Etimesgut Kent Tiyatrosu’ndan 'Satıcının Ölümü'
Arthur Miller’ın 20. yüzyıla damgasını vuran eseri “Satıcının Ölümü”, Etimesgut Kent Tiyatrosu’nda Jason Hale rejisiyle sahneleniyor. Oyunu aynı zamanda Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü Başkanı olan Amerikalı yönetmen Hale ile konuştuk.
BARAN DANIŞ
baran.danis@milliyet.com.tr
Arthur Miller’ın oyunu Satıcının Ölümü, Etimesgut Kent Tiyatrosu’nda Jason Hale rejisiyle sahneleniyor. Daha önce aynı toplulukla “Yetimler”i sahneye koyan Hale, bu kez Miller’ın klasiğine yöneliyor. Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü Başkanı olan Amerikalı yönetmen, oyunu yalnızca Amerikan Rüyası’nın çöküşü olarak değil; aile içi baskı, hatıralar, hayaller ve modern hayatın duygusal yükü etrafında yeniden düşünüyor. Bu yorumda Willy Loman, yalnızca yıkılan bir düzenin sembolü değil; ailesini, itibarını ve hayata tutunma arzusunu aynı anda taşımaya çalışan bir baba olarak öne çıkıyor.
Hale ile Arthur Miller’dan Willy Loman’a, oyunun aile yapısından evin sahnedeki dramaturjik işlevine, prova sürecinden Etimesgut Kent Tiyatrosu’ndaki çalışma biçimine uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.
“Satıcının Ölümü” 23-24 Mayıs tarihlerinde Etimesgut Belediyesi 100. Yıl Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde sahnelenecek.
Yönetmen Jason Hale
Birçok Amerikan oyunu yönettiniz ve Arthur Miller’la özel bir yakınlığınız olduğu hissediliyor. “Satıcının Ölümü” ile ilişkiniz ne zaman başladı?
“Satıcının Ölümü”, hem oyuncu hem yönetmen olarak insanı çok erken yaşlardan itibaren meşgul eden metinlerden biri. Benim için oyunun anlamı yıllar içinde değişti. Oyunu ilk kez lisede okudum. Oyunculuk eğitiminde ise mutlaka bu oyundan sahneler çalışılır. Özellikle de Biff’in monoloğu… Yani hep arka planda duran, her oyuncunun bildiği büyük Amerikan oyunlarından biriydi. Oyunu ilk defa 1999’da Broadway’de izledim. O prodüksiyonda, özellikle de Kevin Anderson’un canlandırdığı Biff’ten çok etkilenmiştim. Yıllar sonra, oyunculuk hocam olan Mike Nichols’un 2012’de New York’ta yönettiği yapım çok ses getirdi ve ödüller aldı; onun bazı yorumları da bende iz bıraktı. Bunlardan biri, herkesin hayatının bir noktasında bir şey satmak ya da kendisinin bir versiyonunu pazarlamak zorunda kalmasıydı.
Yönetmen olarak kendimi çoğu zaman Tennessee Williams’a yakın hissetmişimdir; ama “Satıcının Ölümü” üzerinde çalışmak beni Miller’a da çok yaklaştırdı. Oyunu yönetmek, onun aile ilişkilerini, duygusal kırılmaları yazma biçimine hayranlığımı artırdı.
Sizce “Satıcının Ölümü” bugün neden hâlâ bu kadar güçlü?
Bu oyunun zamana direnmesinin nedenini, özünde baskı altındaki bir aileyi anlatması diye düşünüyorum. Büyük Buhran ve sonrasının koşulları hikâyeyi belirliyor; ama asıl evrensellik aile ilişkilerinde, özellikle de baba ile oğul arasındaki gerilimde yatıyor. Babanın oğlu için en iyisini istemesi, oğlun ise kendisi için hayal edilen hayattan farklı bir yöne çekilmesi bugün de çok tanıdık. Seyirci kendi ailesinden, kendi çevresinden, hatta kendi hayatından bir şeyler bulabiliyor.
Birçok kişi oyunu öncelikle Amerikan Rüyası’nın çöküşü olarak okuyor. Siz de öyle mi görüyorsunuz?
