Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Denizde Sezgi, Karada Hafıza: Sinopale

Denizde Sezgi, Karada Hafıza: Sinopale

Denizde Sezgi, Karada Hafıza: Sinopale18 Ekim 2026 - 12:10
2005 yılında Sinop’ta kurulan ve sanat, kent ile toplum arasında yerel katılım odaklı ilişkiler kuran uluslararası çağdaş sanat bienali Sinopale sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor. Binealin 10. edisyonunu dört eş-küratör; Deniz Kırkalı, Mariam Natroshvili, Marina Fokidis ve Sinopale’nin kurucusu Melih Görgün ile konuştuk.
Ege Işık Özatay
isik.ege@gmail.com
 
Sinop’ta sanat, bu kez yalnızca sergilenmiyor; kentin kendisiyle birlikte üretiliyor. 2006’da başlayan Sinopale, 20. yılında 10. edisyonuyla 15 Kasım’a dek sürüyor. Dört eş-küratör -Deniz Kırkalı, Mariam Natroshvili, Marina Fokidis ve Sinopale’nin kurucusu Melih Görgün - sanatçıları Sinop’un zanaatkârları, balıkçıları, gönüllüleri ve kent sakinleriyle aynı üretim alanında buluşturuyor. “Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi” başlığı altında şekillenen bienal, merkezin dışında kalmayı bir eksiklik değil, kendi sözlüğünü ve kendi merkezini kurma imkânı olarak ele alıyor. Peki bir kentin hafızası, sanatın üretim biçimini değiştirebilir mi?
 
 
10. Sinopale Bineali eş küratörleri (soldan sağa): Marina Fokidis, Deniz Kırkalı, Mariam Natroshvili, Melih Görgün. Fotoğraf: Çağatay Şimşek
 
Ege Işık Özatay: Sinopale’yi 2006 yılında, Anadolu’da bienal fikrinin bugünkü kadar yaygın olmadığı bir dönemde kurdunuz. Yirmi yıl sonra geriye baktığınızda, Sinopale’nin başlangıçtaki hayali ile bugün geldiği nokta arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? Bu yirmi yıl içinde sizi en çok şaşırtan dönüşüm ne oldu?
 
Melih Görgün: Sinopale, odağına kültürü alan bağımsız bir sivil toplum girişimidir. 2006’da yola çıkarken amacımız; katılımı, ortak düşünmeyi ve kolektif eylemi teşvik ederek yerel kalkınmayı çağdaş sanat aracılığıyla desteklemekti. Sanatı nesnelerin sergilendiği bir gösteri değil, kentin dokusuyla etkileşime giren, unutulmuş “imece” kültürünü canlandıran bir süreç olarak ele aldık. “Merkez dışı” olmayı ise popüler yönelimlerden bağımsız, kendi merkezimizi inşa ettiğimiz bir özgürleşme alanı olarak gördük.
 
Bugün baktığımda, inşa ettiğimiz bu merkezin etki alanının genişliği bizi gerçekten şaşırtıyor. “Sinop Tarihi Cezaevi Müze ve Kültür Merkezi”, “Buzhane Binası” (Sabahattin Ali Kültür Merkezi) ve “Sinop Hal Buluşma Merkezi” (Eski Sinop Hali) gibi hafıza mekânlarının kente yeniden kazandırılması, Sinopale’nin bir akademi gibi insan kaynağı yetiştirip yeni sivil girişimlerin önünü açması ve yerel halkın pasif izleyicilikten çıkıp üretimin aktif birer paydaşı hâline gelmesi beni en çok etkileyen dönüşümler oldu. Ve hatta kent dışına doğru da yöntemini taşıyan bir yapıya dönüşmek de kıvanç verici oldu. Merzifon’da kurulan “Motorhane Kültür Ağı” yine öncülüğümüzde gelişen bir yapıdır.
 
