Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Efsane albüm geri döndü

Efsane albüm geri döndü

Efsane albüm geri döndü13 Ocak 2026 - 04:01
Pentagram’ın “Bir”i, 24 yıl sonra plak formatıyla yeniden basılıyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
Türk metal tarihine adını güçlü riff’ler ve düşünsel cesaretiyle yazdıran Pentagram, 2002 yılında yayınladığı ve hâlâ tartışmasız bir dönüm noktası olarak kabul edilen “Bir” albümünü, tam 24 yıl sonra ilk kez plak formatında müzikseverlerle buluşturuyor. Sony Music Türkiye etiketiyle yayınlanan özel baskı, Türkiye’de metal müziğin hangi soruları sormaya cesaret edebildiğinin de hatırlatılması anlamına geliyor.
 
Pentagram’ın tamamı Türkçe sözlü ilk albümü olan “Bir”, grubun müzikal ve düşünsel kırılma anını temsil ediyor. Bu albümle birlikte Pentagram, yalnızca dil değiştirmedi; heavy metalin bu coğrafyada nasıl bir düşünme biçimi kurabileceğini de yeniden tanımladı. Türk tasavvuf düşüncesi, halk şiiri ve varoluşsal sorgular, modern metal estetiğiyle aynı potada eritildi. Ortaya çıkan şey evrensel bir müzikal dilin, yerel bir bilinçle yeniden yazılmasıydı.
 
 
Albümde yer alan “Ölümlü”, “Sır” gibi parçalar, yıllardır konserlerde binlerce kişi tarafından hep bir ağızdan söylenmeye devam ediyor. Aşık Dertli’den “Şeytan Bunun Neresinde” ve Aşık Veysel’den “Bu Alemi Gören Sensin” uyarlamaları ise âşık geleneği ile heavy metal arasında kurulan güçlü ve sahici köprünün somut örnekleri olarak öne çıkıyor. “Tigris”, “Mezarkabul”, “For Those Who Died Alone (F.T.W.D.A.)” ve “Kam” gibi enstrümantal ağırlıklı parçalar ise Pentagram’ın teknik gücünü ve karanlık anlatımını zirveye taşıyor.
 
“Bir”, metalseverler için kültürel bir manifesto niteliği taşıyor. Çünkü albüm, metal müziğin kendi tarihsel ve düşünsel kaynaklarıyla yüzleşerek derinleşebileceğini gösterdi. Pentagram’ın ustalığı tam da burada yatıyor: Müziği zamansız bir düzleme yerleştirmek.
 
Bir dilin inşası
 
Pentagram’dan söz ederken onu yalnızca öncü bir metal grubu olarak tanımlamak eksik kalır. Grup, Türkiye’de heavy metalin yalnızca icra edilen bir tür değil, düşünsel ve kültürel olarak inşa edilebilir bir dil olduğunu kanıtlayan nadir yapılardan biri oldu. 1980’lerin sonunda başlayan yolculukları, Batı metal estetiğini birebir kopyalamak yerine, bu coğrafyanın tarihsel yüküyle yüzleşen bir müzikal söylem kurmaya evrildi. “Bir” albümü bu dönüşümün en berrak, en cesur ve en riskli anı olarak öne çıkıyor.
 
 
Pentagram, “Bir” ile birlikte Türkçe düşünmenin metal müzikte ne anlama geldiğini yeniden tarif etti. Albümdeki söz dünyası slogan ya da didaktik bir yerellik arayışına yaslanmıyor. Aksine, tasavvuf metinleri, halk şiiri ve metafizik sorgular modern metalin sert ve karanlık yapısıyla organik bir bağ kuruyor. Bu nedenle “Bir”, bir dönem albümü olmaktan çok bugün hâlâ güncel kalan bir referans noktası olarak varlığını sürdürüyor.
 
Neden plak?
 