Elbette ki Büyük Buhran dönemi, “Satıcının Ölüm”nün hikâyesi için son derece belirleyici. Ancak ben oyuna hiçbir zaman sadece bir “çöküş” hikayesi olarak bakmadım. Benim için bu oyun daha çok kazanma çabası ve bu uğurda verilen mücadeleyle ilgili. Eğer yalnızca satıcının ölümüne odaklanırsak, onun hayallerini ve hayata tutunma mücadelesini unutmuş oluruz.
Bu yapımı yönetirken nasıl bir felsefeniz vardı?
Prova sürecinde oyun üzerine çok teorik konuşmadık. Daha çok insani bir yerden yaklaştık. Oyuncuların bu karakterleri Amerikalı figürler olmanın ötesinde birer insan olarak anlamalarını istedim. Benim için asıl mesele, oyuncuların Sanford Meisner’ın dediği gibi “bu hayali koşullar içinde dürüstçe yaşayabilmeleri”ydi.
Bu yüzden oyunla ilgili tarihsel ve toplumsal bilgileri elbette önemsedik; ama provada asıl sorularımız daha somuttu: Bu baba oğlundan ne istiyor? Bu oğul neden kaçıyor? Linda neyi kurtarmaya çalışıyor? Happy hangi yalanın içinde yaşamayı kabul etmiş? Oyuncular bu sorulara sahnede canlı cevaplar bulduğunda, Miller’ın toplumsal eleştirisi de zaten kendiliğinden görünür hâle geliyor.
Willy Loman sizce neden bu kadar önemli bir karakter?
Bir yönetmen olarak Willy Loman’ı evrensel bir baba figürü olarak görüyorum. İnsanların onunla özdeşlik kurabilmesinin sebebi de bu. Evet, ekonomik baskı büyük; ama daha derinde babalık, kocalık ve hayatın baskısıyla baş etme çabası var.
Willy’nin değerleri itibar ve maddi başarı etrafında şekilleniyor; içinde çok güçlü bir kazanma arzusu var. Umutları olan, başarmak için çabalayan, giderek elinden kayan hayatı ayakta tutmaya çalışan biri.
Aynı zamanda ailesine çok bağlı ve hırslarını çocuklarına da yansıtıyor. Yalnızca kendisinin değil, oğullarının itibarını da önemsiyor. Özellikle de Biff’e büyük bir anlam yüklüyor; çünkü Biff, Willy’nin göz bebeği. Willy bir bakıma Biff üzerinden yaşamak istiyor. Onun başarısını, kendi başarısı sayacak. Bu yüzden Willy Loman, yalnızca ekonomik baskı altında ezilen biri değil; ailesini, hayallerini ve itibarını birlikte taşımaya çalışan bir baba.
Willy iyi bir baba mıydı? Oğulları neden onun hayal ettiği kişiler olamıyor?
Bence olabildiği kadar iyi bir babaydı. Bu karakteri çalışırken açığa çıkardığımız şeylerden biri, kendi çocukluğuydu. Willy, babasını hiç tanımamış, ağabeyi tarafından da terk edilmiş. Hayatında bir erkek figürün yokluğu var. Bu yüzden kendisi o erkek figür olmaya çalışıyor ve babalığın ne olması gerektiğine dair sürekli bir fantezi kuruyor. Oğullarını destekliyor ama özellikle Biff’i fazla yüreklendiriyor. Oyunun hüznü biraz da burada yatıyor: oğlunu olduğu gibi göremeyen bir baba ve babasının istediği kişiye dönüşemeyen bir oğul.
Biff’le babası arasında gelgitli bir ilişki var…
Baba-oğul arasındaki kırılma tek bir konudan kaynaklanmıyor. Biff, Willy’nin ‘başarı’ dediği ve dünyada ayakta kalmasını sağlayacağına inandığı şeyleri yerine getiremiyor. Akademik başarı gösteremiyor, belki bir öğrenme güçlüğü var. Bir de Biff’in kleptomani meselesi var. Bu noktalar, Biff’in karakterinin çözülememiş bir tarafına işaret ediyor.
