Calder: Hafiflik, Hareket, Sadelik
Calder’in Fondation Louis Vuitton’daki “Dengede Düşlemek” (Dreaming in Equilibrium) sergisi, insana tam anlamıyla mutluluk, hafiflik ve muziplik hissi veriyor. Sergi boyunca en basit bir telden çıkabilecek yaratıcılığın, oyun oynar gibi tasarlanan eserlerin, bol muhabbetin, doğayla aramızdaki tatlı ilişkinin ve dengesi çok iyi hesaplanmış bir hafifliğin kollarında kayıyorsunuz.
IRMAK ÖZER
Bu aralar çok fazla yeni insanla tanışıyorum ve doğal olarak ilk sorulan sorular arasında ilgi alanlarımızın ne olduğu da var. Sanat dediğimde, meraklı olanlar tam olarak neden sevdiğimi soruyorlar. Sana ne hissettiriyor? Bazen bu soruya örnekler üzerinden cevap vermek karşımdakinin beni anlayabilmesini kolaylaştırıyor. Geçen hafta sonu, verebileceğim en güzel örneklerden biri olan bir sergide vakit geçirdim.
Calder’in Fondation Louis Vuitton’daki “Dengede Düşlemek” (Dreaming in Equilibrium) sergisi, insana tam anlamıyla mutluluk, hafiflik ve muziplik hissi veriyor. Sergi boyunca en basit bir telden çıkabilecek yaratıcılığın, oyun oynar gibi tasarlanan eserlerin, bol muhabbetin, doğayla aramızdaki tatlı ilişkinin ve dengesi çok iyi hesaplanmış bir hafifliğin kollarında kayıyorsunuz.
Calder’in bugüne kadarki en geniş retrospektiflerinden biri olan “Dengede Düşlemek”, sanatçının 1920’lerden 1970’lere uzanan yarım asırlık külliyatını kapsıyor. Serginin Frank Gehry tasarımı, bir gemiye benzeyen, serginin kendisi gibi, adeta süzülüyormuş havası veren Fondation Louis Vuitton binasında olması, serginin ruhuna çok uygun bir seçim olmuş. Sergide sanatçının “stabil” ve “mobil” olarak adlandırdığı büyük boyutlu heykellerinin yanı sıra telden portreler, oyma ahşap figürler, resimler, çizimler ve özgün heykeller olarak tasarlanmış takılardan oluşan 300 eser görüyorsunuz. Birçok farklı malzeme kullanan Calder’in çevresinde dolandığı ana fikirler ise sabit: hareket, ışık, yansıma, basit malzemeler, ses, geçicilik, yerçekimi, performans ve pozitif ile negatif alan arasındaki etkileşim.
Basit malzemelerden bahsetmişken, Calder’in 1909 Noel’inde, 11 yaşındayken anne ve babası için yaptığı Köpek ve Ördek heykellerinden başlamak gerek. Sanatçı bir aileye doğan Calder’in daha o yaşta yaptığı minik heykeller hem çok estetik hem de kinetik; Ördek dokunulduğunda ileri geri sallanıyor.
Basit malzeme kullanımına hayranlığım “Calder’in Sirki” (Cirque Calder) ile arşa çıkıyor. Asıl evi Whitney Müzesi olan, defalarca ziyaret ettiğim ve her seferinde ayrı eğlendiğim, 1920’lerin sonlarına doğru ortaya çıkan sirk; tel, ahşap ve kumaş parçaları ile yeniden değerlendirilmiş malzemelerden yapılmış 69 karakter ve hayvan ile sekiz mekanik sistemden oluşuyor. Akrobatlar, aslan terbiyecileri, fil terbiyecileri, kovboylar, dansözler, sultanlar, ip cambazları gibi eğlenceli karakterlerden oluşan minik sirki Calder, Paris’te düzenlediği gösterilerde elleriyle hareket ettirip müzik ve ses efektleri eşliğinde; başarısız olan numaraları ve kazalarıyla birlikte seyircilere sunuyormuş. Hem çocuksu hem de aşırı yaratıcı bu pek eğlenceli sirkin (az da olsa kayıtları da var) izleyicileri arasında Fernand Léger, Le Corbusier, Jean Arp, Joan Miró ve Piet Mondrian gibi isimler varmış! O dönemin entelektüel hayatının zenginliğine, muhabbetine özenmemek elde değil!
