Cazdan bossa novaya evrensel yolculuk
Cazdan bossa novaya, klasik ve modern dokunuşlarla harmanlanmış repertuvarını İstanbul’a taşıyan Lisa Ekdahl, 13 Mayıs’ta İş Sanat’ta sahnede olacak.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
İsveçli şarkıcı ve söz yazarı Lisa Ekdahl, 1994’te yayınladığı ilk albümüyle İskandinav müzik listelerini altüst ederek dört kez platin kategorisine erişmiş ve hem dinleyicileri hem de eleştirmenleri büyülemişti.
Caz, pop ve bossa nova arasında kurduğu zarif dengeyle Avrupa müziğinin en özgün vokallerinden biri olarak otuz yılı aşkın bir kariyeri geride bırakan 1971 doğumlu Ekdahl, 1990’ların ortasında İsveç müzik sahnesine yaptığı çıkışla kısa sürede geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı. Kendine özgü ince, kırılgan ama bir o kadar da karakteristik vokaliyle tanınan sanatçı, kariyeri boyunca pop, caz ve bossa nova arasında dolaşan bir müzikal dil kurdu. Ekdahl’ı benzerlerinden ayıran en belirgin özellik, teknik gösterişten uzak, neredeyse konuşur gibi şarkı söyleyen yorum tarzı ve minimal düzenlemeler üzerine kurulu anlatımı oldu.
Sanatçının müziği büyük ölçüde İsveççe sözlere dayanmakla birlikte, uluslararası açılımını İngilizce albümleriyle gerçekleştirdi. Bu iki dil arasında kurduğu geçiş, onun hem yerel hem de küresel dinleyiciyle temas kurabilmesini sağladı.
İsveç’ten yükselen ses
Ekdahl, 1994 yılında kendi adını taşıyan ilk albümüyle çıkış yaptı. “Lisa Ekdahl”, İsveç’te büyük ticari başarı elde ederek sanatçıyı kısa sürede ülkenin en tanınan seslerinden biri haline getirdi. Albümdeki yalın düzenlemeler ve caz etkili armoniler, onun ilerleyen yıllarda sürdüreceği müzikal çizginin temelini attı. 1996’da gelen “Med Kroppen Mot Jorden” ve 1997 tarihli “Bortom Det Blå”, sanatçının İsveççe repertuvarını derinleştirdiği çalışmalar oldu. Bu dönemde Ekdahl, özellikle İskandinav ülkelerinde güçlü bir dinleyici kitlesi oluşturdu.
2000 yılında yayınlanan “Sings Salvadore Poe”, Ekdahl’ın kariyerinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Tamamı İngilizce sözlerden oluşan albüm, sanatçının uluslararası pazara açılmasını sağladı. Albümdeki bossa nova ve caz etkili düzenlemeler, onun müzikal kimliğini Avrupa sınırlarının ötesine taşıdı. Bu çizgi, 2002’de yayınlanan “Heaven Earth & Beyond” ile devam etti. Ardından gelen 2003 tarihli “En Samling Sånger”, sanatçının kariyerinin ilk dönemine dair bir özet niteliği taşıdı.
2004’te yayınlanan “Olyckssyster “ve 2006 tarihli “Pärlor Av Glas”, Ekdahl’ın İsveççe üretimlerine geri döndüğü ve daha içe dönük bir anlatı kurduğu çalışmalar olarak öne çıktı. 2009’da çıkan “Give Me That Slow Knowing Smile”, sanatçının İngilizce repertuvarındaki olgunluk dönemini temsil ederken; 2011’de yayınlanan “At the Olympia Paris”, Ekdahl’ın sahne performansını kayıt altına alan önemli bir canlı albüm olarak diskografide yerini aldı.
Lisa Ekdahl’ın kariyerinde caz müzisyenleriyle kurduğu ilişkiler belirleyici oldu. Peter Nordahl trio ile gerçekleştirdiği 1995 tarihli “When Did You Leave Heaven” ve 1998’deki “Back to Earth” projeleri, sanatçının caz yorumculuğunu güçlendirdi. 2001 yılında Danimarkalı müzisyen Lars H.U.G. ile yaptığı düet ve 2003’te Rod Stewart ile “Where or When” parçasındaki iş birliği, Ekdahl’ın uluslararası müzik çevrelerindeki görünürlüğünü artıran önemli adımlar arasında yer aldı.