 
T. Melih Görgün
 
Bir bienali 20 boyunca aynı kentte sürdürmek, yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda kişisel ve toplumsal bir bağlılık gerektiriyor. Kurucularından biri olarak Sinopale ile kurduğunuz ilişkinin zaman içinde nasıl değiştiğini düşünüyorsunuz? Bugün Sinopale’ye baktığınızda, hâlâ “sizin” olan ve artık sizden bağımsızlaşmış olan neler var?
 
Melih Görgün: Sinopluyum; bu topraklara ait olmanın getirdiği “kendi şehrimde sanat üretmek” heyecanıyla yola çıkmıştık. Bu heyecanı paylaşan dostlarım sayesinde kente dair bireysel bağlılığım zamanla kolektif bir sahiplenmeye evrildi. Bu süreçte dikey otoriteyi reddeden, hiyerarşisiz ve yatay bir yapılanmayı benimsedik. Hâlâ o ilk günkü heyecanla, sonuca değil sürece odaklanarak “birlikte üretmenin” keyfini yaşıyoruz; “bizim” için önemli olan tam da bu anlayış.
 
Bizden bağımsızlaşan şey ise bir avuç insanın heyecanıyla başlayan bu hareketin Sinoplular ve bienal ekibi tarafından yıllar içinde benimsenmesidir. Sinopale artık Sinop Sürdürülebilir Kalkınma Derneği, Hal Kolektif, yerel zanaatkârlar ve gençlerin yaşattığı bir kamusal müşterekler alanıdır. Yetişen yeni neslin devraldığı Sinopale, kişisel bağlarımızı aşarak kolektif bir kent mirasına dönüşmüştür.
 
 
Fotoğraf: Çağatay Şimşek
 
Sinopale’nin ilk yıllarında savunduğunuz “paylaşıma dayalı sanat üretimi” bugün artık çağdaş sanat dünyasında çok daha tanıdık bir kavram. Yirmi yıl önce size deneysel gelen bir modelin bugün neredeyse bir yöntem hâline gelmesi, Sinopale açısından bir başarı mı, yoksa bir tehlike mi?
 
Melih Görgün: Bu kesinlikle bir başarıdır; çünkü yirmi yıl önce Anadolu’da “imece” anlayışıyla başlattığımız aşağıdan yukarıya örgütlenme ve yerel hafızayla kurulan ilişkisel pratiklerin, bugün küresel çağdaş sanat dünyasında kabul görmesi vizyonumuzun doğruluğunu kanıtlıyor. Sanatı vitrinlik bir gösteri olmaktan çıkarıp sürdürülebilir kalkınmayla eklemleyen bu yaklaşımın yaygınlaşması çok kıymetli bir kazanımdır.
 
Örneğin; sanatçıların Sinop’a gelip hazır eserlerini sergilemek yerine doğrudan yerel zanaatkârlarla, balıkçılarla veya kadın kooperatifleriyle çalışarak kent için değer üreten projelere imza atması ilk yıllarda deneysel bir arayıştı. Dokuma ustalarıyla çağdaş sanatçıların aynı atölyede buluşması ya da Sinop Hal Buluşma Merkezi Binası’nda mahalleliyle birlikte yürütülen kolektif mutfak çalışmaları buna somut birer örnektir.
 
Ancak yöntemin kurumsallaşıp “moda” bir formüle dönüşmesi durumunda, içindeki samimi ve kendiliğinden gelişen toplumsal bağların niteliğini yitirme riski belirebilir. Sinopale açısından temel tehlike tam olarak buradadır: İlişkisel sanatı mekanik bir ambalaja dönüştürmek. Biz, yöntemi bir reçete olarak sunmak yerine kentin değişen gündelik dinamiklerine ve yerel ihtiyaçlarına göre her edisyonda yeniden tanımlayarak bu tehlikenin önüne geçmeye çalışıyoruz.
 