Asıl hüzünlü olan, Willy’nin bunları açıkça görememesi; durumu hep yumuşatması, başka türlü yorumlaması. Biff de, babasının hayal ettiği oğul olamayacağını hissettikçe her şeyden kaçıyor diye yorumlanabilir.
Biff, bu nedenle mi başaramıyor?
Biff’in üzerinde muazzam bir baskı var. Ailede herkes ondan durumu kurtarmasını bekliyor gibi. Linda bunu istiyor. Happy bunu istiyor. Ona çok büyük bir yük bindiriliyor ve o bunu taşıyamıyor.
Happy’yi nasıl görüyorsunuz?
Happy hırslı ama kendisiyle daha barışık. Aslında Willy’e Biff’ten çok o benziyor. Kelimenin tam anlamıyla bir pazarlamacı o. Rol yaptığının farkında. Restorandaki kadınlara karşı bile cazibesini kullanıp yalan söylüyor. Ama Biff, bu tür bir sahte satıcı tavrını sürdürmekte zorlanıyor.
O halde başlıktaki “satıcı”yı, ekonomik bir figür olmanın ötesinde hayatı performans ve kendini sunma biçimleriyle de mi ilgili görüyorsunuz?
Willy Loman’ın dünyasında mesele şu: insanları değerli biri olduğuna ikna etmek için kendini bir anlamda pazarlaman gerekir. Yani mesele yalnızca bir ürün satmak değil kendinin bir imajını satmak. Oyun bunu gösteriyor: bunu yapabiliyor musun yapamıyor musun? Ve bunun bedeli nedir?
Linda’yı nasıl yorumluyorsunuz?
Linda’yı, ailesini kurtarmaya çalışan çaresiz bir kadın olarak görüyorum. Onları bir arada tutmak için elinden gelen her şeyi yapıyor; ama sonunda bunu başaramıyor, çünkü tekne zaten batıyor.
Sık sık hikâyenin sizin için temel öncelik olduğunu vurguluyorsunuz. Diğer yapımlarınızda da oyuncuların, hikâyeyi derinleştiren asıl merkez olarak konumlandığını görüyoruz. Bunu biraz açar mısınız?
Amerikan oyunculuk eğitimi içindeki psikolojik gerçekçilik ve doğaçlama geleneğinden geliyor olmam nedeniyle oyuncularla çalışma biçimim Actors Studio çizgisine yakın. Uzun masa başı çalışmaları ve psikolojik çözümleme benim için çok temel. “Satıcının Ölümü” de böyle bir dikkati özellikle gerektiriyordu; çünkü metin, zaman sıçramaları, duygusal kırılmalar, hatıralar ve katmanlı aile ilişkileriyle örülü. Bu yüzden metne tekrar tekrar dönmemiz, her karakterin nereden geldiğini ve oyunun başladığı ana hangi geçmişi taşıyarak geldiğini netleştirmemiz gerekti.
Oyun çok duygusal ve her rol belli bir duygusal donanım gerektirdiği için masa başı süreci çok titizdi. Bu disiplini dengelemek için masaya oturmadan önce her zaman Spolin doğaçlama oyunlarından oynuyorduk. Çünkü metin ne kadar yoğun ve dramatik olursa olsun, tiyatronun canlı, tepkisel ve oyun duygusunu koruyan bir etkinlik olması gerekiyor. Bu denge ansamblın kurulmasında çok önemliydi.
Bora Karakul’la Willy üzerinde çalışırken karakterin yalnızca çöküşünü değil, hayata tutunma arzusunu da görünür kılmak istedik. Willy öfkeli, yorgun ve kırılmış bir adam; ama aynı zamanda ailesini ayakta tutmaya, oğlunda son bir umut bulmaya çalışan biri. Bora’nın performansında benim için önemli olan şey, bu sertlikle kırılganlık arasındaki dengeyi aramasıydı.
Biff’in öfkesi de sadece babasına başkaldırı değil; babasının hayalini taşıma yükü ona ağır geliyor. Oyuncularla çalışırken bu tür ayrıntılar sahnenin duygusal gerçekliğini kurmamıza yardımcı oldu.
