Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Duygunun peşinde bir virtüöz: Kian Soltani

Duygunun peşinde bir virtüöz: Kian Soltani

Duygunun peşinde bir virtüöz: Kian Soltani06 Haziran 2026 - 05:06
54. İstanbul Müzik Festivali, Viyana Senfoni Orkestrası’nın 125. yılını genç kuşak solistlerle buluşturuyor. Kian Soltani ise bu buluşmada müziğin anlatı gücünü merkeze alan yaklaşımıyla öne çıkıyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
Klasik müzik dünyasının en saygın topluluklarından biri olarak kabul edilen Viyana Senfoni Orkestrası, 125. yıl dönümünü İstanbul’da özel bir konser serisiyle kutlamaya hazırlanıyor. Bu özel buluşma, 54. İstanbul Müzik Festivali kapsamında, 11-25 Haziran 2026 tarihleri arasında müzikseverlerle buluşacak programın en dikkat çekici duraklarından.
 
 
İki akşam sürecek konserlerde orkestraya eşlik edecek sanatçılardan biri de çağdaş klasik müzik dünyasının öne çıkan isimlerinden Kian Soltani. Soltani, özellikle Antonín Dvorák’ın çello konçertosuna getirdiği yorumla uluslararası ölçekte büyük yankı uyandırmış, bu eseri içeren kayıtlarıyla geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmıştı. Sanatçının Dvorák yorumu, eleştirmenler tarafından ‘duygusal yoğunluk ve teknik kusursuzluk dengesi’ ile öne çıkarılıyor.
 
Festival kapsamında gerçekleşecek konser hem orkestranın 125 yıllık tarihine bir saygı duruşu hem de genç kuşak solistlerle kurulan yeni müzikal diyalog açısından özel bir anlam taşıyor. İstanbul, bu buluşmayla birlikte bir kez daha Avrupa klasik müzik sahnesinin önemli duraklarından biri olduğunu hatırlatıyor.  Kian Soltani’yle, bu özel konser öncesi müzikte anlatı, özgürlük ve sahnenin doğası üzerine konuştuk.
 
 
Kian Soltani. Fotoğraf: Marco Borggreve
 
Sizi dinlerken hem teknik bir virtüözite hem de güçlü bir anlatı hissediliyor. Çello sizin için bir enstrümandan çok bir ‘ses dili’ gibi çalışıyor sanki. Müzikal kimliğinizi nasıl tanımlarsınız ve yorum yaparken hangi duygusal ya da zihinsel alanlardan beslenirsiniz?
 
Evet, buna kesinlikle katılıyorum. Gençken enstrüman çalma sürecinde teknik virtüöziteye biraz daha fazla odaklanıyordum; çünkü bu bir anlamda öğrenilen bir beceri. Enstrüman çalmak zor ve insan bu konuda kendini geliştirmeye, daha iyi ve daha hassas olmaya çalışıyor. Ancak bir noktada yaş aldıkça ve olgunlaştıkça bu becerinin aslında daha büyük bir amaç için araç olduğunu görüyorsunuz: Yani müziğin iletişim boyutu. Çello artık sadece teknik bir icra değil, neyi ifade ettiğinizle ilgili hale geliyor. Elbette teknik çok önemli; çünkü hayal ettiğiniz sesi üretmek için buna ihtiyaç var. Ama benim için esas amaç teknik göstermek değil, müzikle dinleyici arasında bir bağ kurmak, bir hikâye anlatmak ve derin bir duygusal an yaratmak. Kendimi giderek, sahnede zamanın kısa süreliğine durduğu özel bir alan yaratan bir müzisyen olarak görüyorum.
 
Antonín Dvorák’ın çello konçertosuna getirdiğiniz yorum, uluslararası ölçekte büyük yankı uyandırdı. Bu esere yaklaşırken sizi en çok zorlayan ya da dönüştüren şey neydi? Bir eseri ‘kendi yorumunuz’ haline getirme süreci sizde nasıl işliyor?
 
Bu kayıt, Daniel Barenboim yönetimindeki Staatskapelle Berlin ile Berlin Filarmoni Salonu’nda gerçekleştirdiğimiz canlı bir performanstı. 2018’in Eylül ya da Ekim ayıydı.Önceden bunun bir albüm kaydı olacağını bilmek, sahneye çıkmadan önce ciddi bir baskı yaratıyor. Bu tür durumlarda mümkün olan en iyi şekilde hazırlanırsınız. Ama sahneye çıktığımda tüm o baskıyı bırakabildiğimi hatırlıyorum ve bu, benim en iyi performanslarımdan birine dönüştü. O anın içinde kalabildiğim ve baskının beni ele geçirmesine izin vermediğim için çok memnundum. Bu kaydı özel kılan şey, canlı olması. Mükemmel değil; çok sayıda tekrar ve düzenleme yapılmış bir kayıt değil. Küçük kusurlar var ama bunlar benim için önemli değil. Önemli olan o anın gerçekliği ve duygusu. Dvorák’ın bu eseri başlı başına bir hikâye anlatır. Yaklaşık 40 dakika süren, iniş çıkışlarla dolu bir yapı. İlk bölüm daha kahramansı bir karakter taşırken, ikinci bölüm pastoral bir romantizmle başlayıp trajik bir tona evriliyor. Üçüncü bölüm ise memleket özlemi ve kaybedilmiş bir aşka yazılmış adeta ağıt niteliğinde bir kapanış sunuyor. Ben de bu derin anlatıyı müziğin içinde aktarmaya çalıştım.
 
