar etmiyor. Kendi bedeni, belleği, coğrafyası ve yaşadığı zaman içinden yeniden kuruyor.
Bizim bakışımız da değişiyor elbette. Bugün bir yılan imgesine binlerce yıl önceki bir toplumla aynı yerden bakamayız. Ama o imgenin taşıdığı korku, dönüşüm, zehir, şifa ve yenilenme gibi anlamlarla hâlâ bağ kurabiliriz. Çağdaş sanat bu imgeleri yeniden canlı hale getiriyor. Onları geçmişe kapatmak yerine bugünün sorularının içine bırakıyor.
CANAN – “Vuslat”
Yılan, kuş, su, taş, bitki, göz, elma, melez beden, yeraltı, şifa ve yeniden doğuş gibi imgeler farklı kültürlerde güçlü karşılıklara sahip. Sergide bu sembollerin “sabit anlamlarından çözülmesi” özellikle dikkat çekiyor. Bu çözülmeyi biraz açabilir misiniz?
Sembolleri bir sözlük maddesi gibi okumak istemedim. “Yılan şudur, kuş budur, su bunu temsil eder” dediğimiz anda imgenin hareket alanını daraltıyoruz. Oysa bir sembol, farklı zamanlarda ve kültürlerde birbirine karşıt anlamlar taşıyabilir. Yılan hem zehir hem şifa, hem korku hem yenilenmedir. Kuş özgürlüğü çağrıştırabilir ama aynı zamanda haberci, ruh taşıyıcısı ya da tutsak bir beden olabilir. Göz koruyabilir de denetleyebilir de.
Sergide eserlerin bu çoğulluğu koruması önemliydi. İmgeler birbirlerinin yanında kesin bir anlam kazanmak yerine daha da açılıyor. Bir eserde şifaya yaklaşan şey, başka bir eserde tehdit olarak karşımıza çıkabiliyor. Ben bu belirsizliği bir eksiklik değil, düşünceyi canlı tutan bir alan olarak görüyorum.
Sergide animizm, doğaya romantik biçimde ruh atfetmekten ziyade insanı diğer canlılar, nesneler ve görünmeyen güçlerle birlikte düşünmenin bir yolu olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, bugün hâlâ insanı dünyanın merkezine yerleştiren bakışımızı nasıl dönüştürebilir?
Animizmi, doğadaki her şeye insan benzeri bir ruh yüklemek şeklinde ele almıyorum. Benim için daha çok bir ilişki kurma biçimi. İnsanı tek özne, geri kalan her şeyi de onun kullanımına açık bir kaynak olarak görmeyen bir yaklaşım.
Bir taşın, bitkinin, suyun ya da başka bir canlının varlığını yalnızca bize sağladığı fayda üzerinden düşünmediğimizde dünyayla ilişkimiz değişmeye başlıyor. Maddeyi edilgen, doğayı sessiz bir arka plan olarak görmekten vazgeçiyoruz. Bu bakışın etik ve politik bir karşılığı da var. Çünkü insanı merkezden biraz çektiğimizde bakım, sorumluluk ve birlikte yaşama gibi kavramları yeniden düşünmek zorunda kalıyoruz.
Kezban Arca Batıbeki – “WADJET”
“Yeniden büyülenme” kavramı serginin merkezinde duruyor; ancak bunun bir kaçış ya da kaybedilmiş bir kutsallığa dönüş olmadığının altını çiziyorsunuz. Peki çağdaş dünyada yeniden büyülenmek sizin için tam olarak ne anlama geliyor? Bir duygu hâli mi, bir düşünme biçimi mi, yoksa politik ve etik bir tavır mı?
Bence bunların hepsiyle ilişkili. Yeniden büyülenme, salt dünyayı olduğundan daha güzel ya da masalsı görmek değil elbette. Karanlık, korku, belirsizlik ve çelişki de büyünün parçası olabilir. Burada önemli olan, dünyayı bütünüyle bildiğimiz ve kontrol edebildiğimiz fikrinden bir kaç adım geri çekilmek.
Bu, önce bir dikkat biçimi. Bir şeye hemen ad vermeden, onu açıklayıp tüketmeden bakabilmek. Ama aynı zamanda politik ve etik bir tavır. Çünkü modern hayat bize her şeyi fayda, hız ve verimlilik üzerinden değerlendirmeyi öğretiyor. Yeniden büyülenme ise ilişkilerimizi yalnızca yarar üzerinden kurmamayı, başka varlıkların ve başka deneyimlerin alanını tanımayı öneriyor.
Sergide “dünyanın tümüyle açıklanmış ve tüketilmiş olduğu düşüncesini bir süreliğine askıya almak” gibi güçlü bir fikir var. Bugünün aşırı bilgi, görüntü ve açıklama çağında gizeme alan açmak sizce neden önemli?
Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay ama bu durum her zaman daha fazla kavrayış anlamına gelmiyor. Sürekli görüntü, yorum ve açıklamayla karşılaşıyoruz. Bir şey olur olmaz tanımlanıyor, sınıflandırılıyor ve dolaşıma giriyor. Bu hız, anlamakla tüketmek arasındaki farkı bulanıklaştırıyor.
Gizeme alan açmak bilgisizliği yüceltmek değil. Bilginin sınırlarını kabul etmek demek. Bazı deneyimlerin hemen dile gelmediğini, bazı şeylerin zaman istediğini hatırlamak. Sanatın gücü de biraz burada. Sanat her soruya cevap vermek zorunda değil. Bazen bir soruyu açık tutması, izleyiciyi o belirsizliğin içinde bırakması daha değerli.
