Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Dostluğun müziğiyle altıncı kez

Dostluğun müziğiyle altıncı kez

Dostluğun müziğiyle altıncı kez27 Ağustos 2026 - 01:08
6. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, 6-24 Eylül tarihleri arasında Süreyya Operası’nda müzikseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. ‘Dostluğun Müziği’ mottosuyla yola çıkan festivalin kurucusu ve Genel Sanat Yönetmeni Nil Kocamangil ile İBB Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı Tolga Volkan Aslan; festivalin bu yılki programını, genç müzisyenlere sunduğu olanakları ve oda müziğinin İstanbul’daki buluşma alanını Milliyet Sanat için anlattı.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
İstanbul’un köklü kültür sanat etkinlikleri arasındaki yerini giderek güçlendiren İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, altıncı yılında da oda müziğinin kendine özgü yakınlığını uluslararası bir buluşma atmosferiyle bir araya getiriyor.
 
6-24 Eylül 2026 tarihleri arasında Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda gerçekleşecek festival; farklı kuşaklardan dünyaca tanınmış sanatçıları, Türkiye’nin önde gelen müzisyenlerini ve genç yetenekleri aynı sahnede buluştururken konserlerin yanı sıra ücretsiz masterclass ve söyleşilere de ev sahipliği yapıyor.
 
 
Viyolonsel sanatçısı Nil Kocamangil’in kurucusu ve genel sanat yönetmeni olduğu festivalin programında, açılış konserinde ilk kez Türkiye’de aynı sahneyi paylaşacak Fedor Rudin, Alexandra Soumm, Máté Szucs, Lydia Shelley ve Julien Libeer’in yanı sıra sa.ne.na ve Anatolian Clarinet Connection yer alıyor. “Festival Buluşması”nda Emmanuel Coppey, Katerina Chatzinikolau, Razvan Popovici, Ali Başeğmezler, Marc Coppey ve Nil Kocamangil bir araya gelirken, “Festivalin Genç Yıldızları” projesinde Deniz Yakın, Beliz Güney ve Çağatay Yurt; Miguel Da Silva ve Caspar Frantz ile aynı sahneyi paylaşacak. Festival, iki Echo Klassik ödüllü Alliage Quintett’in kapanış konseriyle sona erecek.
 
Konser programını, genç müzisyenlerin ustalarla buluşmasını sağlayan ücretsiz masterclasslar ve sanatçıların müzik dünyalarına daha yakından bakma imkânı sunan ‘OFF-THE-RECORD’ ile ‘İlham Veren Buluşmalar’ söyleşileri tamamlıyor. Böylece festival, oda müziğini yalnızca konser salonunda dinlenen bir tür olarak değil, farklı kuşakların sanatçılar ve müzik etrafında buluştuğu bir paylaşım alanı olarak ele alıyor.
 
Bu yılın programını, genç müzisyenlere yönelik yaklaşımını ve “Dostluğun Müziği” temasının ardındaki hikâyeyi festivalin kurucusu ve genel sanat yönetmeni Nil Kocamangil ile konuştuk.
 
 
Nil Kocamangil Fotoğraf: Andrej Grilc
 
İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali altıncı yılına ulaştı. İlk yola çıktığınız noktadan bugüne baktığınızda, festivalin en büyük dönüşümünü nerede görüyorsunuz? Hayal ettiğiniz hangi noktaya ulaştınız, hangi hedefler hâlâ önünüzde?
 
Altı yıl önce bu yola çıkarken en büyük hayalim, İstanbul’da uluslararası ölçekte nitelikli bir oda müziği festivali yaratmak ve bunu yalnızca konserlerden ibaret olmayan, aynı zaman da genç müzisyenler için bir eğitim alanına dönüştürmekti. Geriye baktığımda festivalin hem sanatçı hem de izleyici açısından kendi kimliğini oluşturmuş olmasını en büyük dönüşüm olarak görüyorum.
 
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanlığı ile düzenlediğimiz festivalimizin dünyanın en önemli müzisyenleri tarafından talep görmesinin yanı sıra yurt içi ve yurt dışından genç müzisyenlerin masterclass programlarımızı takip ederek İstanbul’a gelmek istemesi bizim için çok değerli.
 
Tabii ki hâlâ ulaşmak istediğimiz çok nokta var. Festivalin uluslararası oda müziği festivalleri arasında İstanbul’u ve Türkiye’yi temsil eden, sanatçıların ve genç müzisyenlerin özellikle takip ettiği bir merkez haline gelmesini arzu ediyorum. Bunun yanında daha fazla yeni dinleyiciyi klasik müzikle ve oda müziğinin zengin repertuvarıyla tanıştırabilmek de önceliklerimiz arasında.
 
Oda müziği, klasik müziğin en samimi ve doğrudan iletişim kuran alanlarından biri. Festivalin kuruluşundan beri ‘dostluğun müziği’ kavramını öne çıkarıyorsunuz. Altı yılın sonunda bu kavram sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
 
‘Dostluğun müziği’ bizim için sadece güzel bir slogan değil; aynı zamanda festivalin kuruluş felsefesi. Oda müziğinin en önemli özelliği de zaten burada ortaya çıkıyor. Birlikte müzik yapmak, birbirini dinlemeyi, karşındakine alan açmayı ve aynı nefeste buluşmayı gerektiriyor. Bu da aslında dostluğun kendisiyle çok benzer bir olgu.
 
Kendi kişisel kariyerimde de solist kimliğim kadar baskın bir şekilde oda müziği konserleri veriyorum dolayısıyla geçtiğimiz altı yıl içerisinde bu kavram benim için daha da derinleşti. Sanatçıyla dinleyici, usta ile genç müzisyen ya da farklı disiplinler arasında kurulan her bağ, bu dostluğun önemli bir parçası.
 
Bu yılki programda dünya sahnelerinden önemli isimler yer alıyor. Fedor Rudin, Alexandra Soumm, Máté Szucs, Marc Coppey, Razvan Popovici, Alliage Quintett gibi sanatçıları seçerken hangi kriterler belirleyici oluyor? Bir festival programı oluştururken sizin için sanatçının kariyerinin yanı sıra müzikal yaklaşımı ve paylaşım isteği de önemli mi?
 
Sanatçıların kariyerleri elbette önemli ama tek başına hiçbir zaman yeterli değil. Bir festival programı hazırlarken o sanatçının nasıl bir müzisyen olduğunu, müziğe nasıl yaklaştığını, sahnedeki enerjisini ve paylaşım isteğini de düşünüyorum.
 
Özellikle oda müziğinde müzisyenlerin birbirleriyle kurduğu iletişim çok belirleyici. Festivalin ruhuna uyum sağlayacak, dinleyiciyle iletişim kurmaya açık ve genç müzisyenlerle deneyimlerini paylaşmak isteyen sanatçıları davet etmeyi özellikle önemsiyorum.
 
Bir diğer kriter de programın bütünlüğü tabii ki. Her yıl dinleyicimize daha önce deneyimlemediği bir şey sunmak istiyoruz. Bu nedenle tanınmış isimlerle birlikte farklı müzikal kimliklere sahip toplulukları da programımıza dahil ediyoruz.
 
Festivalin önemli özelliklerinden biri, yalnızca konserlere odaklanmaması; söyleşiler ve masterclass programlarıyla sanatçı-dinleyici ve sanatçı-genç müzisyen arasındaki mesafeyi azaltması. Bu çok yönlü festival modelini neden önemli buluyorsunuz?
 
Aktif konser hayatına sahip bir sanatçı olarak müziğin yalnızca sahnede başlayıp sahnede bitmediğine inanıyorum. Bir sanatçıyı sahnede dinleyebilmek çok özel bir deneyim ama o sanatçının müzikle ilişkisini, nereden/nelerden ilham aldığını veya çalışma disiplinini dinleyebilmek seyircinin onunla bambaşka bir bağ kurmasını sağlıyor.
 
Masterclass programları da aynı şekilde yalnızca teknik eğitimler değil. Genç bir müzisyenin dünyaca tanınmış bir sanatçıyla aynı odada bulunması, onun çalışma biçimini gözlemlemesi ve doğrudan geri bildirim alması bir hazine niteliğinde. Ayrıca bu vesile ile farklı kültürlerden, şehirlerden meslektaşları ile tanışabilmeleri de çok kıymetli. Bu nedenle festivalin konser, söyleşi ve eğitim programlarının birbirini tamamlamasını özellikle önemsiyoruz.
 