 
Fotoğraf: Bensu Koca
 
“Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi” bir balıkçının sözünden geliyor. Yirmi yıldır sanat dünyasının içinden bakan biri olarak soruyorum: Bugün Sinopale’yi hâlâ sanat dünyasının kavramlarıyla mı açıklamak gerekiyor, yoksa artık Sinopale’nin kendi sözlüğünü oluşturduğunu düşünüyor musunuz?
 
Melih Görgün: Sinoplu bir balıkçının deneyiminden süzülen bu söz, Sinopale’nin sanat dünyasının kalıplaşmış jargonunun yerine kentin hafızasından ve gündelik yaşamından beslenen kendi özgün sözlüğünü kurmak için çaba gösteriyor. “Denizdeki sezgi”, denizin akışkanlığı gibi esnek, süreç odaklı ve belirsizlikler karşısında imeceyi öne çıkaran temel ilişki kurma biçimimiz oldu.
 
Artık Sinopale’yi tanımlarken ithal kavramlardan yararlanmak yerine süreç içinde kendince gelişen bir bilgiye başvuruyoruz. Yirmi yılda kentle birlikte geliştirdiğimiz bilgi havuzumuz; sanatçılarla mahallelinin omuz omuza ürettiği imece ve kolektif üretim ağından, kararların sokaktaki sohbetlerde filizlendiği kent hafızasından beslenme anlayışından doğuyor. Merkeze öykünmek yerine kendi durduğumuz kıyıdan dünyaya bakarak kendi merkezimizi inşa ediyor, sanatı tüm kentin eşit paydaşı olduğu bir kamusal müşterekler alanına dönüştürüyoruz. Bunlar soyut veya akademik terimler değil; limandaki bir ağ tamirinden kentin sokaklarına uzanan, Sinop’ta her gün bizzat yaşadığımız ve yaşattığımız gündelik hayat pratikleridir.
 
 
Fotoğraf: Doğa Yılmaz
 
Sinopale’nin yatay küratöryel modeli, yani dört eş-küratörün birlikte karar aldığı yapı, bienalin “imece” fikrini yalnızca sanatçıların üretiminde değil, küratöryel karar alma sürecinde de uyguluyor. Bu model pratikte nasıl işliyor? Birbirinden farklı küratöryel bakışların aynı sergide buluşması, sizin için bir uzlaşma alanı mı, yoksa üretken bir gerilim alanı mı?
 
Deniz Kırkalı: Eş-küratörlü bienaller son yıllarda oldukça yaygın bir model ve bu her zaman kolay veya verimli bir süreç olmuyor. Küratöryel pratikler birbirinden çok farklı ve kendine özgü; o nedenle ortak kararlar almak ve ortaya birlikte bir çerçeve çıkarmak çok öğretici ancak zorlu bir süreç olabiliyor. Biz Sinopale 10 için, son bir yıldır yoğun bir tempoda süregelen konuşmalar ve uzlaşma süreçlerinden sonra ortak bir kavramsal çerçevede buluştuk. Tabii ki burada hepimizin farklı öncelikleri veya bienalin ele aldığı konulara ayrı giriş noktaları var. Bunları illa ki birbirine yaklaştırıp aynılaştırmak yerine biz bu farklılıklara hem ayrı küratöryel metinlerimiz hem de davet ettiğimiz sanatçıların üretim biçimleri üzerinden alan açmayı seçtik. O nedenle tamamen bir birleşme durumu yok ve aslında bunun daha üretken ve zengin bir biraradalığa yol açtığını düşünüyorum.
 
Örneğin, kavramsal çerçeve ortaya çıktıktan sonra sanatçıları belirleme süreci artık birbirimizi daha iyi tanıdığımız ve hangi pratiklerin bu kavramsal çerçeve içerisinde neden önemli olacağını birbirimize kolayca aktarabildiğimiz için çok hızlı ve kolay ilerledi. Benim küratöryel pratiğimde iş birliğinin çok önemli bir yeri var, uzun yıllardır birlikte çalıştığım iş birlikçilerim var ve birlikte sergi yaptığım kişilerle veya parçası olduğum Topsoil isimli küratöryel kolektifin projelerinde elbette daha farklı süreçlerden geçiyoruz. Ancak birbirini ve birbirinin pratiklerini iyi tanımayan dört küratörün 1,5 yıl gibi bir sürede birlikte ortaya bir şey çıkarması tabii ki zorlayıcı ancak oldukça ilginç bir deneyim. Birbirimizi dinleyerek, birbirimizden öğrenerek ve ortaklaştığımız noktalara farklı perspektifler sunmaya çalışarak keyifli bir iş birliği süreci geçirdik.
 
