Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Doğallık için doğaya ne kadar teslim olmak gerekir?

Doğallık için doğaya ne kadar teslim olmak gerekir?

Doğallık için doğaya ne kadar teslim olmak gerekir?11 Mayıs 2026 - 06:05
Sanatçı Zuhal Baysar’ın Belm’art Space’te devam eden “Yerkucak / Terralapsus” isimli sergisi sanat nesnesinin doğa nesnesine ne kadar yaklaşabileceğini ve insan yapımı olan biçimin toprağın fiziksel gerçekliğine ne derece karışabileceğini sorguluyor.
HALİL YILDIRIR
 
26 bin yıl kadar önceye tarihlenen, bilinen en eski pişmiş kil figür Dolní Vestonice Venüsü, insanın kille olan ilişkisinin tarihsel boyutunu göstermesi açısından önemli. Sonraki dönemlerde muhasebe kayıtlarıyla başlayan süreç, Sümerlerin bilinen ilk tam yazı sistemini kil tabletlerde yaşatmaya başlamasıyla devam etti. O günden bu yana kil, insanın bedenini ve kendinden bir şeyleri kalıcı kılma ısrarının malzemesiydi: sertleştirildi, pekiştirildi, zamana direnç göstermek üzere şekillendirildi. Ancak sanatçı Zuhal Baysar’ın Belm.artSpace’te gerçekleşen “Yerkucak/Terralapsus” sergisindeki figürler bunun tam tersini yapıyor gibi görünüyorlar; zamana direnç göstermek yerine çözünüyor, ayak uyduruyorlar. Toprak kille, kil de toprak ve bitkilerle yaşamayı öğreniyor. Cam teraryum kapalı bir sistem gibi davranıyor: dışarıdan müdahale olmaksızın kendi nem döngüsünü kuruyor, ışığa göre büyümeyi ayarlıyor, canlı ile cansız arasındaki sınırı kendi içinde yeniden çiziyor. Küçük ama eksiksiz bir dünya. 
 
 
Zuhal Baysar 
 
Zuhal Baysar'ı 16 yıldır izliyorum; önceki iki kişisel sergisinde de karşılıklı oturduk, konuştuk. Bu süre zarfında sanatçının dilinin nasıl evrildiğine, neyin ısrar ettiğine, neyin dönüştüğüne bizzat şahit oldum. 2020'deki sergisi “Av Mevsimi” bir muhasebeydi: Modern yaşamın içinde sıkışmış insanın avcı-beden ilişkisi, kentin yarattığı içgüdüsel gerilim, figürlerin birbirinin üzerine katmanlandığı, kinetik enerjinin durağan anlara hapsedildiği bir resimsel evren. Doğa orada metafordu: uzakta, dışarıda, henüz bedenin içine girmemişti. ‘Ben ne işe yarıyorum?’ sorunsalıyla kendiyle ilgili keşifler yaşıyordu sanatçı: "Kendi değersizliğimin farkına varmak doğanın içinde yeniden var olma isteğini getiriyor," diyordu.
 
Pandemiyle birlikte sanatçı Ankara'dan biraz uzaklaşarak kırsal bir alana çekildi. O süreci şöyle anlatıyordu: "Düşünmekten çok hissettim aslında. Doğanın işleyişi bana 'Sen de böyle ol' diyordu." 2022'deki “İç Doğa” sergisi bu hissin işlenmiş hâli oldu. 192 parçadan oluşan epik enstalasyonunda tuvalleri tek tek boyamış, karların içine dizdiğindeyse, sanki doğa tarafından onaylanmayı beklemiş; "antikçağ şamanlarının tanrılardan kutsanma istemesi gibi bir ruh hâli" içinde bulmuştu kendini. O sergide de çözünme vardı: yüzün içine eritilmiş peyzajlar, bedenin avcı yanına dönüşümlerinin birbiriyle konuşması... Ama yine de tuval çalışmaları serginin ana ekseniydi. Sanatçının eli hâlâ oradaydı; sonuç hâlâ kontrol ediliyordu. Baysar o dönemde bazı heykellerden de söz etmişti: "Bir dizi heykel üzerinde çalışmaya başladım. Taslaklar hazır, teknik meseleleri çözmeye çalışıyorum." Dört yıl boyunca o teknik meseleler çözüldü ve şu an “Yerkucak/Terralapsus” sergisiyle, yeni çalışmalarıyla birlikte görüyoruz kendisini.
 