Sirki takiben “Kabloların Kralı” olarak da anılan Calder, telden figüratif heykeller yapmış. Ünlü dansçı ve şarkıcı Joséphine Baker’ın ve model Kiki de Montparnasse’ın boydan portreleri, ressam Fernand Léger’nin büstü gibi ünlü isimlerin yanı sıra akrobatlardan sıradan insanlara kadar birçok kişinin telden heykelleri var. Heykellerin asılı halde boşlukta dans eder gibi sallanmaları, duvara yansıyan hayranlık uyandıran gölgeleri ve tasarımlarının onlara verdiği canlılık (düşer gibi görünen telden bir adam gerçekten de bir saniye sonra yere kapaklanacakmış hissi veriyor) Calder’in basit malzemelerle gösterdiği yaratıcılığın en güzel örneklerinden.
Balıklar uçuyor
Calder’in eserlerinde beni en çok etkileyen şeylerden biri, onları aslında sanatçının tek başına tamamlamıyor oluşu. Calder formu kuruyor, dengeyi hesaplıyor; gerisini doğaya bırakıyor. Rüzgâr, hava akımları, ışık, yerçekimi ve hatta izleyicinin hareketi eserin bir parçasına dönüşüyor. Jean-Paul Sartre’ın Calder’in mobilleri için söylediği gibi, “havayla besleniyor, onu soluyor ve atmosferin belirsiz yaşamından kendi yaşamlarını alıyorlar.” Bu nedenle Calder’in heykelleri hiçbir zaman tamamen bitmiş ya da sabit değil; doğa onları her an yeniden yaratıyor.
Belki de eserlerin verdiği o harika özgürlük hissi buradan geliyor. Calder bir yandan mühendis titizliğiyle ağırlığı, karşı ağırlığı ve hareketi hesaplayan son derece teknik bir sanatçı; diğer yandan hayal gücünün önüne neredeyse hiçbir sınır koymuyor. Havada süzülen balıklar, kuşları çağrıştıran biçimler, rengârenk bir tavuskuşu, titreşen teller… Calder doğayı taklit etmek yerine onun hareket etme biçimini eserlerinin içine alıyor. Sergideki “Sculptor of Wind” başlığı bu yüzden Calder’i çok güzel tarif ediyor: O yalnızca metalden biçimler yapan bir heykeltıraş değil, rüzgârı da malzemesi hâline getiren bir sanatçı.
Bu özgün dil doğadan beslendiği kadar, sanatçının içinde bulunduğu ortamdan da beslenerek ortaya çıkıyor. Calder çevresindeki sanatçıları dikkatle izliyor, dönemin Paris avangardının içinde yaşıyor ve gördüklerini kendi dünyasına dönüştürüyor. Özellikle 1930’da Mondrian’ın Paris’teki atölyesini ziyaret etmesi önemli bir kırılma noktası. Calder, duvara yerleştirilmiş renkli dikdörtgenlerden çok etkileniyor; ama o estetik dili tekrar etmek yerine Mondrian’ın renk ve geometrisini kendi malzemesi olan tel, metal, boşluk ve nihayetinde hareketle buluşturuyor. Mondrian’ın yüzeyde kurduğu denge, sanki Calder’in elinde yerçekimine meydan okuyarak havaya kalkıyor.
Hayatın fırsatları ve güzelliği
Dört kata ve üç bin metrekareye yayılan sergide gezerken hayatın ve yaratıcılığın sonsuzluğu, bir de güzelliği hakkında düşündüm. İşte bu adam, doğayla konuşan nesneler yaratmaya karar vermiş ve küçücük tel parçalarından kocaman metallere uzanan malzemelerle bize hafif, oyunbaz, gördüğünüzde mutluluk veren ve özgürlük hissi yaşatan eserler bırakmış. Hayatı seven, onun sunduğu fırsatları gören, yakalayan ve onlara kendi biçimini veren gözler ve eller...
Bu kadar rüzgârdan, havadan bahsettikten sonra, yine sergide yer alan bir eserin tatlı hikâyesiyle yüzünüze biraz okyanus havası üfleyeyim: 1929’da Paris’ten New York’a giden De Grasse gemisinde Calder genç ve güzel bir kadınla tanışır. Rüzgâr Louisa’nın kısa ve kıvırcık saçlarını savururken Calder onun saçlarını Medusa’nın yılanlarına benzetir ve ona Medusa adını takar. Kısa süre sonra ona, tek bir pirinç telden yapıp üzerine “Medusa” yazdığı bir bilezik hediye eder. Medusa, daha sonra Calder’in eşi olacak Louisa James’tir.
Etiketler: Calder Fondation Louis Vuitton sergi