20. YY’ın en etkili kültür kuramcı, filozof ve edebiyat eleştirmenlerinden Walter Benjamin’in sanat eserinin aurası üzerine düşünceleri, plak formatının bugün neden yeniden anlam kazandığını açıklamak için hâlâ güçlü bir referans sunuyor. Düşünsel üretimi; estetik, tarih felsefesi, modernite, kapitalizm, medya ve bellek kavramları etrafında şekillenerek özellikle sanat eserinin modern dünyadaki konumuna ilişkin analizleriyle kalıcı bir referans noktası hâline gelen Benjamin 1936 tarihli “Das Kunstwerk im Zeitalter Seiner Technischen Reproduzierbarkeit / Mekanik Yeniden-Üretim Çağında Sanat Yapıtı” adlı metinde fotoğraf ve sinema gibi çoğaltılabilir sanat biçimlerinin, sanat eserinin ‘aurasını’ yani tekil, zamana ve mekâna bağlı özgün varlığını nasıl dönüştürdüğünü tartışır. Benjamin’e göre teknik çoğaltma, sanatı ritüel bağlamından kopararak politik ve kitlesel bir alana taşır. Bu yaklaşım, günümüzde dijital kültür, streaming ve algoritmik dolaşım tartışmalarında hâlâ temel bir referans olarak kullanılıyor.
 
Dijital kayıtlar kusursuz çoğaltılabilirlikleriyle erişimi demokratikleştirirken, aynı zamanda eserin tekillik hissini de ortadan kaldırıyor. Plak ise bu tekilliği bilinçli biçimde geri çağırıyor. Aynı kayıt binlerce kopya hâlinde basılsa bile her plağın fiziksel varlığı, yüzey sesi, kullanım izi ve hatta saklandığı mekân, onu diğerlerinden ayırıyor.
 
Bu bağlamda plak, yalnızca bir taşıyıcı değil; dinleme eylemini yeniden ritüelleştiren bir araç. Dinleyici plağı raftan çıkarırken, kapağı incelerken, iğneyi yerleştirirken müzikle kurduğu ilişkiyi yavaşlatıyor. Bu yavaşlama, Benjamin’in sözünü ettiği aurayı birebir geri getirmese bile, onun çağdaş bir izdüşümünü yaratıyor: Dikkat, niyet ve bedensel katılım.
 
Pentagram’ın “Bir” albümü özelinde bu durum daha da belirginleşiyor. Albüm, söz dünyası, kültürel referansları ve yapısal bütünlüğüyle zaten baştan sona dinlenmeyi talep eden bir eser. Plak formatı, bu talebi teknik bir zorunluluk hâline getirerek albümün düşünsel yapısıyla örtüşüyor. Parça atlama kolaylığı ortadan kalktığında, “Bir” yeniden bir anlatı olarak dinleniyor; başı, ortası ve sonu olan bir bütün hâline geliyor.
 
Dijitalden kaçış
 
Z kuşağı çoğu zaman ‘dijitalin içine doğmuş kuşak’ olarak tanımlanıyor. Ancak bu kuşağın son yıllarda müzikle kurduğu ilişki, bu tanımı giderek boşa düşürüyor. Streaming platformlarının sunduğu sınırsız erişim, algoritmik öneriler ve anlık tüketim kolaylığı, bu kuşak için bir özgürlük alanı olmaktan çok, giderek artan bir yorgunluk hissi yaratıyor.
 
Dijital müzik, kusursuzluğu ve hız vaadiyle büyürken, aynı zamanda dinleme eylemini bedensizleştirdi. Kulaklıklar var ama ritüel yok; müzik var ama zaman yok. Tam da bu noktada, Z kuşağı için fiziksel formatlar bir nostalji objesi olmaktan çıkıp duygusal ve bilişsel bir karşı duruşa dönüşüyor.
 
Bu eğilimi yalnızca retro merak ya da geçici bir moda olarak okumak yanıltıcı olur. Z kuşağının dijital formattan kısmi bir uzaklaşma yaşayarak fiziksel formatla yeniden ilişki kurma ihtiyacı, hem teknolojik doygunluk hem de kültürel özneleşme arzusuyla doğrudan bağlantılı. Mesele, teknolojiyi reddetmek değil; teknolojinin ilişki kurma biçimini yeniden tanımlamak.
 