 
Nil Kocamangil. Fotoğraf: Andrej Grilc 
 
İlk yıldan beri gençleri merkeze alan bir festival yaratıyorsunuz. ‘Festivalin Genç Yıldızları’ projesi geçtiğimiz yıl başladı ve bu yıl da devam ediyor. Genç müzisyenleri ustalarla aynı sahnede buluşturmanın kariyer yolculuklarında nasıl bir etkisi olduğunu gözlemliyorsunuz?
 
Her genç müzisyen tanınmış sanatçılarla aynı sahneyi paylaşmayı hayal eder. Çünkü onlarla sadece eğitim anlamında çalışmak, birlikte paylaşacakları sahne deneyimi ile karşılaştırılamaz.
 
“Festivalin Genç Yıldızları” projesinde beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri, gençlerin kendilerini profesyonel platformda hissedecek olmaları. Masterclass sırasında eğitmenlerle çalışan bir öğrencinin daha sonra festival atmosferinde, normal şartlarda kolaylıkla yan yana gelemeyeceği sanatçılarla aynı sahneye çıkması öz güven ve motivasyon açısından gerçekten çok değerli.
 
Bu deneyimin kariyerlerinde unutulmaz bir iz bırakacağını düşünüyorum. Bu vesileyle dinleyiciler de bu heyecana ortak olarak, geleceğin yıldızlarıyla kariyerlerinin başında tanışma fırsatını yakalayacaklar.
 
Dünyada pek çok masterclass ücretli ve sınırlı kontenjanlarla gerçekleşirken, festivalinizdeki masterclass programlarının ücretsiz olması dikkat çekiyor. Bunu devam ettirirken zorlanıyor musunuz? Farklı ülkelerden gençler var mı bu yıl da başvuran? Bu program, klasik müzik eğitiminde fırsat eşitliği açısından nasıl bir rol oynuyor?
 
Elbette, böyle bir programı sürdürmek normal şartlar altında kolay değil. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanlığı’nın her daim gençlere destek vermeyi bir ilke edinmesi sayesinde bu programları ücretsiz olarak gençler için düzenleme fırsatımız oluyor.  Bu programların başvurusundan katılımına tamamen ücretsiz olması, Türkiye’de bir ilk olmasının yanı sıra dünya üzerinde de çok nadir bir sistem.
 
Hem öğrencilik zamanlarımdan hem de şu an eğitmen olarak kendi öğrencilerimin dahil olduğu mecralardan çok iyi biliyorum ki bu tip masterclass programları ve akademilere katılmak bir hayli maliyetli. Hele bizim gençlerimiz için yurt dışına gitmeleri gereken durumlarda bu maliyetler döviz olarak daha da katlanıyor.  Bu nedenle bu zamana kadar ki önceliklerimden biri daha önce Türkiye’ye gelmemiş ve yurt dışında da ulaşmanın kolay olmayacağı sanatçıları ülkemize davet etmek oldu. Her genç müzisyenin böyle bir eğitime maddi olarak ulaşabilmesi mümkün değil. Biz de festival çatısı altında bu engeli ortadan kaldırıyoruz.
 
Bu yıl da farklı şehirler ve ülkelerden başvurular aldık. Katılımcılarımız arasında ağırlıklı olarak ülkemizin gençlerinin olmasının yanı sıra Almanya, İrlanda, Çek Cumhuriyeti ve Rusya’dan genç müzisyenler olacak. Programın uluslararası niteliğinin artması hem gençlerin yeni meslektaşlar, arkadaşlıklar edinebilmeleri hem de İstanbul’un tanıtımı açısından çok sevindirici. Amacımız genç ve yetenekli bir müzisyenin ekonomik koşullarının, önemli bir eğitimciyle çalışma fırsatının önüne geçmemesi.
 
Ayrıca bugüne kadar birçok genç müzisyen, masterclass programlarımız kapsamında tanışıp, çalıştığı eğitmenlerin yurtdışındaki sınıflarında eğitimine devam etme fırsatını kazandı. En büyük arzularımızdan biri de bu tanışıklıklara vesile olmaktı, o yüzden aldığımız her haberde mutluluğumuz tarifsiz bir şekilde katlanıyor.
 
Bu yıl Carolin Widmann, Marc Coppey ve Razvan Popovici gibi uluslararası solist ve eğitmenler genç müzisyenlerle buluşacak. Türkiye’deki genç klasik müzik sanatçılarının en çok hangi alanlarda gelişime ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsunuz?
 