Oyunda hiçbir rolü diğerinden daha aşağıda düşünmedim. Küçük büyük rollerde bütün oyuncular oyunun dünyasının bir parçası oldu. Masa başında bu sağlam yapıyı kurduğumuzda, oyunu ayağa kaldırmak güç olmadı; çünkü oyuncular hem nereden geldiklerini hem de sahnede ne yaptıklarını biliyorlardı.
Bu prodüksiyonun tasarımına yaklaşımınızı anlatır mısınız?
Her oyunda ilk sorum şu olur: Neredeyiz? Çünkü kim olduğunuz, ve tüm olan biten, bulunduğumuz yerden başlıyor. Bu oyunda çok açık biçimde New York’ta, Brooklyn’deyiz. Zaman da 1940’ların sonu, ama geri dönüşler bizi 1930’lara götürüyor. Zamanın bu şekilde ileri geri hareket etmesi, beni dönemi, Brooklyn’i ve o dönemde o bölgede alınmış olan evi düşünmeye yöneltti.
Büyük Buhran’dan ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’da hızlı bir değişim, endüstriyel bir dönüşüm yaşanıyor. Dolayısıyla burada gördüğümüz şey, bir zamanlar var olmuş ve hâlâ ayakta kalmaya çalışan bir evin, etrafında yükselen yeni binaların arasında sıkışması.
Orijinal prodüksiyonda Elia Kazan, Arthur Miller ve Jo Mielziner çok yakın çalışmıştı. Mielziner’in geliştirdiği tasarım, Miller’ı oyunun bazı bölümlerini yeniden düşünmeye bile itmişti. Yüksek binalarla çevrelenmiş, zaman içinde sıkışıp kalmış, neredeyse boğulan bir ev.
Bu dekor, benim için yalnızca tarihsel bir dekor tercihi değildi. Bugün de insanlar, değişen hayat koşulları içinde kendi evlerini, ailelerini ve kimliklerini korumaya çalışıyorlar. Bu yüzden evin sıkışmışlığı, seyirciye yalnızca Brooklyn’i değil, daha geniş bir modern hayat baskısını da hissettirebiliyor. Bu tasarım, Willy’nin geçmişe tutunmaya çalışmasını ve etrafındaki modernliğin onu boğmasını simgeliyor.
Sizce “Satıcının Ölümü”nde dekor neden bu kadar önemli?
Bu oyun, görsel yapıyla dramatik yapının birbirinden ayrılamadığı oyunlardan biri.
Oyunda setin mimarisi yalnızca görsel değil; dramaturjinin ve hikâye anlatımının bizzat bir parçası. Oyunun yapısı neredeyse sinematografik. Benim için en önemli noktalardan biri, Willy Loman’ın sahnede aynı anda üç farklı düzlemde yaşıyor olması. Willy, hayatının son gününü yaşarken, bazı sahnelerde hatıralarında, bazen de hayal dünyasında dolaşıyor. Sahneler, farklı mekân ve zamanlar arasında sürekli geçiş yaptığı için, dekorun da bu geçişleri mümkün kılması gerekiyordu.
Teknik provalara geldiğimizde, görsel dünya da oyunculuk çalışmasının etrafında yavaş yavaş kurulmaya başladı. Bu noktada ev, hem gerçekliği hem de hafızayı temsil ettiği için kuracağı denge benim için çok önemliydi.
Bu nedenle duvarsız, gerçeküstü bir ev dekoru bu hikaye için çok anlamlı. Seyirci, bu ev sayesinde gördüğü şeyin hem gerçek hem de dönüşebilir olduğunu aynı anda kavrayabiliyor. Ev bir yandan somut bir aile mekânı; diğer yandan Willy’nin zihninin, hafızasının ve sıkışmışlığının sahnedeki karşılığı…
Işığı anlatının bir parçası olarak nasıl kullandınız?
Işık, oyunun farklı düzlemlerini birbirinden ayırmak için çok önemliydi. Willy Loman’ın hatıraları ve evin dışındaki dünyaya ait farklı ışıklar hem oyuncuyu hem de seyirciyi şimdiki zamanın ev içi gerçekliğinden çıkarıyor.