 
Deniz Kırkalı
 
Sizin pratiğinizde araştırma, iş birliği ve deneysel pedagojiler önemli bir yer tutuyor. Sinopale’de sanatçıların yerel zanaatkârlar, gönüllüler ve kent sakinleriyle birlikte üretmesi, “sanatçı merkezli” üretim fikrini nasıl değiştiriyor? Burada sanatçının neyi kontrol edebileceği ve neyi bırakması gerektiği konusunda sizce nasıl bir sınır oluşuyor?
 
Deniz Kırkalı: Benim pratiğimde bu kolektif çalışma ve birlikte düşünme süreçlerinin yeri oldukça büyük. Aynı zamanda, 2019’dan beri Ayşe İdil ile birlikte direktörlüğünü yaptığım Garp Sessions gibi oluşumlar ile sanatçı merkezli sanat üretiminin yanı sıra nasıl bir aradalık ve bilgi üretimi alanları oluşturabiliriz sorusu üzerine çalışıyorum. Sinopale gibi büyük ölçekli bir bienal projesinin benim için en ilginç yanı bu yerel bağlam içerisinde ve imece usulüyle üretmek.
 
Elbette günün sonunda ortaya bir sergi ve program çıkıyor ve sanatçılar bu yapının çok merkezinde; ancak bir şekilde Sinop’ta birlikte ürettiğimiz zanaatkârlar, gönüllüler, balıkçılar, yerel halk ve bağlam bu üretim sürecinin önemli aktörleri. Sürecin başından beri bu aktörlerle birlikte düşünerek üretecek sanatçıları davet etmeye önem verdik. Ayrıca, sergideki işler Sinop’ta bulunabilecek veya Sinop’a özgü malzemeleri, imgeleri ve yöntemleri kullanarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla şehir işlerin çok önemli bir parçası.
 
Aynı zamanda üretim sürecinin büyük kısmı bienalin açılışından önceki iki haftada gerçekleştiği için son ana kadar ortaya tam olarak neyin çıkacağını bilmiyoruz. Yani büyük bir bilinmezlik var ve sürece güvenmek gerekiyor. Bu, hem sanatçılar hem de bizim için yer yer zorlayıcı olabiliyor. Ama dediğiniz gibi, tamamen kontrolde olmadığımızı görmemizi sağlıyor. Böylece sergideki meseleleri biz de pratikte deneyimliyoruz: yerel hayat formları ve kişilerle ilişki içinde, belirsizliğe alan tanıyan ve üretimin tamamen bireysel ya da kontrolümüz dâhilinde olmadığı bir durum. Sınırlar da biraz süreç içerisinde organik bir biçimde, sanatçının, işin ve küratöryel bağlamın el verdiği ölçüde belirlenip, sarsılıyor ve yeniden şekilleniyor diyebilirim.
 
 
Collectif Masi. Fotoğraf: Derin Deniz
 
Sizin çalışmalarınızda hafıza ve unutma arasındaki ilişki önemli bir yer tutuyor. Sinop’a geldiğinizde, şehrin hafızasında size “burada unutulmuş ama aslında hâlâ yaşayan bir şey var” hissi veren ne oldu?
 