Bu yıl yine birbirinden değerli harika bir eğitmen kadrosunu gençlerimiz ile buluşturacak olmaktan büyük bir mutluluk duyuyoruz. Dünyanın en prestijli eğitim kurumlarında görev yapan bu 3 solist, bu yıl ilk kez Türkiye’de gençlerle buluşacaklar.
 
Ülkemizde çok sayıda yetenekli genç müzisyenlerimiz var. Teknik anlamda da gittikçe daha da güçlü bir nesil yetişiyor. Ancak benim gözlemim, teknik çalışmanın yanında müzikal kimlik ve sahne deneyiminin daha fazla desteklenmesi gerektiği yönünde.
 
Bir müzisyenin doğru notaları çalması ile kendi sesini, müzikal kimliğini bulması aynı şey değil. Repertuvarı neden seçtiğini, bir eseri nasıl yorumlamak istediğini, sahnede nasıl bir iletişim kuracağını da düşünmesi ve içselleştirmesi gerekiyor.
 
Bunun yanında uluslararası çevreyle bağlantı kurmak, farklı ekolleri tanımak ve dünyadaki müzikal gelişmeleri takip etmek de çok önemli. Masterclass programlarımızın bu açıdan gençlere yalnızca ders değil, yeni bir vizyon kazandırması da hedeflerimizden biri.
 
Genç müzisyenlerin tekniğin yanı sıra sahne deneyimi, repertuvar seçimi ve uluslararası kariyer planlaması açısından da desteklenmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Sizce iyi bir müzisyen olmanın günümüzdeki tanımı nasıl değişti?
 
İyi bir müzisyeni kendi sesini bulabilen, dinleyici ile iletişim kurabilen, merakını kaybetmeyen ve sürekli öğrenmeye devam eden müzisyen olarak görüyorum. Günümüzde sanatçının uluslararası platformlarda var olabilmesi için yalnızca enstrümanına hâkim olması da yeterli değil. Kendisini ifade edebilmesi, farklı kültürlerle iletişim kurabilmesi ve kariyerini bilinçli şekilde yönlendirebilmesi gerekiyor.
 
Ama bütün bunların merkezinde her zaman müzik olmalı. Hiçbir şey müziğin önüne geçmemeli. Teknoloji, sosyal medya, kariyer planlaması… Bunların hepsi birer araç. Asıl mesele, sanatçının söyleyecek sözü ve bunu kendine özgü biçimde ifade edecek bir müzikal dilinin olması.
 
Bu yıl festivalde geleneksel oda müziği repertuvarının yanı sıra sa.ne.na gibi yenilikçi topluluklar ve Anatolian Clarinet Connection gibi farklı müzikal kimlikleri olan projeler de yer alıyor. Festival programında çeşitlilik yaratırken klasik müziğin sınırlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Öncelikle dinleyicilere her yıl farklı enstrüman gruplarını tanıtmak istiyoruz. Aynı zamanda bunu alanının en başarılı isimlerini davet ederek yapıyoruz. Şahsen klasik müziğin sınırlarının kesin çizgilerle belirlenmesi gerektiğini düşünmüyorum. Klasik müzik, çok büyük ve çok zengin bir gelenek ama yaşayan bir sanat dalı olduğu sürece değişmeye ve yeni ifade biçimleri geliştirmeye devam etmeli.
 
Festival programında çeşitlilik yaratırken amacımız klasik müziği ‘başka bir şeye dönüştürmek’ değil. Tam tersine, onun ne kadar farklı biçimlerde ifade edilebileceğini göstermek.
 
Bir dinleyicinin tamamen geleneksel formda bir eser dinledikten sonra farklı müzikal kimliğe sahip bir topluluğu keşfetmesi, bence festivalin zenginliğidir. Dinleyiciye tek bir doğru müzik deneyimi sunmak yerine, farklı kapılar açmayı tercih ediyoruz. Bu doğrultuda da bu yıl ülkemizden hem sa.ne.na gibi köklü ve deneyimli bir gruba hem de Anatolian Clarinet Connection gibi daha yeni ancak ülkemizin en başarılı klarinet sanatçılarından oluşan bir gruba programımızda yer verdik.
 
 
Alliage Quintett’in kapanış konseriyle klasik müzikte alışılmış topluluk anlayışının dışına çıkan bir projeye yer veriyorsunuz. Festival izleyicisinin yeni seslere ve farklı yorumlara yaklaşımında yıllar içinde nasıl bir değişim gözlemlediniz?
 