 
Kuzgun ve yatan figür
 
Cam fanusun içinde, yosunlu bir zeminde kıvrılmış bir kil figür yatıyor. Onun üzerinde kömürle boyanmış kilden bir kuzgun duruyor. Figür neredeyse fetüs pozisyonunda: dizler karna çekilmiş, omurgası kıvrılmış, teslim olmuş ya da korunma talep ediyor gibi. Kuzgun figürün yüzüne doğru eğilmiş; ama bu bir saldırı değil. Bir bakış. Bir tanıma anı. Türk-Altay şamanizminde kuzgun, Kara Şamanların yeraltı yolculuğuna eşlik eden hayvandır: kötü ruhların bulunduğu derinliklere inen, ölü ile diri arasındaki geçişin tanığı. Burada figür ölü mü, yoksa yeniden mi doğuyor? Doğum öncesinin duruşu ile son kıvrılmanın duruşu birbirinden görsel olarak ayırt edilemiyor ve bu ayırt edilemezlik kasıtlı. Yosun figürün bedeninin altından sızıyor; nem camın iç yüzeyinde küçük damlacıklar halinde birikiyor. Kendi kurallarıyla işleyen küçük bir atmosfer var burada. Cam, bu süreci bizim için seyredilebilir kılarken aynı zamanda onu çerçeveleyen ve kontrol altında tutuyor gibi görünen bir yanılsama da yaratıyor. Oysa içeride olan kontrollü değil; sadece gözlemlenebilir.
 
 
Zuhal Baysar, "Kuzgun", 2026
 
Çalışmalardaki cam fanus, kilden heykellerin çözülüşünü, doğaya ayak uyduruşunu güvenli mesafeden izlenebilir kılıyor. İzleyici olarak biz de kuzgun gibi figürün üzerine eğiliyoruz; ama cam, bizim de o kadar ‘doğal’ olmadığımızı ve aslında bu güvenli mesafenin bizler için değil, doğa için olduğunu hatırlatıyor. Ne kadar bakılırsa, o kadar çok şey değişiyor: önce kuzgun koruyucu görünüyor, sonra bekleyen, sonra başka bir şey. Sonra fark ediliyor ki kuzgun da fetüs pozisyonundaki figür gibi bir özne değil. Teraryumun içindeki doğa zamanla hem fetüsü hem de kuzgunu kendi içine alacak, değiştirecek ve sonunda özüterek kültürüne dahil edecek. Doğanın bu ‘nazik’ ölüm yaşam döngüsünde birer arkaik nesne olacaklar. Şu anki durum özelinde yapılan tanımlamalar, çalışmanın hayat serüvenindeki sadece ufak bir kısmına ayna tutup yorumluyor. 
 
Ankara'nın kırsalından alınan, sanatçı tarafından herhangi bir yönlendirici müdahale yapılmadan teraryumlara konulan toprak, içinde barındırdıklarıyla kısa sürede fanusun hâkimi oluyor. Sanatçı kil figürlerini yaşayan bir sürecin parçası haline getiriyor. Zamanla figürün özneden nesneye geçişine tanıklık ediyoruz ve bu geçişte sanatçı da bir izleyici konumuna geliyor.
 
İşte tam bu eşikte Baysar'ın asıl sorusu yüzeye çıkıyor: İnsan, doğa karşısında ne kadar doğal? Doğayı gözlemlediğimizde görüyoruz ki içindeki hiçbir şey ona müdahale etmiyor, kafa tutmuyor; su akıp yolunu buluyor, yosun tutunacağı yeri seçiyor, kök gözeneği kendisi buluyor: Entropinin içinde kaotik bir dengeleri var ve hiçbir şey umurlarında değil gibi davranıyorlar. Müdahil olan, o dengeyi “düzeltmeye” çalışırken daha da kötü yapan tek varlık ise bizleriz. Tam da bu müdahale anında, kaş yapalım derken göz çıkarıyoruz. Çünkü doğanın etik anlayışının insanlığın etik kodlarıyla pek de uyuşmadığını da görüyoruz. Doğa yaptıklarımıza fizik yasası gereği tepkide bulunuyor, fakat bizi etkisiz eleman olarak görüyor. Hatta görmüyor bile.
  
Yere yatmış baş
 
Cam fanusun içinde, toprağa gömülü kilden bir baş sağ yanağının üzerine yatmış şekilde duruyor. Saç kısmından çok sayıda bitki çıkıyor; boyun ve alın bölgelerinde yosun kilin rengini yeşile çekiyor. Uyuyor gibi görünüyor figür; huzurlu, dirençsiz. Bu geçiş zorla değil, sessizce gerçekleşiyor.
 
 
Zuhal Baysar, "Toprakendi" 2026.
 