Mariam Natroshvili: Bazen hafıza aslında unutmanın içinde bulunabilir. Demek istediğim şu: Zihin artık bir şeyi hatırlamıyor olabilir; ancak beden, dil veya mekân hâlâ hatırlıyor olabilir. Sinop’ta bunun pek çok örneği var. Birçok şey unutulmuş, ancak hafızanın izleri bazen insanlarda, bazen mekânlarda, bazen de dilde bulunabiliyor.
 
Beni en çok ilgilendiren şey, işte bu tür bir hafıza ve unutma ilişkisi; daha doğrusu hatırlama ile unutma arasında bir yerde var olan şey. Hafızanın nasıl ve nerede birdenbire ortaya çıktığı, kökleri ve bağlantıları açığa çıkardığı, hazır cevapları olmayan bir gözlem süreci.
 
 
Mariam Natroshvili
 
Sinopale sizi Gürcistan’dan Türkiye’nin Karadeniz kıyısına getirdi. Karadeniz’i yalnızca bir coğrafi sınır değil, farklı toplumları birbirine bağlayan ortak bir hafıza alanı olarak düşündüğümüzde, Sinop ile Tiflis arasında henüz adını koymadığımız nasıl bir kültürel akrabalık görüyorsunuz?
 
Mariam Natroshvili: Tiflis’in unuttuğunu Sinop hatırlıyor. Bu, farklı kültürlere ve köklere sahip insanların barış içinde bir arada yaşaması. Sinop’taki Hal binası bunun en iyi örneği. Gürcü ve Abhaz kültür merkezleri orada yan yana bulunuyor. Ne yazık ki bugün Gürcistan’da bunun gerçekleşmesi düşünülemez.
 
Sinop ve Tiflis tamamen farklı şehirler. Sinop’un denizi var, Tiflis’in yok. Sinop sakin, Tiflis ise her zaman kaygılı. Neredeyse hiçbir ortak noktaları yok. Yine de tüm bu farklılıklara rağmen onları birbirine bağlayan bir şey var: İnandığınız ve sevdiğiniz şeyi yapmaya yönelik büyük arzu. Ve bazen çok az kaynakla, fakat güçlü bir iradeyle, bir şeyleri gerçekleştirmenin yollarını bulmak.
 
Sanat yapmak ve sanatsal etkinlikler düzenlemek çoğu zaman zor ve yorucu bir süreçtir. Ancak tam da bu çoğu zaman zorlu süreç aracılığıyla unutulmaz ilişkiler kuruluyor ve kalıcı bağlar yaratılıyor. İki yıl önce Sinopale’ye sanatçı olarak katıldığımda beni en çok heyecanlandıran şey buydu. Sinopale, sanat eserlerinin yanı sıra ilişkiler ve kopmaz bağlar yaratıyor. Katılımcı sanat da zaten bununla ilgili değil mi? Bağlantılar kurmak ve insanları bir araya getirmek.
 
Belki bugün Sinop ve Tiflis arasında çok fazla görünür bağlantı veya kültürel bağ yok. Ancak Sinopale gibi projeler bu bağlantıların keşfedilmesine ve iki şehir arasında yeni köprüler kurulmasına yardımcı olabilir.
 
 
Evrim Kavçar. Fotoğraf: Bensu Yaren Koca
 
Sinopale’nin Avrupa dışındaki coğrafyaları aynı masaya getirme çabası dikkat çekiyor. Fakat bugün sanat dünyasında “merkezin dışında kalmak” da başlı başına bir kimliğe dönüşmüş durumda. Sizce bir bienal, kendisini merkezin dışında konumlandırırken farkında olmadan yeni bir “çevre” yaratabilir mi?
 
Marina Fokidis: Merkez ve çevre arasındaki ayrım, belki de artık geride bırakılması gereken bir sanat dünyası haritalandırma biçimine ait. 2010’da kurduğum Kunsthalle Athena ve daha sonra aynı ekip tarafından 2012’de kurulan ve yakın zamana kadar yayımlamaya devam ettiğim South as a State of Mind ile başka bir varsayım zaten sınanıyordu: Kültürel anlamın görünür hâle gelmek için yetkilendirilmiş bir merkeze doğru hareket etmesi gerekmez.
 