Bence burada festivalin yıllar içerisinde oluşturduğu güven çok önemli. Dinleyici artık “Bu festival x topluluğu programına aldıysa mutlaka keşfetmeye değer bir tarafı vardır” diyebiliyor. Bu, bizim için gerçekten çok kıymetli.
 
Alliage Quintett gibi topluluklar da bu merakı besliyor. Çok köklü ve bol ödüllü bir grup olan Alliage Quintett, klasik müziğin alışılmış oda müziği formu yapısının dışında bir deneyim sunarken müzikal kalitelerini koruyabilen yenilikçi bir topluluk. Uzun yıllar sonra Türkiye’ye gelecek olmaktan dolayı büyük heyecan duyan bu toplulukla her yıl olduğu gibi yine unutulmaz bir kapanış konserine imza atacağız.
 
‘OFF-THE-RECORD’ söyleşileri, festivalin karakteristik bölümlerinden biri oldu. Sanatçıların müziklerinin yanı sıra kişisel dünyalarını ve müzikal beslenme kaynaklarını paylaşmaları neden önemli?
 
Sanatçıları yalnızca sahnede gördüğümüz birkaç dakika üzerinden tanıyabilmek, çok sınırlı bir deneyim. Bir sanatçının hangi müzikleri dinlediğini, nelerden ilham aldığını veya bir esere nasıl yaklaştığını bilmek, onun müzikal dünyasını daha net bir şekilde anlamamızı sağlıyor. ‘OFF-THE-RECORD’ serilerinin samimi tarafını da bu nedenle çok önemsiyoruz.
 
Sanatçıların karşımıza yalnızca ‘büyük bir virtüöz’ olarak değil, müzik dinleyen, etkilenen ve hayatın içinde var olan ‘bizden biri’ olarak çıkmasını istiyoruz. Çoğu zaman böyle sanatçılara ulaşmak, onlarla herhangi bir etkileşimde bulunmak ya çok zor ya da mümkün olamayabiliyor. Dolayısıyla bu söyleşi serisi ile dinleyiciler ve sanatçılar arasındaki bariyerleri ortadan kaldırmış oluyoruz.
 
Ayrıca bu samimiyetin dinleyiciyle sanatçı arasında çok güçlü ve farklı bir bağ oluşturduğunu düşünüyorum.
 
Klasik müzikte sanatçı ile dinleyici arasındaki mesafeyi azaltmak bugün neden daha önemli hale geldi? Dijital çağda canlı konser deneyiminin yerini nasıl tanımlıyorsunuz?
 
Dijital çağ, bize müziğe ulaşmak açısından büyük imkânlar sundu. Ancak canlı müzik deneyimi bence başka hiçbir şeyle karşılaştırılamaz.
 
Bir salonda yüzlerce insanın aynı heyecanı paylaşması; sanatçının o anda salondaki enerjiye göre müzikal bir tepki vermesi çok özel bir şey. Konserin en önemli taraflarından biri de aslında bu karşılıklı ortak deneyim.
 
Bu nedenle dijital dünyanın karşısına canlı konseri koymak yerine ikisini birbirini tamamlayan araçlar olarak görmek gerektiğini düşünüyorum. Dijital dünya insanları müziğe yaklaştırabilir; canlı konser ise onların müziği tam anlamıyla içselleştirmesini sağlar.
 
Türkiye’de klasik müziğin daha geniş kitlelere ulaşması konusunda son yıllarda önemli bir hareketlilik var. Sizce bu ilginin kalıcı hale gelmesi için hangi adımlar gerekiyor?
 
Öncelikle çocukların ve gençlerin müzikle çok daha erken yaşta klasik müzikle tanışması en büyük adımlardan biri olacaktır. Ayrıca halen tam olarak kırılamamış olan klasik müziğin ‘ulaşılması zor’, ‘elit’ veya ‘sadece belli bir kesime ait’ bir sanat olduğu algısının kırılması için daha çok çaba göstermeliyiz. Daha fazla ücretsiz veya ulaşılabilir konser, eğitim programı, çocuk etkinliği ve gençlere yönelik proje yapılması bunu muhakkak destekleyecektir. Sanatçıların da dinleyiciyle daha çok iletişim kurmaya özen göstermesi önemli.
 