Ben’in ışığı ise bambaşka. Onu daha yalıtılmış, beyaz bir ışık içinde düşündüm; çünkü Ben daha hayali bir yere ait. Böylece ışık, şimdiki zaman, hatıra ve hayal arasında duygusal sürekliliği bozmadan geçiş kurmanın bir yolu hâline geldi.
Burada amaç seyirciye “şimdi gerçeklikteyiz, şimdi hatıradayız” diye dışarıdan bir işaret vermek değildi. Daha çok Willy’nin zihninin akışını takip etmek istedim. Işık, bu akışın duygusal haritası gibi çalıştı.
Bu gerçeklik, hatıra ve hayal katmanları içinde Ben’i nereye yerleştiriyorsunuz?
Ben, Willy için neredeyse mitik bir figür. Sadece hatırlanan bir ağabey değil. Bir ideale, eril bir onaya ve gerçeklikten kaçışa dönüşüyor. Willy ona, aslında hiçbir zaman tam olarak tanımadığı için bu kadar büyük bir anlam yüklüyor. Bu yüzden de Ben, gündelik hatıradan çok özlem ve duygusal yansıtmanın parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Ben, Willy’nin zihninde “başka türlü bir hayat mümkün müydü?” sorusunun da karşılığı. O yüzden sahnede diğer karakterlerle aynı gerçeklikte durmuyor. Daha beyaz, daha izole, neredeyse rüya gibi bir alanda görünmesi bu nedenle önemliydi.
Bu yapımı Etimesgut Kent Tiyatrosu’nda sahnelemekten söz eder misiniz?
Bu yapım, Erdal Beşikçioğlu sanat yönetimindeki Etimesgut Kent Tiyatrosu’nun ikinci sezonunda sahnelendi. Kent Tiyatrosu, kreatif koordinasyonunu Erdal Ozan Metin’in yürüttüğü bir repertuvar tiyatrosu. Benim için özellikle kıymetli olan, köklü profesyonel oyuncularla konservatuvarlardan yeni mezun olmuş oyuncuların aynı yapı içinde bir araya geldiği bir toplulukla çalışmaktı. Hem duygusal derinlik hem de teknik hassasiyet gerektiren böyle bir oyun için bu yapı, prova sürecine çok canlı ve üretken bir enerji kattı. Oyuncuların ve ekibin bu sürece gösterdiği özen, prova sürecini çok verimli kıldı.
Barkın Kenan’ın çevirisi de bu süreçte önemliydi. Miller’ın dili gündelik gibi görünse de altında çok yoğun bir ritim ve dramatik gerilim taşıyor. Oyuncuların bu dili Türkçede doğal biçimde taşıyabilmesi, özellikle oyunculuk merkezli bir prodüksiyon için çok değerliydi.
“Satıcının Ölümü”, her kesimden seyirciyle doğrudan ilişki kurabilecek bir aile trajedisi. Etimesgut Kent Tiyatrosu’nun repertuvar yapısı, bu oyunu farklı yaşlardan ve farklı geçmişlerden seyircilerle buluşturma imkânı verdi. Bu yapımın, Sayın Erdal Beşikçioğlu’nun tiyatroyu geniş kitlelere ulaştırma vizyonuna anlamlı bir katkı sunmasını diliyorum.
“Satıcının Ölümü” yaklaşık yetmiş beş yıldır dünyada ve Türkiye’de sahnelenmeye devam ediyor. Sizin yönettiğiniz prodüksiyonun bu literatüre katkısı nedir?
Oyunculuk kökenli bir yönetmen olarak, oyuna oyuncu üzerinden ve karakterin duygusal derinliği içinden, daha içgüdüsel, bedensel ve psikolojik bir yerden yaklaşıyorum. Bu anlamda sahneleme anlayışım oyunculuk merkezli Actors Studio geleneğine yakın. Bu yaklaşımı, sahnede insan davranışını daha dürüst, canlı ve derin kurmanın bir yolu olarak görüyorum. Bu yapımda da Miller’ın oyununun özüne dönmek, insan trajedisine, aile dramına ve Willy Loman’ın iç dünyasına girmek istedim.
