Estetik ve hafıza üzerine
Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’dan derlenen “Estetik Hafıza Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki” adlı sergi, Nazlı Pektaş küratörlüğünde 2026 tarihleri arasında Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde izleyiciyle buluşuyor.
Sergide Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Avni Arbaş, Komet, Abidin Dino, Leyla Gamsız, İbrahim Balaban, Halil Dikmen, Şevket Dağ, Adnan Turani, Fikret Mualla, Gürdal Duyar, Sabri Berkel, Selim Turan, Nuri İyem, İbrahim Safi, Muhsin Kut, Naile Akıncı’nın eserleri yer aldı.
Sergiyi ve Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’nu Nazlı Pektaş’tan dinledik.
Bu sergide yan yana gelen eserler, kronolojik bir sanat tarihi anlatısından çok “estetik bir hafıza haritası” kuruyor. Bu harita sizce neyi görünür kılıyor, neyi özellikle dışarıda bırakıyor?
Kronoloji, genellikle resmi tarihin yukarıdan aşağıya kurduğu, müzeciliğin insanı disipline eden yapısından miras kalan bir sistem. Kurmaya çalıştığımız harita ise bu yukarıdan bakışı ve ardışık ezberleri kapının dışında bırakmayı deniyor. Serginin görünür kıldığı asıl durum, farklı dönemlerde yaşasalar da aynı sanatsal sancıyı, aynı estetik meseleyi dert edinmiş sanatçıların zaman ve mekân ötesi fısıldaşmaları. Devletin ya da resmî kurumların çizdiği sınırları esnetip, formun, rengin ve itirazın kendi içindeki sivil yoldaşlığına alan açıyor. Sanatın düz bir ilerleme çizgisi izlediği yanılgısını bütünüyle devre dışı bırakıyor.
Bir koleksiyon sergisi, sanat tarihini temsil etmekten çok yeniden kurgulayan bir yapıya dönüşebilir mi? Bu seçki bunu nasıl yapıyor?
Dönüşebilir, hatta dönüşmeli de. Temsil etmek, doğası gereği var olan kanonu uslu uslu tasdik etme çabasına evrilebiliyor. Bizim sergide bir araya getirdiğimiz 36 resim ve 5 heykel aslında koleksiyonun küçük bir bölümü. Arka planda farklı kuşakları içine alan, 629 eserden oluşan devasa bir koleksiyon var. Yüz elli yıla yayılan bu geniş birikim, sanat tarihini harfi harfine temize çekmek yerine, mevcut harflerle kurumun kendi belleğine özgü yepyeni bir sözcük türetme imkânı veriyor bize. Leyla Gamsız'ın güçlü resimlerini dönemdaşlarından ayırıp bugünün bakışıyla serginin merkezine yerleştirdiğimizde yahut Komet'in ilk gençlik çağının çiğ heyecanını taşıyan nü çalışmasını gün yüzüne çıkardığımızda, bildiğimiz tarih ister istemez çok daha içeriden ve sivil bir yerden yeniden yazılıyor.
Paris–İstanbul hattı metinde güçlü bir referans olarak geçiyor. Bu hattı bugün “etki” değil de “düşünme biçimi” olarak okumak ne anlama gelir?
Yıllarca bu hattı, Batı'dan birtakım fırça vuruşlarını alıp Doğu'ya taşımak gibi son derece edilgen bir etkilenme kelimesiyle okuduk. Etki, yukarıdan aşağıya inen bir kavram. Düşünme biçimi ise etken, kurucu ve dirençli bir eylem. Ali Artun'un da metinlerinde sıkça altını çizdiği gibi, sanatçıların Paris'te karşılaştıkları esas yapı avangardın, bohemin, yani burjuva ya da devlet ahlakının dışında kendi kurallarını koyan özerk sanatçı fikriydi. Paris'e giden sanatçılarımız yeni bir renk paletinden ziyade, bağımsız bir duruşun zihinsel altyapısını taşıdılar. Resmî kurumların himayesinden sıyrılmış, sanatlarını kendi zeminlerinde var eden bir aklı buraya getirdiler.
Farklı dönem, üslup ve sanatçıların aynı zeminde buluşması, sanat tarihindeki kırılmaları yumuşatıyor mu yoksa daha görünür mü kılıyor?