Ayrıca bunları sadece büyük şehirler özelinde düşünmemeliyiz. Türkiye’nin farklı şehirlerindeki gençlerin ve dinleyicilerin de dünya standartlarında sanatçılarla buluşabileceği projelerin çoğalmasının gerekli olduğunu düşünüyorum.
 
İlginin kalıcı olması için en önemli şeylerden biri ise süreklilik. Bir kez çok iyi bir konser yapmak yerine, daha fazla farklı ve nitelikli program üretmek gerekiyor.
 
Bir viyolonsel sanatçısı ve festival direktörü olarak iki farklı perspektifi aynı anda taşıyorsunuz. Sahnedeki müzisyen kimliğiniz, festivalin sanat yönetimi kararlarınızı nasıl etkiliyor?
 
Aslında ikiden fazla kimliğim var  Saydıklarınızın yanı sıra aynı zamanda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda doçent öğretim görevlisi olarak çalışıyorum, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nun Sanat Danışma Kurulu üyesiyim ve Türkiye’nin en önemli klasik müzik radyo kanallarından Borusan Klasik’te hazırlayıp sunduğum “Cantabile” adında bir programım var.
 
Aktif bir sanatçı oluşum, festival yönetirken bana çok önemli faydalar sağladı. Bir sanatçının festivale gelirken nelere ihtiyaç duyduğunu, prova koşullarının önemini, sahneye çıkmadan önceki psikolojisini birebir bildiğim ve deneyimlediğim için sanatçılarla çok farklı ve doğal bir iletişim kurabiliyorum. Bu durum aynı zamanda programlama konusunda da bana yardımcı oluyor. Zira bir eserin sahnede nasıl bir karşılık bulacağını, ilk kez bir araya getirdiğimiz sanatçıların birbirleriyle nasıl bir iletişim kuracağını da öngörebilme kolaylığı yaratıyor.
 
Eğitmen kimliğim ise masterclass programlarımıza hem bir eğitmen hem de öğrencinin gözünden bakmamı kolaylaştırarak daha da faydalı ve kapsayıcı bir program oluşturmamızda büyük bir katkı yarattı. Tüm bu kimliklerin birbirini beslediğine inanıyorum.
 
Bir kadın sanatçı ve yönetici olarak klasik müzik dünyasında üretim yapmak size nasıl bir perspektif kazandırdı? Genç kadın müzisyenlere özellikle vermek istediğiniz mesaj nedir?
 
Kadın sanatçıların ve yöneticilerin kendi alanlarında daha fazla görünür olması, yalnızca onlar açısından değil sanat dünyasının tamamı açısından çok önemli. Yıllar içerisinde bu durumun pozitife gittiğini görüyoruz. Ben kendi yolculuğumda müzisyenlik ile yöneticiliği birbirinden ayırmadan, ikisini de sahiplenerek ilerlemeyi tercih ettim.
 
Genç kadın müzisyenlere en büyük tavsiyem, kendilerini herhangi bir kalıba sığdırmak zorunda hissetmemeleri. “Bunu yapabilir miyim?” sorusundan önce “Bunu gerçekten istiyor muyum?” diye sormalarını öneririm. Zira kendi seslerine, yeteneklerine ve kararlarına güvenmeleri, çıktıkları yolda ilerleme kat edebilmeleri açısından çok önemli. Bazen yol kolay olmayabilir ama üretmekten, öğrenmekten ve kendi alanlarında söz sahibi olmaktan vazgeçmemeleri gerektiğini düşünüyorum.
 
Altıncı yılın sonunda İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali’nin gelecekte nasıl bir kimliğe ulaşmasını hayal ediyorsunuz? Festivalin 10. yılına dair bir hayaliniz var mı?
 
10. yıla geldiğimizde festivalin yalnızca İstanbul’un değil, uluslararası oda müziği dünyasının da yakından takip ettiği bir buluşma noktası olmasını hayal ediyorum. Ama bu yalnızca daha büyük isimler getirmek anlamına gelmiyor. Genç müzisyenlere gerçek anlamda dokunan, yeni dinleyiciler kazandıran ve İstanbul’un kültür hayatında kalıcı bir yer edinen bir yapı olabilmek en önemlisi.
 
