Dataland’a ilk turdan notlar
Refik Anadol’un eşi Efsun Erkılıç ile ‘alanında ilk’ olarak duyurduğu ve üç yıla yakın süredir üzerinde çalıştıkları Los Angeles’taki Dataland AI Sanatları Müzesi, 20 Haziran’da halka açılıyor. Kentin kültürel merkezindeki müzenin açılış sergisi ‘Machine Dreams: Rainforest’in basın önizlemesine Milliyet Sanat da katılırken, merhum çağdaş mimar Frank Gehry imzalı The Grand LA kompleksi içindeki projede, farklı duyulara hitap eden, görsel, işitsel ve tat ile koku çıkışlı sürpriz unsurlar öne çıkıyor.
EVRİM ALTUĞ
evrimaltug@gmail.com
Çalışmalarına Los Angeles’daki atölyesinde devam eden disiplinlerarası sanatçı, UCLA’da Yapay Zekâ dalında dersler veren Refik Anadol ve eşi Efsun Erkılıç’ın kurdukları, alanında dünyaca ilk ‘AI - Yapay Zekâ Sanatları Müzesi’ Dataland, artık açılmak üzere gün sayıyor.
Kuruluş, kapılarını 5 Haziran Cuma günü The Grand LA alanında düzenlenen bir basın önizleme maratonu ile dünyaya açtı.
Basın mensupları ve davetliler, Los Angeles merkezindeki ‘Dataland’ın ilk açılış sergisi ‘Machine Dreams: Rainforest’i (Düşleyen Makine: Yağmur Ormanı) deneyimlemek üzere, farklı mimari platformlardan oluşan müzeye, ‘daha kaliteli bir deneyim’ adına en az 10, en çok 15’er kişilik şekilde üç ayrı grupta art arda misafir edildi.
Proje destekçisi Google Cloud ile AI markası Nvidia ve L’oreal Paris gibi kuruluşlardan temsilcilerin hazır bulunduğu önizleme turunda, Milliyet Sanat’da yer aldı.
ABD ve ülke dışından 100’ün üzerinde gazeteci ve yazarın yoğun ilgi gösterdiği ‘Dataland’ önizleme turu, müzeye özgü nadir ‘bitki tatlıları’ ve soyu tükenen doğaya ait bilumum kokular ve sesler gibi unsurlarıyla dikkati çekti.
Anadol ve Erkılıç’ın müze ziyareti için boyun ve bileğe takılmak üzere geliştirdikleri dijital duyarlıklı özel dijital algı tasarımları ile zenginleşen önizleme davetine, medya sanatçısı, yönetmen, Refik Anadol Studio direktörü ve kurucu ortağı Anadol ile Dataland kurucu ortağı ve stratejik proje direktörü, eşi Erkılıç ev sahipliği yaptı.
Mimar Gehry’nin ünlü yapısına da komşu oldu
Dataland’daki önizleme, kentte 10 civarı esere imzasını bırakmış merhum ABD’li çağdaş mimar Frank O.Gehry’nin imzasını taşıyan simgesel Walt Disney Konser salonuna komşu, yine Gehry imzalı The Grand LA kompleksinde yer aldı.
Etkinlikte, Dataland logolu sınırlı sayıda görsel koleksiyonları ve yine müze deneyimine referans orijinal lezzetleri ile ‘dünyanın ilk AI ressam robotu Qualia ve L’oreal - Dataland projesi özel koku serisi gibi unsurlarıyla da ayrıca kayda geçti.
Dünyanın ilk AI ressam robotu Qualia
L’oreal - Dataland projesi özel koku serisi
Kurucu ikili Erkılıç ve Anadol, yaklaşık üç saatlik turda, ziyaretçilerin ayakkabılarının müzeye özel hijyen koşulları nedeniyle koruyucu kılıflara sokulması suretiyle alındığı ‘Dataland’ hakkında pek çok ilginç detay paylaştı.
Kendisi de eski bir gazeteci olan Efsun Erkılıç, ’Dataland Müzesi, bilgi ve katılım üzerinden, bugünkü makinelerin toplum ve sanat alanına hep birlikte neleri önerebildiğine dair bir projedir,’ diyerek sözlerine başladı ve basın mensuplarını ‘Erişilmesi giderek zor hale gelen bilginin üretildiği şu zor zamanlarda gösterdikleri tüm emek için basını tebrik ve takdir ettiğini,’ söyledi.
Erkılıç son 10 yılda Refik Anadol Studio ile yaptıkları çalışma doğrultusunda, hazır, verili modellerle değil, ama sanat, bilim ve teknoloji üzerinden kendi ‘uzay’larını nasıl var edebilecekleri üzerine, önemli bir çaba gösterdiklerini vurguladı.
Erkılıç: Dataland “İnsana tepki verebilen ‘uzay’a sahip bir müze”
Erkılıç sözlerine özetle şöyle devam etti:
“Dataland, hayatta bir düşe tanıklık ve ortaklık edebilmek üzere dünyaya gelmiştir. Bu, bizlerin neler yapabileceğine ilişkin tüm potansiyelimizi gösteren bir düştür. Bu da, kendi kendine yaratarak, algıladığı unsurlara, insana tepki verebilen bir uzaya ev sahibi olabilen bir müzedir.
Öyle ki, burası, bizlerin bu düşsel çevrede nasıl ve neye ihtiyacımız olduğunu da bizlere öğretecek konumdadır.
Bu ‘alan’, ayrıca diğer kültürleri korumak, kollamak adına yeni medyadan da beslenir pozisyondadır. Bu alan bize şimdi ve tüm anlar içinde, hep beraberliğin tecrübesini yaşatmaktadır.
İnandığımız odur ki, insan ve makinenin işbirliği, esasında insan lehinedir. Ve bu köprü bize, fiziksel ve dijital arasında da köprü kurduracak bir pozisyondadır.
Burada sizlerin de dahil olacağı bu şeffalık sayesindedir ki, ‘data’ / veri, artık bize sınırsız yollar önerebilmektedir. Bu da, enformasyonu halkla paylaşabilmek adına bizlere alternatif güzergâh sağlamaktadır.
Tüm insan varlıkları ve onların kişisel duyu temelli deneyimleri sayesindedir ki, burada makineleri ancak insanın harekete geçirebildiği bir daha görülmektedir.
Peki bugün, neden ‘Grand LA’ adını alan bu alandayız?
Burada bulunmamızın birçok sebebi var. Kişisel, stratejik, duygusal ve stratejik bu sebeplerin yanında, kurucu ortağım ve Dataland Artistik Direktörü Refik Anadol ve ben, atölyemizi de zaten Los Angeles’da, yaratıcılığın merkezinde kurmuştuk. Kaldı ki burası, ışık ve uzay hareketinin evi olarak da bilinir.
Zaten MoCA, The Broad, Center Theatre Group ve LA Phi vs.l ile düşününce, biz de Los Angeles’ın, bu yaratıcı topluluğunun, ‘Aşağı Los Angeles’a uzanan bu ‘ekosistem’in parçası olabilmeyi, tam da bu yüzden seçtik.
Bu anlamda yola çıktığımız ortak kurum ve kişileri de düşündüğümüzde, ‘destek’, bizler için varoluşsal değer de taşıyor. Bunun için türlü ortaklıklara giriştik.
İşbirliğinin, Refik Anadol atölyesinin DNA’sında zaten var olduğunu da söyleyebiliriz. Bizimle çalışmaya başlayan unsurlar, zaman içinde de en büyük destekçilerimiz halini almış durumdalar.
Bu anlamda bizimle çalışan mimari ve mühendislik destekçilerimize, Nvidia, Google Cloud, Epson ve L-Acoustics ile Emphatica’ya, LG Electronics’e ve L’oreal gibi, çok eski dostlarımızın da yer aldığı diğerlerine, defaten müteşekkiriz. Hepsinin düşümüzü biçimlendirmede büyük etkisi bulunuyor.”