Ekdahl kariyeri boyunca birçok ödül kazandı. İlk albümüyle İskandinav müzik listelerini altüst ederek dört kez platin kategorisine erişen, İsveç müzik endüstrisinin en prestijli ödül töreni olan ve “İsveç’in Grammy’si” olarak anılan Grammis ‘i ise üç kez kucaklayan sanatçı, 2024’te ‘İsveç Müzik Onur Galerisi’ne seçildi.
Minimalizmin kalıcı gücü
Lisa Ekdahl, kariyeri boyunca yüksek volümlü prodüksiyonlardan uzak durarak, sadeliği bir estetik tercih haline getirdi. Müziğindeki boşluklar, en az notalar kadar anlam taşıyan ve bu yaklaşımıyla modern caz-pop anlatısının en rafine temsilcilerinden biri haline gelen sanatçı bugün hâlâ aktif üretimini sürdürüyor. Özellikle Avrupa sahnesinde sadeliğin ve duygusal doğrudanlığın güçlü bir temsilcisi olarak varlığını koruyor.
13 Mayıs Çarşamba saat 20:30 itibarıyla İş Sanat İş Kuleleri Salonu’nda sahne alarak kariyerinin farklı dönemlerinden sevilen Bossa Nova, pop-caz ve caz standartlarını kapsayan bir repertuvar sunacak sanatçıya Mathias Blondahl (Gitar) ve Daniel Gahrton (Saksofon ve Klavyeler) eşlik ediyor.
Sakin ve duyarlı stili, Astrud Gilberto’yu anımsatan sesi ve bossa nova ile caz standartlarına kattığı özgün yorumlarıyla Avrupa’da ve Türkiye’de sadık bir hayran kitlesi edinen Lisa Ekdahl, İstanbul konseri öncesi Milliyet Sanat’ın konuğu oldu.
1994 yılında çıkan ilk albümünüz İskandinav listelerinde hızla zirveye yerleşti ve size İsveç müzik endüstrisinin en prestijli ödülü olan üç ‘Grammis’ ödülü kazandırdı. Geriye dönüp baktığınızda, bu ani başarının sanatsal özgürlüğünüz üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Henüz çok genç yaştayken kendi şarkılarımla İskandinavya’da yakaladığım bu ani başarı sayesinde hem özgüven kazandım hem de sadık bir İskandinav dinleyici kitlesi edindim. Dinleyicilerimi seviyor ve onlara saygı duyuyorum. Dinlemek bir sevgi eylemidir, dinleyicilere sahip olmaksa bir lütuf... O başarının ardından albümlerimin haklarını kendim kontrol etmeye başladım; Sony Music ile yaptığım lisans anlaşması bana sanatsal özgürlük sağladı. Kariyerimin başlarında takdir edilmek, yetenekli ve ilham verici insanlarla çalışma fırsatını da beraberinde getirdi. Şanslıyım ve bunun farkındayım.
Naif vokal tarzınız sık sık Astrud Gilberto ile kıyaslanıyor. Vokal estetiğiniz bilinçli bir tasarımın sonucu muydu, yoksa doğal bir süreçte mi gelişti?
Bu kıyaslama hoşuma gidiyor çünkü ona ve aynı dönemin Brezilya müziğine bayılıyorum. Blossom Dearie’ye benzetildiğim de oluyor, bu da gurur verici. Gençken Aretha Franklin gibi büyük seslerden çok etkilenmiştim ama sonuçta kendi sesimle şarkı söylemem gerektiğini biliyordum, öyle de yaptım. Hamurumda olanı mükemmelleştirmek; sesimi ve kişiliğimi kucaklamak ise çok bilinçli bir karardı.
Şarkı söylemeye 19 yaşında, İsveç’teki caz kulüplerinde Peter Nordahl Trio ile başladınız. Bu dönem müzikal kimliğinizi nasıl etkiledi?
Peter Nordahl Trio ile şarkı söylemek bana çok şey öğretti; böylesine yetenekli müzisyenlerle birlikte çalışmak harikaydı. Hem müzikal anlamda zamanlama konusunda hem de performans sırasında bir yandan rahat ve özgür hissederken bir yandan da konsantrasyonumun dağılmaması adına onlardan çok şey öğrendim.