Z kuşağı, streaming çağının sunduğu sınırsız erişimi bir kazanım olarak değil, giderek artan bir kararsızlık ve yüzeysellik alanı olarak deneyimliyor. Algoritmaların ‘sen bunu seversin’ diyerek müzik dinleme pratiğini yönlendirmesi, dinleyiciyi seçen değil seçilen konumuna yerleştiriyor. Bu durum, özellikle kimlik inşasının hâlâ kırılgan olduğu genç yaşlarda, müzikle kurulan ilişkinin kişisel olmaktan çıkıp standartlaşmasına yol açıyor. Fiziksel formatlara yönelim, tam da bu noktada bir karşı hamle olarak beliriyor: Seçme, sınırlama ve bağlanma iradesinin geri alınması.
 
Fiziksel temas ihtiyacı
 
Londra’da His Master’s Voice’ın yeniden açılması bu bağlamda sembolik bir eşik. HMV’nin dönüşü, müzik perakendesinin nostaljik bir kalıntı değil, hâlâ yaşayan bir kültürel mekân olduğunu hatırlattı. Dikkat çekici olan, mağazanın ana ziyaretçi kitlesinin büyük ölçüde Z kuşağından oluşması. HMV yalnızca albüm satmıyor; bir deneyim alanı sunuyor. Dinleme köşeleri, sınırlı baskılar, imza günleri ve analog ekipmanlar, müziği yeniden sosyal ve mekânsal bir pratiğe dönüştürüyor. Z kuşağı için burası bir mağaza değil; dijital dünyada kaybolmuş olan “müzikle karşılaşma” hissinin yeniden üretildiği bir alan. Burada müzik, algoritmik bir akış olarak değil; mekân içinde dolaşılarak, kapaklara bakılarak, tesadüfi karşılaşmalarla keşfediliyor. Yani müzik, yeniden deneyimlenen bir şeye dönüşüyor.
 
Benzer biçimde Walkman, CD player ve pikap üretiminin yeniden ivme kazanması da teknolojik geriye dönüşten çok, bilinçli bir tercih alanı yaratıyor. Bu cihazlar, müziği yeniden zamana ve bedene bağlayan araçlar. Parça atlamanın zahmetli oluşu, albüm sırasına sadık kalma zorunluluğu ya da bir plağın yüzünü çevirme ritüeli; dinleme eylemini otomatik bir alışkanlıktan çıkarıp farkındalık gerektiren bir pratiğe dönüştürüyor. Bu, müziği arka plan sesi olmaktan çıkaran temel unsur. Z kuşağı için bu cihazlar, eski teknoloji değil; kontrol edilebilir bir deneyim sunan araçlar.
 
Öte yandan ironik bir gerçek var: Tüm bu dijital hakimiyete rağmen, dijital platformlardaki ses standardı hâlâ büyük ölçüde CD formatı üzerinden ölçülüyor. Yüksek çözünürlüklü ses vaatleri, teknik olarak CD’nin sunduğu temel referans değerleri aşsa da, endüstriyel norm hâlâ bu standart etrafında şekilleniyor. Bu durum, fiziksel formatların teknolojik olarak aşılmış değil, aksine referans noktası olmaya devam eden yapılar olduğunu gösteriyor. Z kuşağının CD’ye ve plağa yönelimi, bu teknik sürekliliğin sezgisel olarak fark edilmesiyle de ilişkili.
 
Algoritma meselesi ise bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Dijital platformlar, kullanıcıyı tanıdığını iddia eden ama aslında onu öngörülebilir zevk kalıplarına sıkıştıran sistemler üzerine kurulu. Z kuşağı, bu görünmez yönlendirmeyi giderek daha fazla sorguluyor. Fiziksel formatlar ise algoritmasızdır; öneri sunmaz, sıralama yapmaz, tercih dayatmaz. Dinleyiciyle eser arasına girmez. Bu doğrudanlık, Z kuşağı için bir özgürlük alanı yaratıyor. Sadece seçilmiş bir albüm ve ona ayrılmış bir zaman dilimi var.
 