Oyunun seyirci üzerinde nasıl bir etkisi olmasını umuyorsunuz?
Benim için önemli olan, seyircinin karakterleri yalnızca izlemesi değil; sahnede gördüğü şeyin içinde kendinden, ailesinden, ilişkilerinden ve yaptığı seçimlerden bir parça bulabilmesi. Hikâyenin oyunculuk ve sahneleme aracılığıyla seyircide gerçekten yaşanmasını önemsiyorum.
İlk izlediğim “Satıcının Ölümü”nden Kevin Anderson’ı Biff rolünde hâlâ çok net hatırlıyorum. Pencereden bakıyordu; yüzünde başka bir hayata duyulan özlem vardı. O sessizliğin içinde çok şey vardı ve o an bende kaldı.
Bence tiyatro biraz da bununla ilgili. Film gibi dönüp yeniden açabileceğiniz bir şey değil. Tiyatro, zihnimizde kalan bir fotoğraf gibi hafızada yaşamaya devam edebiliyor. Bazen tek bir bakış, bir anlık bir sessizlik, tek bir sahne insanın içine işleyip ömür boyu kalabiliyor… Dileğim bu yapımdan seyircinin aklında yalnızca büyük bir tema değil, böyle sahici anlar da kalması.
Satıcının Ölümü Tiyatro Oyunu
2 Perde
Arthur Miller’ın 20. yüzyıla damgasını vuran eseri “Satıcının Ölümü”, ömrünü başarı ve saygınlık hayaliyle çalışarak geçirmiş sıradan bir adamın çöküşünü anlatır. Satıcı Willy Loman, değişen ekonomik düzen, giderek sertleşen iş koşulları ve aile içi beklentiler arasında sıkışmıştır. Willy, geçmişten gelen anılarla bugün arasında gidip gelirken hayal ile gerçek arasındaki uçurum giderek derinleşir; oğullarıyla yaşadığı çatışmalar umutlarını daha da zedeler. “Satıcının Ölümü”, ‘Amerikan Rüyası’nın bedelini sorgularken, yalnızca Willy’nin değil, emeği değersizleşen ve hayata tutunmaya çalışan herkesin hikâyesini dokunaklı bir trajedi olarak sahneye taşıyor.
Genel Sanat Yönetmeni: Erdal Beşikcioğlu
Kent Tiyatrosu Kreatif Koordinatör: Erdal Ozan Metin
Yazan: Arthur Miller
Yönetmen: Jason Hale
Çeviren : Barkın Kenan
Yönetmen Yardımcısı&Müzik Tasarım: Ege Tolga
Kostüm Tasarım: Eylül Gürcan
Işık Tasarım: Zeynel Işık
Afiş Tasarım: Hakan Yıldırım
Program Koordinatörü: Şükran Tuna
Kostüm Asistanı : Zeynep Sert&Samet Bozdemir
Sahne Amiri: Emel Andaç
OYUNCULAR :
Bora Karakul - Rukiye Rabia Kaya - Kartal Can Ermiş - Umut Savcı - Melih Efeçınar - Oğuzhan Ağar - Özgür Yılmaz - Defne Akkaymak - Gizem Kaman - Fatih Aynacı - Aleyna Tarhan - Duru Nayır - Cem Civan - Yavuz Safa Erbilli
TEKNİK EKİP:
Işık: Salim Yücel - Bayram İlker Çakıroğlu - Doğukan Akyol - Doruk Cansızoğlu
Ses: İbrahim Cebeci - Burak Yüzbaşıoğlu - Gülhan Otlu
Sinevizyon: Ömer Can Bostan
Sahne Makinistleri&Dekor: Hakverdi Mutlu Ayhan - Ömer Yılmaz - Hakan Yılmaz - Eyüp Bayram
Söyleşiye katkılarından dolayı Bilkent Üniversitesi İletişim ve Tasarımı Bölümü Öğretim Görevlisi Müge Mengü Hale’e teşekkür ederiz.