2001 tarihli “Lisa Ekdahl Sings Salvadore Poe” albümünüz Fransa’da altın plağa ulaştı. Kendinizi bossa novanın ellerine bırakmak, ritim ve şarkı yazarlığı anlayışınızı nasıl şekillendirdi?
Bu müziği iyice özümsemek için Brezilya’ya gittim, Rio ve Bahia bölgelerinde vakit geçirdim. Aslında Brezilya yolculuğumdan ve bu albüm fikrinden önce de bossa novayı severek dinliyordum. Sevdiğim isimler arasında ilk aklıma gelenler, Elis Regina, Jobim, Gal Costa… Bossa nova ve cazın birbiriyle bu kadar uyumlu olmasını seviyorum.
2009’da çıkardığınız “Give Me That Slow Knowing Smile” ile blues, pop-caz ve folk türlerini harmanladınız. Sizce bu albümün kariyerinizde bir dönüm noktası olmasının sebebi neydi?
Hayatımı Stockholm’de sürdürüyorum ama o albümün şarkılarını yazdığım dönemde New York’ta bir daire kiralamış ve orada uzunca vakit geçirmiştim. Müzikal anlamda tam olarak nereye varacağımı bilmeden yeni şeyler denemenin özgürlüğünü hissettiğim günlerdi. Sanki hiç bilmediğim topraklarda geziniyordum. Yaratıcı anlamda risk almanın heyecanını yeniden tatmayı umuyorum; 2026 yılı için temennim bu.
2017’de “När Alla Vägar Leder Hem” size bir Grammis Ödülü daha getirdi. Anadilinizde şarkı yazmak, İngilizce yazmaya kıyasla farklı bir duygusal derinlik katıyor mu?
Her iki dili de çok seviyorum. İsveççe yazarken o meşhur ‘İsveç melankolisi’ daha da fazla açığa çıkıyor. Biz melankoli üzerine çok kafa yorarız, İsveç halk şarkılarına bakacak olursanız bunu romantik bulduğumuz bile söylenebilir.
“More of the Good” albümünüzün turnesini Paris’teki L’Olympia’da sonlandırdınız. Fransız dinleyicilerle aranızdaki nasıl bağ var?
Fransız dinleyicilerime minnettarım. Bir müzisyen olarak hayatımın en değerli anlarından bazılarını, defalarca çıktığım L’Olympia sahnesine borçluyum.
16. stüdyo albümünüz “Bang Bang i Mitt Hjärta”, daha doğrudan ve samimi bir anlatım sunuyor. Bu albümde kendinize dair hangi alanları keşfettiniz?
Aşk, özlem, ihanet; hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini bildiğin halde, boş vaatlere ihtiyaç duymadan sevmeye devam etme isteği diyebilirim. Bu albümüm, güvenmek ve hayatın karşısına cesaretle çıkmak üzerine…
2024 yılında dinamizmini koruyan kariyeriniz, öncü stiliniz ve farklı kuşaklardan dinleyicilere ve müzisyenlere verdiğiniz ilham nedeniyle ‘İsveç Müzik Onur Galerisi’ne (Swedish Music Hall of Fame) dahil edildiniz. Verilen bu payeler yaratıcı sürecinizi etkiliyor mu yoksa sizin için sembolik bir öneme mi sahipler?
Layık görüldüğüm ünvanlar ve aldığım ödüller benim için çoğunlukla sembolikler ama asla önemsiz değiller. Dinleyicilerim sayesinde bana bahşedilen bu şahane hayatın kıymetini biliyorum. Dinleyicilerim olmasaydı ‘İsveç Müzik Onur Galerisi’nde olamazdım.
13 Mayıs’ta İş Sanat’taki konserinizde dinleyicileri neler bekliyor? Erken dönem caz kökenlerinizden bossa novaya ve son albümlerinize uzanan bir repertuvar bekleyebilir miyiz?
Evet, evet, evet! Mathias Blomdahl (müzik direktörü ve gitar), Daniel Gahrton (saksafon ve tuşlu çalgılar), Andreas Nordell (basgitar) ve Pontus Gillgren’den (bateri) oluşan muhteşem bir kadroyla geliyorum. Farklı albümlerimden bir seçki sunacağız. Hem heyecanlıyız hem de gururluyuz. Arkadaşlarımız da İstanbul’da çalacağımız için bizi kıskanıyor -tabii bu tatlı bir kıskançlık…
Etiketler: Milliyet Sanat caz Bossa nova lisa ekdahl