Efsun Erkılıç
Anadol: “Düşü gerçeğe çevirme anı benim için başarıya da karşılık geliyor”
Erkılıç ardından sahne alan Dataland ve Refik Anadol Studio kurucu ortağı, Artistik Direktör Anadol ise, Dataland’a özgü özel veri kaynakları ile stüdyonun geçmişine yönelik birçok dijital arşiv malzemesini davetlilerin ilgisine sundu.
Anadol burada yaptığı konuşmada özetle, şu mesajları aktardı:
”Bildiğiniz üzere, hepimizin bu verili boyutlar içinde ‘tek bir yaşamı’ mevcuttur ve düşü gerçeğe çevirmek hep etkileyicidir. Benim için işte bu an, hayatta başarıyla da aynı ana karşılık gelir. Tamamen insan tutkusu, teknoloji üzerinden hepsini bir araya getirmek de benim için böyledir.
İçinde bulunduğumuz yapı da böylesine, çok özeldir. Neredeyse 13 yıl öncedir ki, UCLA’da bıraktığım bagaj ardıma koyup bir öğrenci olarak buraya ilk geldiğimde zaten Frank O.Gehry’nin (LA Grand alanındaki Walt Disney Konser Salonu) binasını görmek için adetâ can atıyordum.
Onun vizyonundan büyük ilham aldım: Bir binanın içinde yaşamaktı bu. Öyle bir tecrübe idi ki, opera, bale ve müzik hep aynı çatı altında var olmayı seçmişti. Ve biz yine onun imzasını taşıyan bu yapıya katılma, ardından binaya düşleme ve ‘hayal görme’ imkânını sunduk.
Yıllar içinde, bilgisayarı eline sekizinde alan bir çocuk olarak size şunu gururla ifade edebilirim: Burada ‘makine’yi de bir ‘ortak’ olarak anlayabildiğimiz bir yapı kurmuş durumdayız.
Hatta, yine çocukken yaşadığım ilk bilim-kurgu deneyimimi burada anabilirim:
’Blade Runner’ / ‘Bıçak Sırtı’ (Yön: Ridley Scott, 1981) ki zaten kendisi de Aşağı LA’de geçen bir film olarak benim tüm algımı değiştirmiş durumdaydı.
Refik Anadol
Refik Anadol: “Bizler o yaşlarda karanlığı ve distopyayı bilmedik”
Bir çocuk olarak tabii ki o yaşlarda bizler ‘karanlığı’, ‘distopya’yı filan nedir bilmedik, problem nedir, savaş nedir görmedik.
Ama biz, çocuk olarak, iyimserliği, yaratıcılığı ve ütopyayı gördük.
Bugün bile insanlık tarihine özgü hangi distopik filmi izlesem, içimdeki, bana asıl ilhamı veren o çocuğu taşırım: Acaba bir makine, başkasının varlığı ile ne eder?
Yıllar geçtikçe bir diğer düşümü de hayata geçirme fırsatım oldu:
Refik Anadol Studio, neredeyse 10 yıl kadar evvel, aynı filmdeki gibi, bu harika şehirde kuruldu. Efsun ve ben bu harika takımı bir araya taşıdık. Geçen 10 yıl içinde bir çok ‘medyum’ ile çalışma imkânı bulduk.
Bu meyanda resmi, mimarlığı, heykeli sınadık, meydan okuduk. Hatta buna gündelik yaşamın fiziksel hakikatini de kattık.
Çünkü inandığım oydu ki, eğer insanın hayal gücü daha da öteyi bulabilirse, yapabileceği bir çok şey de karşısına çıkacaktır. Sözgelimi ‘ışığın, hakikatin ötesine geçsek’ ne olacaktır ? Ya da mimarlık, sırf çelik ve cam üretmenin de ötesine gitse ne olacaktır ?
Yıllar içinde ortaklıkta bulunduğumuz Centre Georges Pompidou, Guggenheim veya MoMA gibi kurumlar, zaman içinde bir çok çalışmamıza gerek kamusal, gerekse özel alanlarında yer verip sergilediler. Ama burada bizim ortaya koyduğumuz mücadele hep aynıydı: Acaba sanat, herhangi kişi veya herkes için de, eşdeğer olabilir miydi?