Pinprick, “Self”. Fotoğraf: Samet Ozer
Serginin 12 sanatçısı farklı kuşaklardan ve pratiklerden geliyor. Bu çeşitliliğin içinde eserleri bir araya getirirken aradığınız şey ortak bir tema mıydı, yoksa eserlerin birbirleriyle beklenmedik biçimlerde konuşabileceği bir alan mı yaratmak istediniz?
Başlangıçta elbette kavramsal bir çerçeve vardı ama sanatçıları yalnızca bu çerçeveyi örnekleyecek isimler olarak davet etmedim. Böyle bir yaklaşım eserleri önceden belirlenmiş bir fikrin içine sıkıştırabilirdi. Benim için asıl önemli olan, farklı kuşaklardan ve üretim biçimlerinden gelen işlerin birbirleriyle nasıl karşılaşacağıydı.
Resim, heykel, tekstil, video, yerleştirme gibi yaklaşımlar arasında beklenmedik bağlar oluşuyor. Bir eserdeki kuş başka bir eserdeki yeraltı fikrine, bir bitki imgesi bedene ya da şifaya bağlanabiliyor. Ortaklıklar kadar gerilimler de önemli. Sergiyi tek bir hikayenin anlatımı olarak değil, farklı seslerin zaman zaman birbirine yaklaştığı, zaman zaman ayrıldığı bir alan olarak kurmaya çalıştım.
Sergide hafıza ve dönüşüm kadar “başka bilme biçimleri” de öne çıkıyor. Sezgi, mit, ritüel ve hayal gücü gibi yöntemler, bilgi üretme konusunda bugün hâkim olan rasyonel çerçeveye nasıl bir alternatif sunabilir? Sanat bu alternatifin neresinde duruyor?
Sezgi, mit, ritüel ve hayal gücünü rasyonel düşüncenin karşısına yerleştirmiyorum. Bunlar birbirini dışlayan alanlar değil. Sorun, yalnızca ölçülebilen ve kanıtlanabilen bilgiyi geçerli kabul ettiğimizde başlıyor. Bedenin hafızası, kuşaktan kuşağa aktarılan deneyimler, rüyalar ya da sezgiler de dünyayı kavrama biçimlerimizin parçası.
Sanat tam da bu farklı bilgi alanlarının birlikte var olabildiği yerlerden biri. Bir eser hem araştırmaya hem sezgiye, hem kişisel hafızaya hem kolektif bir anlatıya dayanabilir. Bilimsel bir önerme gibi doğrulanmak zorunda değildir ama bu, onun bilgi üretmediği anlamına gelmez. Sanat bazen henüz adını koyamadığımız bir şeyi hissetmemizi sağlar. Bence başka türlü bilmenin en güçlü taraflarından biri de bu.
Sergiyi gezen izleyicinin yalnızca mitolojik imgeleri ya da doğayla ilişkili sembolleri görmesini değil, kendi dünyayla kurduğu ilişkiye yeniden bakmasını amaçlıyorsunuz. Sergiden çıktıktan sonra izleyicinin gündelik hayatında değişmesini umduğunuz şey nedir: bakışı mı, soruları mı, yoksa dünyayla kurduğu mesafe mi?
En çok bakışının yavaşlamasını isterim. Bir taşa, bitkiye, hayvana, kendi bedenine ya da daha önce önemsiz gördüğü bir nesneye biraz daha uzun bakabilir mi? Dünyayla arasındaki mesafenin sandığı kadar kesin olmadığını hissedebilir mi?
Mekânsal kurgu da bu düşüncenin bir parçası. Galeri oldukça küçük ve belirgin bir white cube karakterine sahip. Ben bu nötr ve mesafeli görünümü korumak yerine, eserleri birbirine yaklaşacak, kimi yerde neredeyse iç içe geçecek kadar yoğun bir düzende bir araya getiriyorum. Mekanın bir sergileme kabuğundan çok, bir mabedi ya da yuvayı çağrıştırmasını istiyorum. İmgeler duvarlarda tek başlarına ve güvenli mesafeler içinde değiller. Birbirlerine neredeyse temas ederek birbirlerinin anlamını dönüştürebilir ve izleyiciyi de bu yakınlığın içine alabilirler.
Dolayısıyla izleyici eserleri uzaktan ve sırayla izlemek yerine, onların arasında hareket edecek. Bedeninin ölçeğini, eserlere ve diğer izleyicilere olan mesafesini daha fazla hissedecek. Belki dünyayla kurduğumuz ilişki de böyledir. Sandığımız kadar düzenli, ayrıştırılmış ve kontrol edilebilir değil, daha sıkışık, geçirgen ve birbirine bağlı.
Hiçbir serginin insanın hayatını bir anda değiştireceğini düşünmüyorum. Ama küçük bir kayma yaratabilir. Alışılmış olanı kısa bir süreliğine yabancılaştırabilir, daha önce görmediğimiz bir ilişkiyi görünür kılabilir. İzleyici dışarı çıktığında dünyayı bütünüyle çözülmüş bir yer olarak değil de hala şaşırtabilen, sorular üreten ve bizim dışımızdaki varlıklarla paylaştığımız bir alan olarak hissederse, sergi amacına yaklaşmış olur.
Etiketler: Büyüsü Bozulmuş Dünya Lenzart space Derya Yücel