 
Viyana Senfoni Orkestrası gibi köklü bir orkestrayla sahne almak, bireysel bir solist ile kolektif yapı arasındaki dengeyi yeniden kurmayı gerektiriyor. Siz bu ilişkiyi bir ‘liderlik’ mi yoksa ‘müzikal diyalog’ alanı olarak mı görüyorsunuz?
 
Viyana Senfoni Orkestrası ile sık sık birlikte sahne aldık ve aramızda bir tür müzikal dostluk oluştu. Bu ilişkiyi her zaman bir diyalog olarak görüyorum. Liderlik, her zaman baskın olmak anlamına gelmiyor. Sadece müzik gerektirdiğinde devreye giren bir unsur. Solist çello bazen yön verir, bazı cümleleri öne çıkarır ama genel olarak süreç, karşılıklı bir etkileşimdir. Ayrıca birlikte çalıştığımız şef Peter Popelka ile de güçlü bir iletişimimiz var. Provalar ve sahne süreci son derece saygılı ve doğal bir şekilde ilerliyor. Bu, büyük ölçekli bir oda müziği deneyimi gibi; kimsenin özellikle liderlik etmeye çalışmadığı, müziğin içinde kendiliğinden gelişen bir denge söz konusu.
 
Stüdyo kayıtları ile canlı performans arasında ciddi bir fark var. Sahnede olmak sizin için ne ifade ediyor? Risk, özgürlük? Planlı bir yapı içinde ‘anı yaşamak’ mümkün mü?
 
Dürüst olmak gerekirse canlı performansları tercih ediyorum. Sahnede anın yalnızca bir kez yaşandığını ve tekrarının olmadığını bilmek çok özel bir şey ve kendini tamamen bırakabilmeyi sağlıyor. Kayıt yapıldığını bilmek ise zihnin bir köşesinde kalıyor ve o anın içine tam anlamıyla girmeyi zorlaştırıyor. Yine de mümkün, ama daha fazla çaba gerektiriyor. Sahne benim için risk ve özgürlük alanı; çalışmanın amacı da sahnede özgür olabilmek. Stüdyo kayıtları ise farklı bir yaklaşım istiyor; bazen bir eserin ideal versiyonunu hedefliyorsunuz. Mesela Schumann kaydında çok detaylı planlama yaptım, Dvorák kaydı ise tamamen anın içinde şekillendi.
 
 
Kian Soltani. Fotoğraf: Marco Borggreve
 
Geleceğe baktığınızda sizi en çok heyecanlandıran şey nedir?
 
Şu anda üzerinde çalıştığım projelerden biri, İranlı müzisyenlerle birlikte gerçekleştirdiğim bir albüm. Çellonun aslında ait olmadığı bir müzik dünyasında nasıl var olabileceğini araştırıyorum. Bu, benim için çok önemli bir proje ve doğru şekilde hayata geçirmek konusunda büyük bir sorumluluk hissediyorum. Ayrıca ilerleyen dönemde, Luigi Boccherini konçertolarından oluşan bir albüm planlıyorum. 1694 yapımı ‘Ex-Boccherini Stradivarius Çello’ ile bu repertuvarı kaydetmek benim için heyecan verici bir adım olacak.
 
İstanbul Müzik Festivali kapsamında İstanbul’da sahne alacaksınız. Şehirle ya da festival atmosferiyle kurduğunuz bağ nasıl bir anlam taşıyor?
 
İstanbul’u gerçekten çok seviyorum ve birçok kez bulundum. Kendimi orada çok rahat hissediyorum. Türk insanıyla İran kültürü arasında bir yakınlık olduğunu düşünüyorum; misafirperverlik ve yaşam anlayışı açısından benzerlikler var. Burada sahne almayı her zaman özel buluyorum. Festival atmosferi çok farklı. Müziğin sadece bir akşam değil, belirli bir süre boyunca şehre yayılması ve insanların odağı haline gelmesi çok güçlü bir his yaratıyor. Bu da performansı daha anlamlı kılıyor.
 
 
Etiketler: Milliyet Sanat  viyana senfoni orkestrası  Kian Soltani