Yunan mitolojisinde Gaia, yeryüzünün bizzat vücut bulmuş hâlidir: topraktan doğan, toprağa dönen, "toprak ana." Bu figür o ikonografinin neredeyse birebir görsel karşılığı gibi duruyor: kilden bir kafa, başından fışkıran bitkiler, toprağa gömülü beden. 1970'lerde James Lovelock ve Lynn Margulis'in birlikte geliştirdiği Gaia hipotezi, mitolojinin bu sezgisini bilimsel bir çerçeveye taşır: yeryüzündeki tüm organik ve inorganik unsurlar tek bir kendi kendini düzenleyen sistem oluşturur. Kilin gözenekleri toprağın nemini içine çekiyor, toprak kilin minerallerini alıyor, nem döngüsü sanatçısız işliyor; teraryum kendi homeostazını kuruyor. Canlı ile cansız arasındaki sınır bu küçük camın içinde giderek işlevsizleşiyor. Merleau-Ponty algılayanla algılananın aynı kumaştan yapılmış olduğunu, bedenin dünyayla keskin bir sınırla değil, sürekli bir alışverişle ayrıldığını söyler. Kil zaten topraktı; toprak onu hatırladı.
 
Başın tepesinden çıkan bitkiler düşüncenin yerine geçiyor, ama bu okuma yalnızca ekolojik değil. Figürün kafasında büyüyen ekosistem, zihnin dışarıdan gelen bir kültür tarafından yavaşça ele geçirilişini de anlatıyor. Bireyin aldığı eğitimler, içselleştirilen değerler, "yıkanan beyin" bunların hiçbiri anlık bir zorlamayla değil, tam da bu figürün uyuduğu gibi, farkında olmadan gerçekleşiyor. Bedenen uyumak yönlendirilmemeyi garantilemiyor; canlılık bedenden ziyade kafanın içinde cereyan ediyor. Batı metafiziğinin yüzyıllarca kutsadığı mens — akıl, zihin, ratio — burada hem ekolojik hem de ideolojik anlamda sessizce kompostlanıyor. 
 
 
Çözünme, dönüşme, erime Baysar'ın alfabesinde hep vardı. İç Doğa'da yüzün içine peyzajlar eritmiş; "hem parçalanma hem kabullenme" demişti bunu tanımlarken. Şimdi o peyzaj yüzün kendisini yutuyor. Plastik olarak yeni bir şey bu: malzeme değişti, süreç değişti, kontrolün devredildiği yer değişti, ama harfler aynı. Baysar'ın imzası bu harflerde çoktan yazılıydı; “Yerkucak” onları farklı bir dilde söylüyor.
 
****
Bir diğer kaidede kâğıt hamurundan yapılmış ve kendi kuyruğunu yiyen bir yılan duruyor, kendi üzerine kıvrılmış. “İç Doğa” sergisinde çözünme ve yeniden doğuş döngüsünün içinden geçen ouroboros, burada malzemeye dönüşmüş; ama sembol olarak değil, hâlâ bir süreç olarak. Kâğıt hamuru da nem alıyor, zamanla değişiyor; tıpkı yanındaki cam teraryumların içindeki kil gibi. Baysar'ın alfabesindeki bu harf, sergi sergi farklı bir sesle söyleniyor; anlam kapanmıyor, katmanlanıyor. 
 
 
Zuhal Baysar, "Ouroboros", 2026
 
*****
Sanatçının alfabesinin başında yer alan, suyun içinde çözünen figürlere ve onların suyla olan ilişkilerine “Yerkucak” sergisinde de rastlıyoruz. 27 parçalı tuvalden oluşan çalışmada süslü beyaz kıyafetiyle yine dizlerinin üzerine çökmüş oturur gibi duran kadın figürün kucağına odaklanıyoruz. Figür iki eliyle karşısında suyun içinden çıkan çalılıklara doğru uzanıyor, onları kucaklamaya yakın duruyor. Sanki çalılıklardan bir yuva ve yuvanın içinde haşin bir okyanus var gibi; çalılıklardan bir yuva, yuvaya oldukça rasyonel bir bakışı da beraberinde getiriyor. Yuva, ev kendimiz olabildiğimiz yer, ama aynı zamanda pürüzsüz olmadığını, dikenleri, rahatsız eden çıkıntıları olabileceğini de gösteriyor. Yuvanın bir ilişki yönetimi gerektirdiğini gösteriyor. İçindeki haşin okyanus da bu bağlamda değerli bir analoji oluyor. Figürün kıyafetinin gelinliği andırması ve figürün çalılıklarla dolu -yeni- bir yuvayı kucaklamaya çalışması bir yandan da olgunlukla kabullenmeyi gösteriyor. Canın acıyabilir belki ama yuva kucaklanması gereken bir şeydir. İnsanın doğayla olan ilişkisi de sanki böyledir.
 