O dönemde yazdığımız gibi “Güney”, harita üzerinde sabit bir yer değil, bir zihniyet hâliydi; söz söylemek için bir konumdu. Bu anlayış, Adam Szymczyk’in documenta 14’ün çekirdek küratöryel ekibinin bir üyesi ve Atina’daki Sanat Ofisi’nin başkanı olarak edindiğim deneyimi de şekillendirdi. Atina, Kassel’in çevredeki karşılığı olarak düşünülmedi. İki kentli yapı, kurumun ağırlık merkezini yeniden dağıtarak merkezi iki mekâna çoğalttı ve farklı tarihlerin, aciliyetlerin ve bakış biçimlerinin, birinin diğerini ölçmek için kullanılmasına gerek kalmadan bir arada var olmasına olanak tanıdı.
 
Dolayısıyla Sinopale’ye de benzer bir mercekten yaklaşılabilir. Sinop’un kendisini sanat dünyasının sözde merkezlerine olan uzaklığı üzerinden tanımlaması gerekmiyor. Bir bienalin süresi boyunca merkez, bulunduğumuz, konuştuğumuz ve dinlediğimiz yerdir. Önemli olan, hiyerarşi olmaksızın aynı anda birçok merkezin var olmasına izin vermektir. Ve bence Sinopale bunu son 20 yıl veya daha uzun bir süredir başarıyla gerçekleştirdi!
 
 
Marina Fokidis
 
Atina, İstanbul ve şimdi Sinop… Üçünün de Avrupa’nın kültürel haritasında farklı biçimlerde “eşik” olarak görülebilecek tarafları var. Bir kentin sanat üretimindeki gücünü, uluslararası sanat dünyasının ona verdiği görünürlükten bağımsız olarak nasıl ölçersiniz?
 
Marina Fokidis: Görünürlük önemlidir. Elbette her şey değildir, ancak küçümsenmemelidir. Bir dergi, bir bienal veya bir sergi; bir yerin, sanatçının ya da sanat topluluğunun daha geniş bir tartışmaya nasıl dâhil olduğunu değiştirebilir. Bunu documenta 14’te Atina’da çok güçlü biçimde deneyimledik. Kent zaten olağanüstü derecede aktif bir sanat ortamına sahipti; documenta bu enerjiyi yaratmadı. Ancak görünürlüğünün ölçeğini dramatik biçimde değiştirdi ve daha önce Atina ile bu kadar düzenli biçimde karşılaşmamış uluslararası bir ilgi alanının içine sanatçıları, mekânları, pratikleri ve tartışmaları taşıdı.
 
Aynı zamanda bir bienalin hayatı yalnızca kendi dönemindeki yoğunluk üzerinden ölçülemez. Sinop; kendine özgü tarihi, coğrafyası, ölçeği ve çelişkileriyle neredeyse bir atölye gibi işleyebilir. Sanatçılara, alışılmış çerçevelerin dışında, farklı düşünme ve bu karşılaşmanın izlerini başka yerlere taşırken beraberlerinde götürebilecekleri işler üretme imkânı sunabilir. Bienallerde ilk kez geliştirilen işler çoğu zaman daha sonra müzelere, koleksiyonlara, başka sergilere ve başka şehirlere taşınarak bütünüyle farklı hayatlar edinir.
 
Dolayısıyla belki de soru, bir bienalin geride kalıcı bir anıt bırakıp bırakmadığı değildir. Etkileri daha dağınık olabilir ve hemen ölçülebilir olmayabilir. Sinopale için görünürlük tam da Sinop ile başka yerler arasında ve burada şimdi gerçekleşenlerle daha sonra devam edecek olanlar arasında geçişler yaratabildiği için önemlidir.
 
Etiketler: Milliyet Sanat  sinop  bienal  sinopale  Deniz Kırkalı  Mariam Natroshvili  Marina Fokidis  melih görgün