Sonuç olarak Z kuşağının fiziksel formatlara yönelimi, dijitalin tek seçenek olmasına karşı geliştirilen bir denge arayışı. Streaming hâlâ hayatın merkezinde olacak ancak müzikle kurulan derin ve kalıcı bağlar giderek daha fazla nesneler, mekânlar ve ritüeller üzerinden şekillenecek. Plaklar, CD’ler ve analog cihazlar; geçmişe dönmek için değil, bugünü daha bilinçli yaşamak için yeniden hayatımıza giriyor.
 
Prestij baskılar
 
Dünya müzik endüstrisinde plak formatının geri dönüşü, romantik bir nostalji dalgasından çok daha fazlasını ifade ediyor. Bugün plak, ekonomik olarak niş ama sembolik olarak güçlü bir alan. Özellikle köklü sanatçı ve gruplar, kariyerlerinin belli bir noktasında ‘prestij baskı’ olarak tanımlanabilecek özel edisyonlara yöneliyor. Bunun nedeni yalnızca satış rakamları değil; hafızayı kontrol etme arzusu.
Prestij plak baskıları, genellikle 180 gram ağır vinil, açılır kapak, özel mastering, poster veya arşivsel materyallerle sunuluyor. Bu detaylar, albümü sıradan bir yeniden basımdan çıkarıp bir kanıt nesnesine dönüştürüyor: Bu albüm yapıldı, bu albüm önemlidir ve zamana direnmiştir. Dijital platformlarda her şeyin eşitlenip yan yana dizildiği bir ortamda, plak fiziksel ağırlığıyla hiyerarşi kuruyor.
 
Pentagram’ın “Bir” albümünün Sony Music Türkiye etiketiyle, ilk kez plak formatında yayınlanması bu stratejinin yerel ama güçlü bir örneği. “Bir”, zaten Türk metalinin kanonunda sabitlenmiş bir albümken plak baskı sayesinde bu konum maddi bir forma kavuşuyor. Ayrıca hem grubun kendi tarihine koyduğu bir imza hem de dinleyiciye yöneltilmiş açık bir çağrı haline dönüşüyor: Bu albüm yalnızca dinlenmez, saklanır.
 
 
Bugün dünyada Metallica’dan Pink Floyd’a, Radiohead’den Tool’a kadar pek çok köklü grubun kataloglarını prestij plak baskılarla yeniden dolaşıma sokması, bu hafıza politikasının küresel bir karşılığı olduğunu gösteriyor.
 
Bu nedenle özellikle tarihsel ağırlığı olan grup ve sanatçıların plak baskılarına yönelmesi tesadüf değil. Bugün dünyada Metallica’dan Pink Floyd’a, Radiohead’den Tool’a kadar pek çok köklü grubun kataloglarını ‘prestij plak’ baskılarla yeniden dolaşıma sokması, bu hafıza politikasının küresel bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Plak, müziği yalnızca işitsel bir deneyim olmaktan çıkarıp nesneye, hafızaya ve zamana bağlayan bir form sunuyor. Albüm kapağının büyüklüğü, iç tasarımın ayrıntıları, plağın çevrilme anı dinleyiciyi pasif bir tüketiciden aktif bir tanığa dönüştürüyor. Pentagram’ın “Bir” ile attığı adım da aynı çizgide duruyor: yerel bir müzik tarihini, evrensel bir format üzerinden yeniden mühürlemek.
 
Bu üçlü yapı -anlatı (albüm), nesne (plak) ve hafıza (prestij baskı)- “Bir”in bugünkü dönüşünü basit bir yeniden yayınlanma olmaktan çıkarıyor. Albüm, geçmişteki etkisini hatırlatmakla yetinmiyor; bugün nasıl dinlenmesi gerektiğine dair de açık bir öneri sunuyor.
 
Bugün plak, yalnızca daha iyi ses verdiği için değil; dinleyiciyi durmaya, düşünmeye ve albümü bir bütün olarak kavramaya zorladığı için değerli. “Bir”in plağa dönüşü de tam olarak bu nedenle anlamlı: Albüm, hatırlanmak istiyor ve aradan geçen 24 yıla rağmen hâlâ aynı soruyu soruyor: Müziği yalnızca duyuyor muyuz, yoksa onunla yüzleşiyor muyuz?
 
Etiketler: Pentagram  plak  metal