”21. YY.’da insan olmak ne demek olabilir?”
Peki ‘İnsan olmak’? Ya bu 21. YY’da demek olabilirdi?
Bu anlamda 10 yıl önce çok ilham aldığım bir unsur da oldu:
Google’ın ‘Yapay Zekâ’ konulu yüksek eğitim programına burslu sanatçı sıfatı ile davet edilen isimler arasına katıldım. Bu yıllar içinde, bir çok insanın taşımadığı bir fikir üzerinde yoğunlaşmaya başladık:
Bizler insanlar olarak hep kendi ‘data’mızı biriktirendik; hep kendi ‘Google’ları içinde gezenlerdik. Bundandır ki arama ve çalışmalarımızda her daim karşı taraftan izin almayı öncelikli saydık. Bunu da 10 yıl bünyesinde kurumumuzda asla değiştirmedik.
İnandığım başka bir şeydir: Sanat eserleri eğer, yaratıcı keşifler yapabilecek duruma erişebilirler ise, o sanat eserlerinin teknoloji ve toplum çevresinde de aynı pozitif yaratıcı etkiyi doğurması, muhtemeldir. (…)
Bizler bugün Bluetooth’dan nabız yoklamaya, Wi-Fi’den beyin sinyallerine kadar veriyi (Data) her alanda kullanıyoruz.
İnandığım o ki data, bugün insanlığın dilidir.
Artık bugün, çevremizi kaplayan her enfomasyonun, açıklanmaya ihtiyacı var.
Bu yeni dünyanın anlaşılmaya, yaratıcılığın uğrunda kullanılmaya ve görülmeye ihtiyacı var.
Peki günümüzde bizler, neden veri olmaksızın yaratamaz hale geldik ?”
Anadol konuşmasında ayrıca, var olan en önemli yaratıcı unsur olarak doğaya art arda iltifatlar sıralarken, bugünkü müzelerin de, kişisel, toplumsal veya kültürel değişimlerin yaşanabileceği önemli adreslerin arasında başta yer aldığı konusuna değindi. Proje yolunda doğaya ilişkin ve izinli milyarlarca fotoğraf çekerek, yüzlerce birn saatlik de ses kaydı alındığının altını çizdi.
Google Cloud’dan Dataland’a açık çek
Bu uğurda dünyadaki en az 50 milyon kuşa ait ses kayıtları bulunduğuna değinen Anadol, bununla beraber dünyanın dört yanındaki en az 16 ayrı noktaya giderek, yok olmaları söz konusu kültürel uygarlıklar ve dillerine de, aynı yaklaşımla ulaştıklarını ve bitkiler ile doğa canlılar gibi, onları da kayıt altına aldıklarını söyledi.
Yarattıkları bu veri tabanı sayesinde, şu ana alanında dek elde ettikleri en geniş bilgi setine de eriştiklerini söyleyen Anadol, toplantıda Birleşmiş Milletler’den de yakın zaman içinde aldıkları daveti ve katılımı basına tekrar hatırlattı.
Bu süreçte ortakları Google Cloud’u da yine takdirle yâd eden sanatçı, Dataland olarak, proje için tüketilen enerjinin de sürdürülebilirliğine atıfta bulundu ve müzede, kişi başı ancak birer telefon şarjı tutarında enerji tüketildiğini bildirdi.
Doğayla birlikte hareket etmenin bariz bir varlık göstergesi olduğunu savunan Refik Anadol ayrıca, bu projenin gelişigüzel bir yazılımla da başlayamayacağını hatırlatarak, şu ifadelerde bulundu:
”Atölyede Dataland kapsamında geçen yıl 12’nin üzerinde kurum tarafından kayıt altına alınan engin veri paketimiz, alanındaki en geniş olanı vaziyetine erişti. Bunu da olabilecek en geri dönüşümlü ve etik zemin içinde ortaya koydu.