İkisini de aynı anda, diyalektik bir biçimde yapıyor. Farklı dönemleri birbirine yaklaştırdığınızda, aradaki uçurumlar göze daha çok batar gibi gelir; oysa kırılmaların kof çatlaklar olmadığını, birbirini var eden, birbirini iterek büyüten yaşamsal tepkiler olduğunu fark edersiniz. Farklı üsluplar aynı duvarda nefes almaya başladığında, resmi tarihin büyük harflerle yazdığı kırılmalar, yerini sanatçıların o incecik, insani arayışlarındaki sürekliliğe bırakır. Kopuşlar dışarıdan dayatılan katı bir okuma biçimi olmaktan çıkıp beşerî bir sıcaklığa kavuşur.
Şevket Dağ’dan Komet’e uzanan hat, yalnızca bir üslup değişimi değil, aynı zamanda bir “görme rejimi” değişimi öneriyor. Bu değişimi nasıl tanımlarsınız?
Bu değişim, dışarıdan içeriye doğru kıvrılan, sarsılmaz anıtsallığın ufalanıp insanın kendi iç labirentlerine dönüşmesinin çarpıcı bir özeti. Şevket Dağ'ın dünyası, rasyonel mekânın ağırbaşlı varlığı altında şekillenen nesnel bir dünya. Bakışınız sağlam bir mimarinin üzerinde sabitleniyor. Komet'e geldiğimizde ise bakış birdenbire içe dönüyor; tekinsiz, ele avuca sığmaz bireysel şuuraltına, rüyaların buğulu zeminine bükülüyor. Nesnel anıtsallık devreden çıkıyor, yerini modern insanın çetrefil, metafizik huzursuzluklarına bırakıyor. Görme rejimi değişimi dediğimiz tam da bu: Dış dünyayı kayda geçiren bir gözden, iç dünyanın tekinsizliğini kazanan bir göze geçiş.
Bir eğitim vakfının koleksiyon üretmesi, sanatla kurduğu ilişkiyi piyasa dışı bir alan olarak mı, yoksa alternatif bir kamusallık modeli olarak mı tanımlar?
Çağımızda sanatın şirketleşmesi, müzelerin devasa bir pazarın içine hapsolmasına yönelik çok güçlü ve haklı kurumsal eleştiriler var. Yüz elli yıllık bir eğitim kurumunun var ettiği bu seçki, sanat eserini hesaplı alım satım döngüsünün, kapalı kapılar ardındaki özel mülkiyetin dışına taşıyor. Yapıtı yeniden insana, bilhassa da genç zihinlere, yani en saf anlamıyla kamuya emanet ediyor. Piyasanın tam karşısına eğiten ve hafıza tutan sivil, alternatif bir kamusallık dikiyor.
Koleksiyonun okul mekânlarına yayılması, sanat eserlerinin “sergilenen nesne” olmaktan çıkıp gündelik hayatın parçası olmasını nasıl etkiliyor?
Sergileme pratikleri üzerine düşünürken müzelerin, beyaz küpün sanat eserini yaşamdan koparan mesafeli yapısını sıkça sorguluyoruz. Okul koridorlarına, kütüphanelere, sınıflara sızan bir resim ya da heykel, gündelik yaşamın telaşlı, kanlı canlı akışına doğrudan karışıyor. Öğrencinin teneffüs ziliyle birlikte önünden koşarak geçtiği, yıllar içinde estetik duyarlılığını usul usul yoğuran sessiz bir sırdaşa dönüşüyor sanat eseri. Yaşamla sanat arasındaki sınırların erimesi, tam da sanatın hayata sızdığı bu aralıklarda başlıyor.
“Estetik hafıza” kavramı bugün hızlanan, dijitalleşen görsel kültür içinde nasıl yeniden anlam kazanıyor?
Ekranların dur durak bilmez akışı, imgelerin bir saniyeliğine parlayıp hemen ardından dipsiz bir kuyuya gömülmesi... Bu baş döndürücü hızın ve imge bombardımanının içinde hafıza sürekli aşınıyor. Oysa sanat, durmaksızın geriye bakan, belleği eşeleyen bir pratik. Peki dijital nereye bakıyor? Dijitalin yüzü hep şimdiye, bir sonraki ana dönük; kök salmaya, hatırlamaya vakti yok. Estetik hafıza, bu gelip geçici imgeler tufanında ayağımızı basabileceğimiz sahici, somut bir zemin anlamı taşıyor. Hızın ve tektipleşen sanal unutuşun karşısına; durup bakmanın, nesnenin aurasına dokunmanın ve inatla hatırlamanın derin direnişini koyuyor. Şimdiki zamanın uçucu girdabında ayakta kalabilmenin, belleği diri tutabilmenin ta kendisini simgeliyor.
Etiketler: Milliyet Sanat Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu Estetik Hafıza Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki


