"En büyük sorun hayallerin küçülmesi"
Tiyatro anlayışında imgesel düşünme biçimi öne çıkan yazar, dramaturg Ferdi Çetin, kaleme aldığı son oyunu "Babamın Sesine Uyandım"da dönüşüm, kayıp ve hafıza etrafında dolaşıyor.
Seyhan Akıncı
Ferdi Çetin fotoğraflar: Berkman Ulutin
İstanbul'da kar tatilinin karsız geldiği gün Tophane'de bir araya geliyoruz Ferdi Çetin ile... Bizim gibi inat edip kepenkleri açmış Lavander Cafe'nin kapısından içeri giriyoruz. Etraf birçok şeyi çağrıştıran eşyalarla kaplı. Çetin'in metinlerini anımsıyorum. Hani şu çaydanlığın beyaz bir iz bıraktığı gül ağacı masayı. Hangi ağaçtan olduğunu bilmediğimiz masaya oturup İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında perde açan "Babamın Sesine Uyandım" oyununu konuşmaya başlıyoruz.
Ferdi Çetin
Önce “Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerine Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı” şimdi de "Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım" oyunlarınızın adları oldukça uzun ve dikkat çekici. Bu tercih oyun yazarlığınızla nasıl ilişkilendi?
Başından beri üzerine düşündüğüm bir mesele bu. Yazdığım oyunların isimlerinin, oyunun kendisinden önce bir öykü anlatmasını istiyorum. Seyirci oyunu izlerken ya da metni okurken 'başı-ortası-sonu olan' konvansiyonel bir hikâyeyi çözmeye çalışarak deneyimin bölünmesini istemiyorum. Başlık, oyunun açılış imgesi gibi çalışmalı. “Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerine Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı” mesela. Gül ağacı masa çok şey çağrıştırıyor; çaydanlığın bıraktığı beyaz iz ise son derece gündelik ama aynı zamanda rahatsız edici. O iz, insanın tadını kaçırır. Seyircinin daha oyuna gelmeden bir duyguya hazırlanmasıyla ilgileniyorum.
Bu imgeler oyunlarınızda tekrar eden temalarla da bağlantılı görünüyor.
Evet. Hem "Annemden Kalan" hem "Babamın Sesine Uyandım" dönüşüm, kayıp ve hafıza etrafında dolaşıyor. İmgesel düşünme biçimi benim tiyatro anlayışımda çok belirleyici. Bu oyunlar bir üçlemenin parçaları zaten. İlk iki ayağı seyirciyle buluştu, üçüncüsü yolda.
Her iki oyunda da kuşak çatışması ve iletişimsizlik öne çıkıyor. Hafıza sizin için sahnede ne sağlıyor?
Aslında her iki oyunun da çıkış noktası oldukça kişisel. "Annemden Kalan" pandemiden sonra yazıldı. Pandemide anneannemi kaybettim. Yüzyıla yakın yaşamış bir insanın, kurallar gereği plastik bir ceset torbasıyla gömülmesi çok çarpıcı bir imgeydi benim için. “Bu nasıl bir çağ?” sorusu orada belirdi. Ceset torbası bugün çok güçlü bir imge. Pandemiler, savaşlar, toplu ölümler… Bu imgeyi gündelik hayatla nasıl buluşturabileceğimi düşündüm.
"Babamın Sesine Uyandım"
Gündelik hayattan söz etmişken, mekânların oyunlarınızdaki yeri çok belirgin.
Nişantaşı’nda yaşıyorum. Her gün sokağa atılan mobilyalar görüyorum. Bir dönemin incelikle döşenmiş evleri gül ağacı masalar, aslan ayaklı sehpalar artık eşyalı kiralık dairelere dönüşüyor. O masaların üzerinde pizza kutuları, boş alkol şişeleri… Bu hoyratlık bana çok acıklı geliyor. "Babamın Sesine Uyandım"da ise penceresiz stüdyo daireler var. Beton duvarlara bakan, gökyüzüyle teması olmayan mekânlar. Beton, bugüne dair çok temel bir imge benim için. Önceki oyunda da vardı.
Oyunda yaşlılık, bakım emeği ve ölüm üzerine de güçlü bir düşünce hattı var.
Evet. Dedemin, anneannemin ölümünden sonra yalnız kalması bu oyunun otobiyografik damarlarından biri. Bakım emeği bugün çok büyük bir mesele. Dünya nüfusu hızla yaşlanıyor ama bu konuda düşünmeye pek alışık değiliz. Yaşlılık dediğimiz şey aslında insanlık tarihi için çok yeni. Şimdi bir yandan "Doktorların yerini robotlar alacak," deniyor, bir yandan ölüm bir tercih hâline gelebilir mi diye konuşuluyor. Tüm bunlar yaşam, yaratma ve ölüm üzerine düşünmek için güçlü alanlar açıyor.
Baba-oğul çatışması edebiyat ve tiyatroda çok işlenmiş bir tema. Klişeden kaçınmak zor olmadı mı?
Ben büyük anlatılar kurmaktan özellikle kaçınıyorum. Hikâyeyi dışarıdan dayatmak yerine iki kişiyi dinlemeye çalışıyorum. Majör olaylar yerine minör anlara odaklanıyorum. Oyundaki baba hafızasını yitiriyor. O yüzden ilişki kurabildikleri anlar çok sınırlı ve genellikle çok eski ya da çok önemsiz gibi görünen anlar. Oradan yeni bir ilişki icat etmeye çalışıyorum. Aslında bu hiç olamayan bir ilişki. Türkiye’de babalar genellikle 'sarılamayan' bir kuşaktan geliyor. Oyundaki baba da öyle. Köyden Nişantaşı’na gelmiş biri. “Ne kadar çok köpek var burada,” demesi gibi küçük anlar bana çok daha ilham verici geliyor.
"Babamın Sesine Uyandım"
"Babamın Sesine Uyandım"ın yolculuğu bizden önce Portekiz'de başladı. Nasıl bir dinamik var aranızda?
"Babamın Sesine Uyandım"ın Portekiz yolculuğu aslında birkaç yıldır süren uluslararası bir iş birliğinin parçası. Galata Perform ve Yeni Metin Projesi kapsamında, Portekiz’de Porto merkezli Aturma Teatro ile birlikte yürüttüğümüz bir yazarlık rezidansı bu. 'Yeni gerçeklikler üzerine yazmak' başlığı altında gelişen projede, Portekiz’den iki, Türkiye’den iki olmak üzere dört yazar yer alıyor. Rezidans süreci karşılıklı işliyor. Kısa süreli olarak Porto’ya gidiyoruz, ardından Portekizli yazarlar İstanbul’a geliyor. Bu karşılaşmaların ardından her edisyonda yeni oyunlar yazılıyor. "Babamın Sesine Uyandım" da bu bağlamda ortaya çıkan bir metin. Oyun, 2024 yılı içinde Portekiz’de Aturma Teatro tarafından Portekizce sahnelendi ve Portekizli seyirciyle buluştu. Ardından 2025 Aralık ayında Portekiz’de Portekizce olarak basıldı. Bu vesileyle yeniden Porto’ya gittik ve oyun etrafında söyleşiler gerçekleştirdik. Karşılıklı bir dolaşım söz konusu; biz Portekizli yazarların metinlerini Türkiye’de Habitus Kitap etiketiyle yayımlıyoruz onlar da bizim oyunlarımızı Portekizce yayımlayarak okurla buluşturuyor. Aynı zamanda sahnelenmeleri için imkânlar yaratmaya çalışıyorlar. Bu, devam eden ve büyüyen bir iş birliği.
Oyunun Türkiye yolculuğu yeni bir oluşuma da vesile oldu...
"Babamın Sesine Uyandım"ı 2025 İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında sahnelemeye karar verdiğimizde dramaturg olarak Noyan Aytuğran’la çalıştık. Noyan’la yıllara yayılan, farklı rollerle devam eden bir iş birliğimiz var. Görkem Şarkan’la da uzun süredir tanışıyoruz. Bu oyunu üçümüz birlikte yapmaya karar verdiğimizde, bunu aynı zamanda yeni bir başlangıç olarak gördük. Ekibimizin adını bu nedenle İstinaf Protokolü koyduk. İstinaf, Arapça kökenli bir kelime; yeniden başlamak, baştan almak anlamına geliyor. Bu isim, bizim için hem düşünsel hem üretimsel olarak çok karşılık buldu. İstinaf Protokolü’nü, sahne sanatlarına uzun süredir eleştirel bir yerden yaklaşan üç ismin Görkem Şarkan, Noyan Aytuğran ve benim bir üretim protokolü olarak düşünüyoruz. Yeniden başlamak, üretimi yeniden tanımlamak ve bu çatı altında çalışmalarımıza devam etmek istiyoruz.
Sessizlik oyunlarınızda çok önemli bir yer tutuyor. Bu 'sessiz dil' sahnede nasıl kuruluyor?
Ben yazarken dili olabildiğince ekonomik kullanıyorum. Söylenen sözler, aslında çok daha büyük bir şeyin damıtılmış hâli. Ama söylenmeyen şey asıl mesele. Bunu bilerek didaskali olarak da yazmıyorum. Yönetmen ve oyuncular o sessizlikleri inşa etmek zorunda kalıyor. Bu çok zor ama çok verimli bir süreç. Yönetmenimiz Görkem Şarkan’ın sinema geçmişi bu noktada büyük avantajdı. Sessizliği estetize etmek, ritmini tutturmak çok zor. Aksi hâlde sahnede şiirsel duran şey sıkıcıya dönüşebiliyor.
"Babamın Sesine Uyandım"
Hoyratlık çağımızı tanımlarken kullandığınız bir kavram. Bu tiyatroya nasıl yansıyor?
Hızla çok ilişkili. Durup düşünmeye vakit yok. Her şey performans ve eğlendirme kaygısıyla ilerliyor. Bu çağda yavaşlık neredeyse politik bir tavır. Story telling’in yerini story selling aldı. Hikâye anlatıcılığı değil, hikâye satıcılığı hâkim. Bu da tiyatroda büyük bir yüzeyselleşme yaratıyor.
Son dönemde ekranlardan tanıdığımız isimlerin tiyatro sahnesinde daha çok yer almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu tamamen bilet satışına endekslenirse tiyatroya zarar verir. Elbette dünyada sinema tiyatro geçişleri her zaman vardı ama mesele bunun bir imaj stratejisine indirgenmesi. O zaman metnin, yönetmenin, dramaturjinin ne anlamı kalıyor? Tiyatro bir 'ün vitrini'ne dönüşüyor. Bu da yine hoyratlıkla ilgili.
İKSV ve İstanbul Tiyatro Festivali üretimlerinizde önemli bir yer tutuyor.
Bu üçleme aslında İKSV ile birlikte büyüdü. İlk iki oyun Genç Sanatçı Fonu sayesinde yola çıktı. Bu fonlar bir oyunu tamamen üretmez ama başlamanı sağlar. Bu çok kıymetli. Yeni oyun yazarlığı için alan açan kurum sayısı çok az. Kurumsallaşma olmadan arayışın devam etmesi çok zor.
"Babamın Sesine Uyandım"
Türkiye’de genç oyun yazarları için tabloyu nasıl görüyorsunuz?
Bence en büyük sorun hayallerin küçülmesi. Her şey tek kişilik, travma anlatılarına sıkışıyor. Bu hem tiyatralliğe hem düşünceye zarar veriyor. Hüner göstermekle derdi olan metinler çoğaldı. Dans eden, şarkı söyleyen, her şeyi yapan karakterler… Ama mesele şu: Anlatmak istediğimiz şey gerçekten bu mu? Tiyatro hâlâ düşünmek, durmak ve anlamak için bir alan olabilir. Ama bunun için hoyratlığa direnmek gerekiyor.
Üçüncü halka üzerine çalışmalar başladı mı?
Bu yeni oyunun şimdilik bir çalışma başlığı var: Fortes. Yine Nişantaşı’ndan çıkan, buradan dünyayı ve içinde yaşadığımız çağı anlamaya çalışan bir hikâye. İlk iki oyunda güçlü imgeler vardı:
"Annemden Kalan"da çamaşır makinesi, "Babamın Sesine Uyandım"da beton ve stüdyo daireler. Bu yeni oyunda ise bir buzdolabı imgesiyle yola çıkıyorum. İlk oyunda anne-kız, ikincide baba-oğul ilişkisi vardı bu kez iki kardeş arasında geçen bir hikâye şekilleniyor. Yine çevremde gördüğüm, yaşadığım şeylerden besleniyorum. Bir gün köpeklerimi gezdirirken sokağın ortasında bir polis arabası gördüm. Ardından bir cenaze aracı geldi. Pandemi dönemini hatırlatan, beyaz koruyucu kıyafetler içindeki görevliler başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. O an, birinin öldüğünü öğrendim. Ertesi gün mahallede herkesin tanıdığı bir kuryeden duydum: Ölen kişi bir aydır evindeymiş, kimse fark etmemiş. İşte üçüncü oyunun temel sorusu orada ortaya çıktı: Nasıl bir çağda yaşıyoruz ki bir insan bir ay boyunca kimsenin merak etmediği bir hayat sürebiliyor? Bu yalnızlık, izolasyon ve görünmezlik hâli üzerine düşünmeye başladım. Üçlemenin son halkası böyle şekilleniyor.