Doğayla olabilecek en derin ve ruhani anlayışla bir ortak gibi hareket eden ekibimiz, yarattığı bu çözüm ile yaratıcı sanatın ruhlarımız, aklımız ve bedenimize nasıl dokunabileceği üzerine yoğunlaştı. Bu arada yarattığımız ‘Yaşayan Ansiklopedi’ projemiz de, herkesin üye olabileceği, araştırma yapabileceği bir kaynağa dönüştü. Öğrencilerin, toplumun ve dahi sanatçıların da faydalanabildiği bu proje, topluma sanat yapmak uğrunda sunduğumuz bir çözüm halini aldı.”
Anadol diğer taraftan, yaklaşık iki buçuk yıllık emeklerini bir araya taşıyan Dataland projesinde mimarlığın tepkiselliğinin potansiyelini de titizlikle araştırdıklarını söyleyerek, “Makineler bizim yerimize hissedebilir mi?” Veya “Bir sanat eseri ‘biz’i gerisin geri hissedebilir mi?” şeklinde soruların kendilerine ayrıca refakat ettiğini, bunun verdiği ilhamın inanılmaz seviyede canlı olduğunu da açıkladı.
“İnsanlık olarak artık çok daha farklı bir hayal kurma biçimine doğru gidiyoruz,” diye konuşan Refik Anadol, Dataland’ın kuruluş aşamasında MIT Medya Laboratuvarı ile geliştirdikleri Datalink aracını da tanıtarak, 35 yıl önce bir profesörün, Rosalind Picard’ın aslında bu ‘Etkileşimli / Giyilebilir Bilgisayar’ın mucidi olduğunu, Picard’ın tıp alanında bu araçlar üzerinde araştırma yaptığını ve kendisine de akıl hocası olduğunu söyledi.
Anadol tam bu noktada konuyu sanata taşıyarak, katılımcılara şu açıklamaları da iletti:
”Bir sanat eseri gördüğümde etkileniyorum, ancak bu sırf aklımda kalıyor. Bir iz halini alıyor. Peki ya bizlerin hislerini, duygularını gerçekten anlayabilecek, buna reaksiyon verecek bir sistem yok mu, olamaz mı?
Bir şeyden etkilendiğimizde, kalp hızımız artar. Hareket ettiğimizde, hissettiğimizde, bu türden bedensel bir iletişime geçeriz.
İşte Dataland da bu türlü iletişimlerin tamamını eş zamanlı olarak bir araya getiriyor. Sizinle, hazır ve nazır olan sizle birlikte onu dönüştürüyor, bizi dönüştürüyor. Bunu yaparken 1,5 milyar piksellik bir görüntü kullanıyor.
Bir mukayese yapmak gerekirse, Las Vegas’taki ‘küre’de bile ancak 250 milyon piksel bulunuyor.
Burada ise 10 kat daha küçük bir alanda bizi, sekiz kat daha fazla çözünürlük bekliyor. Bunun nedeni ise egodan ziyade, teknolojinin ne kadar yok olabilirliğiyle ilgili bulunuyor. Teknoloji eğer maddenin de ötesine geçerse, ne olabilir, bunu araştırıyor.
Bu meyanda elimizde olağanüstü bir ses sistemi de bulunuyor. Bu süreçte L’oreal ile yaptığımız, daha önce hiç yapılmamış bir işbirliği de yer alıyor. L-Acoustics ile giriştiğimiz işbirliği de bize yüzlerce kanallık ses eriştirme imkãnı sağlıyor. Bu aşamada besteci Kerim Karaoğlu’na da teşekkür ediyorum. Bu süreçte kullandığı nabız verimiz, hareketlerimizle bir galeriye girdiğinizde göreceğiniz nadir kuşların da sizin kalp atışlarınızı duyacağını, size tepki verdiklerini göreceksiniz.
Bu süreçte önümüze yeni bir hikâye anlatma türünün çıktığına, yeni bir sanat yapma biçiminin doğduğuna inanmaktayım. Evet, sanat eserini duyabiliyoruz. Onu görebiliyoruz. Peki sanat eserinin kokusunu alabiliyor muyuz? Bu süreçte ortaya koyduğumuz tasarım bize bir makinenin düşlerinin kokusunu alma fırsatı tanımaktadır.
Bir sanat eserinin farklı veya yakın olana gerçekten ve eş zamanlı olarak tepkisel olduğunu bir düşünün. Galerinin ısısı bile dönüşüyor ki, belki de bu içindeki yağmur ormanından kaynaklı olabiliyor. Ardından farklı ilham verici parametreler bulabiliyor.”
Amazon’un kutsal şifa şarkıları da Dataland’da
Anadol ve Erkılıç’ın öncülüğündeki Dataland’ın 250 hoparlörden oluşan ‘ses ekosistemi’, L-Acoustics imzası ve L-Isa isimli ses tasarımı ile ziyaretçilerin deneyimine sunuluyor. Proje, “Ses temeldir, anlıktır ve etrafımızdaki dünyayı nasıl deneyimlediğimizden ayrılamaz,” fikrine yaslanırken, deneyimde Kerim Karaoğlu bestelerinin yanı sıra, Amazon kabilesi Yawanava’nın kutsal şifa şarkılarına da yer veriliyor. Etkinlik ‘sesi üç boyutlu bir tuval boyunca dinamik olarak askıda tutarken’, ziyaretçileri de dördüncü boyuta koşar biçimde çevreliyor.
‘Lobi’, ‘Uyum Odası’, ’Data Pavyonu’, ‘Liminal Oda’, ‘AI Sığınağı’ gibi bölümleri bulunan yaklaşık üç bin metrekarelik Dataland’ın ortalama ziyaret süresi en az bir, en çok üç saate yakın sayılıyor. Ziyaretçi ve ziyaretçiler, taşıdıkları izlenim ve AI bünyeli etkileşimli işitsel ve görsel medyumlarla kurdukları sosyo - dijital ve duyusal irtibattan ötürü her seferinde farklı bir deneyime hazırlanıyor.
Bunların dışında L’oreal’in Fragrance Metier birimi ile Refik Anadol Studio’ya özel, temeli Yağmur Ormanları çıkışlı 12 ayrı ortak ‘koku tasarımları’ ise, Anadol, Erkılıç ve marka ekibi tarafından yapılan bir araştırmanın sonucu olarak sunuluyor. Dataland’da deneyimlenen kokular ‘Synthetic Essence’ (Sentetik Esans), ‘Lost Flower’ (Kayıp Çiçek) veya ‘Verdant Chorus’ (Verdant Korosu) ile ‘Mycelia Whisper’ (Mycelia Fısıltısı) ile ‘Terra Resonance’ ya da ‘Wild Breath’ (Vahşi Nefes) gibi, temeli doğaya özgü kokulardan ileri geliyor.
Dataland öte yandan, bir insanın (sanatsever, koleksiyoner veya anonim bir kimsenin) ‘niyetini’ emanet aldığı rıza üzerine üstlenen Qualia Process adlı ilk AI robot ressamın da atölyesindeki üretim sürecini, ziyaretçilerin ilgisine sunuyor. Son derece yavaş hareketlerle, birkaç renk tüpü eşliğinde soyut dışavurumcu ‘işler’ üreten robotun eylemi de, Refik Anadol Studio’nun Dataland kataloğuna koyduğu aktif plastik materyallerden biri olarak kayda geçiyor.
Dataland, Los Angeles Çağdaş Sanat Müzesi (MoCA) ve halen Yoko Ono’‘nun ‘Music of The Mind’ adlı retrospektifini ağırlayan, LA Broad adlı bir diğer güncel sanat ve koleksiyon müzesine daha aynı caddede komşu bulunuyor.
Resmi açılışı 20 Haziran’da düzenlenecek Dataland’ın biletleri 60 ile 80 dolar arasında değişirken, müze deneyimi günde üç seans olarak yaşanacak. Dataland haftanın yedi günü saat 11:00 itibariyle açık kalırken, son üç gün ise akşam saat 22:00’ye dek ziyaret edilebilecek. Diğer yandan ‘Dataland’ için 14 Haziran akşamı ‘Üyelere Özel’ özel bir açılış daveti de verilecek.
Bilgi: dataland.art
Etiketler: Milliyet Sanat refik anadol Efsun Erkılıç Dataland