 
Zuhal Baysar, "Yerkucak", 2026
 
Diğer teraryumda dizlerinin üzerine çökmüş oturan kilden bir dişi figür görüyoruz. Elleri kucak yapmış ama tuttuğu şey üstü yosunla ve bitkilerle kaplı kocaman bir toprak parçası: bir örtü, bir yorgan gibi adeta. Figürün saçı komple yosunlarla kaplanmış, yosunlar tarafından ele geçirilmiş; ama çalışmadaki bu kucaklaşmanın tek taraflı olmadığı anlaşılıyor. Figürün kucağında yorgan gibi tutup kucakladığı doğanın da figürü koruyan bir örtüye dönüştüğünü görüyoruz: zamanla bu kucaklaşmada figür doğa tarafından çözümlenip kültürüne dahil edilecek. Ancak figürün yüz ifadesine baktığımızda huzurlu olduğunu görüyoruz: gözleri kapalı, bir teslimiyet ve kabullenme halini çağrıştırıyor. Canım acıyabilir belki, ama yuva  -doğa- kucaklanması gereken bir şeydir, diyor.
 
 
Zuhal Baysar, "Kucak", 2026 
 
Sergiye adını veren ‘kucak’ kelimesi bu iki işte farklı ağızlardan ama aynı soruyla konuşuyor: insan doğayı mı kucaklıyor, doğa insanı mı? Ve bu sorunun yanıtı her iki işte de askıda kalıyor. Arne Naess'in derin ekolojisinde ‘ben’ kavramı ancak dar ego sınırlarını aşarak tüm yaşamla birleştiğinde anlam kazanır. Bu iki işte figürler tam da o sınırın erime anında yakalanmış: biri doğayı kucaklıyor, diğeri doğa tarafından kucaklanıyor; ikisi de aynı anda.
 
 
Bu sergide direkt olarak gözüme çarpan en büyük olgu, sanatçının üretimlerinin birçoğundaki sonuçlandırma hakkından feragat etmesi oldu: bu hakkını doğaya devrediyor. Daha önceki işlerinde bile en doğaçlama görünen süreçlerde bir temel plan vardı, bir niyet, bir kurgu. “Yerkucak”ta ise figürler tamamlanmış nesneler olarak değil, devam eden süreçler olarak var oluyor: bitkinin büyümesiyle, toprağın nemiyle, yosunun sızmasıyla birlikte değişmeye devam edecekler. Galeri artık eserin deposu değil; ekosistemin küçük bir odası. Sanatçının eli çekildi, doğanın istenci başladı.
 
 
16 yıldır bu dönüşümü izlemek: önce av mevsiminin o gerilimli figürlerinden, sonra karların içine dizilerek onaylanma beklenmiş 192 tuvalden, şimdi de toprağa bırakılmış kil bedenlere; bir şeyin kronolojisini değil, bir sorunun olgunlaşmasını izlemek gibi hissettiriyor. Soru hep aynıydı; ama her sergide daha derinden, daha az sözcükle ve daha bilinçli şekilde soruldu. “Yerkucak”ta artık neredeyse sözsüz. Ama bu sergiyi sadece bir ‘doğa ile bütünleşme’ romantizmi olarak okumak yanıltıcı olur. Çünkü teraryumlar aynı zamanda birer laboratuvardır. İçlerinde yaşanan, kontrollü bir çözülmedir. Cam, dış dünyayı dışarıda tutarken içerdeki süreci bizim için seyredilebilir kılar. Bu, James Lovelock'un Gaia hipotezinin karanlık yüzünü de hatırlatır: Dünya yaşayan bir sistemdir, evet; ama bu sistem, insanın kibirli müdahalelerini de sindirecek kadar güçlüdür. “Yerkucak”taki figürler, bu sindirimin estetikleştirilmiş, yavaş çekimde çekilmiş birer fotoğrafıdır.
 
Cam teraryumun ardında kuzgun bekliyor, baş çözünüyor, bitki yükseliyor. Sanatçı ise dışarıda, arada bir buharlaşan camın önünde bekliyor. Belki de bu bekleyiş, insanın doğaya karşı takınabileceği en dürüst tavırdır: müdahale etmeden tanık olmak, ama tanıklığın kendisini de bir eylem olarak kabul ederek. İnsan gerçekten doğal bir varlık mıdır ve bu soruyu cevaplamak için doğaya ne kadar teslim olmak gerekir?
 
 
Etiketler: Milliyet Sanat  Zuhal Baysar  Belm’art Space  Yerkucak / Terralapsus  sergi