10. yılda geriye baktığımızda “Festivalimiz sayesinde şu gençler kariyerlerinin önemli bir adımını attı, şu kadar dinleyici klasik müzikle tanıştı, şu sanatçılar Türkiye’de ya da İstanbul’daki ilk konserlerini bizim aracılığımızla verdi ve dinleyicilerle güçlü bir bağ kurdu,” diyebilmek bizler için en büyük başarı olur.
 
Sonuçta, bir festivalin gerçek mirası sadece kaç konser yaptığıyla değil, kaç insanda kalıcı iz bıraktığıyla ölçülmeli. Ben, kurucusu olarak festivalin böyle bir miras bırakmasını arzu ediyorum ve tüm sanatseverleri 6-24 Eylül tarihleri arasında Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda düzenlenecek olan İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali’nin bu yılki renkli ve dinamik programını keşfetmeye davet ediyorum.
 
Genç müzisyenlere destek, sahneden eğitime uzanıyor
 
6. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı (İBB Kültür) tarafından düzenleniyor. İBB Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı Tolga Volkan Aslan’a sorular yönelttik.
 
 
Tolga Volkan Aslan
 
İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali’nin kentteki müzik ekosistemindeki yerini ve genç müzisyenlere sunduğu olanakları anlatan Aslan, İBB Kültür’ün genç sanatçıların eğitimden sahne deneyimine uzanan gelişimlerini destekleyen çalışmalarını da aktardı.
 
İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, İBB Kültür’ün klasik müzik alanındaki önemli projelerinden biri haline geldi. İstanbul’un kültür-sanat ekosisteminde böyle nitelikli ve uzmanlık gerektiren festivalleri desteklemek sizin için neden önemli?
 
İstanbul tam bir müzik kenti. Çok sayıda müzisyenin yaşadığı, farklı müzik türlerinde üretim yaptığı bir yer. Bu nedenle müzik alanını çok kıymetli buluyor ve farklı müzik türlerine, hatta enstrüman çeşitliliğine uzanan etkinliklere önem veriyoruz. Müzik alanında üretim yapan sanatçıların hem İstanbul’da hem de uluslararası ölçekte daha görünür olması için destek vermeye devam ediyoruz.
İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali de bu anlamda bizim için çok kıymetli. Nitelikli bir müzikal yapıya sahip ve bu üretimin dinleyiciyle buluşmasını önemsiyoruz. Aynı zamanda Türkiye’de bu alanda üretim yapan müzisyenlerin hem icracı hem de dinleyici olarak yer aldığı bir program seçkisi oluşturulmasına katkı sağlıyor. Festivalin etkisinin yalnızca İstanbul’la sınırlı kalmaması, Türkiye’nin farklı yerlerinin yanı sıra yurt dışından da ilgi görmesi ve uluslararası ölçekte duyulan bir etkinlik haline gelmesi bizim için ayrıca değerli.
 
Festivalin konserlerin yanı sıra ücretsiz masterclass ve söyleşi programlarıyla genç müzisyenlere ulaşması dikkat çekiyor. İBB Kültür olarak kültür-sanat politikalarında genç sanatçıların gelişimini ve erişilebilirliği nasıl konumlandırıyorsunuz?
 
Genç müzisyenler bizim için çok önemli. Çünkü geleceğin müzik dünyasını onlar oluşturacak. Bu nedenle genç sanatçıların hem eğitim hem de sanatsal altyapı anlamında desteklenmesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak önem verdiğimiz başlıklardan biri.
 
İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali’ndeki masterclass ve özel programları da bu açıdan çok geliştirici buluyoruz. Özellikle masterclass programlarına yurt dışından da ilgi gösterilmesini mutlulukla karşılıyoruz. Genç müzisyenlerin usta sanatçılardan öğrenmeleri, onlarla etkileşime girmeleri ve doğrudan iletişim kurabilmeleri çok kıymetli.
 
Bunun yanında gençlerin müzikle tanışmasını ve ilk adımı atmasını sağlayan çalışmaların yanı sıra ‘CRR Fuaye Konserleri’, ‘Genç Sahne’ gibi programlarla onların sahnede seyirciyle buluşmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Eğitim süreçlerine ekonomik katkı sunacak çeşitli programlar ve alternatifler de üretiyoruz.
 
Bütün bunları genç müzisyenlerin gelişimini destekleyen bir bütünün parçaları olarak görüyor ve kültür-sanat politikalarımızda üst sıralarda tutuyoruz.
 
 
Etiketler: 6. İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali  müzik  sanat