'Evimizde nefret veya gerilime yer yoktu'
Yazar Kirkor Ceyhan'ın 100. yaşında oğlu Arsen Ceyhan, babasının kitaplarının yeni basımlarıyla edebiyatının okurlar tarafından daha iyi anlaşılması için çaba sarf ediyor. Beyoğlu'nda bir araya geldiğimiz Arsen Ceyhan'la Kirkor Ceyhan edebiyatını ve yazarlık serüvenini konuştuk.
Seyhan Akıncı
Hikâye Arsen Ceyhan'dan aldığım maille başladı. Babası yazar Kirkor Ceyhan'ın 100. doğum yılı nedeniyle metinlerinin yeniden basılması ve babasının edebiyatının kitleselleşmesi için naif ve sıcak bir çabayı anlatan o mail sonrası söyleşi için sözleşiyoruz. Arsen Ceyhan, yaşadığı Fransa'dan geliyor ve kapılarını henüz yeni açmış olan Muammer Karaca Tiyatrosu'nun yanını buluşma noktası olarak belirliyoruz. Daha önce hiç okuma fırsatı bulmadığım Kirkor Ceyhan'ın metinleriyle ben de bu söyleşi öncesi tanışıyorum. Sivas Zaralı yazarın oradan başlayıp İstanbul'a uzana hikâyesinde metinlerini tıpkı terzilik mesleğinde yaptığı gibi ustalıkla diktiğini görüyoruz. Henüz 12 yaşındayken Kemal Tahir'le mektuplaşmaya başlayan, edebiyat çevresinin içinde olmasına rağmen yaşamının yalnızca son 20 yılında yazıp çizebilen bir emekçinin öyküsünü oğlu Arsen Ceyhan'dan dinleyelim.
Arsen Ceyhan
Babanızı 1999 yılında kaybettiniz. Aradan geçen zamanın ardından 100. doğum yılı vesilesiyle babanızı hatırlamak ve onun edebiyatına bakmak size neler hissettiriyor?
Aslında 100. yaş hikâyesi benim aklımdan geçmedi, bu fikri ortaya atan yayıncı dostum Taceddin Köseoğlu oldu. Babamla çok farklı bir ilişkim vardı; onu hatırlamak ya da hatırlamamak gibi bir meselem olmadı. Ancak bu süreçte babamı yeterince iyi tanımadığımı fark ettim. Onu konuşmalarımızdan ve kendi yazdıklarından tanıdığımı sanıyordum. Bütün hikâyelerini okumuştum ama detaylarıyla yeterince ilgilenmediğimi, birçok şeyin eksik, yanlış hatta çarpıtılarak yayımlandığını gördüm. Daha önce basılmış kitaplarının tekrar basılması iki yıl evvel gündeme geldiğinde harekete geçtim fakat yayıncısı sonradan yeni bir yayından vazgeçti. Ben de yeni bir yayınevi aramaya başladım. Bu süreçteki tek gayem, bu eserleri Ermeni cemaatinin yayın organlarından uzak tutmak oldu diyebilirim. Artık bundan sonra istiyorlarsa elbette ilgilensinler, kimseyle bir kavgam yok; fakat ben babamın sadece bir Türk edebiyatçısı, hikâyecisi ve romancısı olarak anılmasını istedim. Kendisi de öyle isterdi; hiçbir yazısında veya medyadaki kısıtlı izlerinde kendi aidiyetine dair herhangi bir atıf göremezsiniz. Aslına bakarsanız kimliğinin çoğulluğuna inanan bir insandı Kirkor Ceyhan. Bu kimlikler tek başlarına kendisini ilgilendirmezdi.
Kirkor Ceyhan, 1998.
Peki, çocukluğunuza döndüğünüzde evdeki durum da böyle miydi?
Evde daha da uç noktalara varan bir farklılık vardı. Biz Muammer Karaca Tiyatrosu'na, Şan Sineması'nın konserlerine, Şehir Tiyatroları'na aboneydik. Tam anlamıyla ortak bir kültür çanağının içinde büyüdük. Bu sebeple babamın Türkiye’de bir Türk yazarı olarak tanınmasını istemek benim için tamamen doğal bir şey. Bunu söylemek bile tuhafıma gidiyor.
Ermeni cemaati yayınevlerinden uzak durmayı tercih etme nedeniniz de bu tutum mu?
Evet, üzerine bu etiketin yapıştırılmasını istemedim. Babam başlangıçta yayınevi bulamayınca ilk iki üç kitabını kendi imkânlarıyla (samizdat) bastırmıştı. Ardından Aras Yayıncılık iki kitap ve ölmeden bir ay evvel Belge Yayınları bir kitabını yayımladı ancak bu babamın ilk tercihleri değildi. Kendisi Ermenice yazmayı, konuşmayı ve okumayı dahi bilmezdi.
Bunu kendisinde bir eksiklik olarak görür müydü?
Hayır, bunu bir eksiklik olarak gördüğünü hiç hissetmedim. Kendisinde eksik hissettiği şey Fransızcayı bilmemesiydi. Bunun bir bahtsızlık olduğunu tekrarladığını çok iyi hatırlıyorum. Bizim evde Ermenice gazete veya kitap olurdu ancak kütüphanemizde yüzde yüz Türkçe külliyat; Varlık, Bilgi ve Bilim Yayınları ansiklopedileri bulunurdu.
Kirkor Ceyhan ve Arsen Ceyhan, Almanya, 1997.
1915 ve tehcir hafızası eve nasıl yansıyordu?
Eve kesinlikle yansımadı ve bu durum muhtemelen bilinçli bir tercihti. Dedemin ve ninemin kendi belleklerini bize yansıtmalarına müsaade edilmezdi; evde ulu orta yaşanılanların anlatılması istenmezdi. İnsanlar zamanla bazı olayları unutup yerine başka şeyler koyabiliyor. Babam bunun tamamen bilincindeydi; zaten hikâyelerini okuduğunuzda olayların kendisinden ziyade edebiyatın ve mizahın ön planda olduğunu görürsünüz. Siyasete veya tarihe gelince; babam gençliğinde komünist, sonraları demokrat ve sosyal demokrat olmuş, ancak hiçbir düşünceye körü körüne inanmış bir insan değildi. Temelde sadece bir yazardı. Romancılar siyasi fikirlerinin ötesinde önemlidirler. İfade ettiklerinin ötesinde fikirler taşırlar. Kahramanlarına verdikleri karmaşıklığın ardındaki gerçeklik budur. Burada amaç insanın çoğulluğuna ulaşabilmektir. Tarihin herhangi bir anında insanlar yazarın kaleminden konuşurlar. Tarih biliminin, siyasetin bize hiçbir zaman veremediği insan gerçekliklerini şair ve romancılardan öğreniriz. Ancak yazmaya çok geç başladı; ölümünden 19-20 yıl önce yazmaya başlayıp topu topu beş kitap çıkarabildi.
Evde Zara'ya ve o döneme dair neler konuşulurdu?
Zara hikâyeleri çok anlatılırdı. Bizim ailemiz 1915'te tehcire gitmemiş. Dedem usta olduğu için komutanı kalıp çalışması yönünde yardım etmiş, şahadet getirip Müslüman olmalarına ön ayak olmuş... Ancak 1916'da evde asker kaçağı akrabalar saklandığı tespit edilince tehcire gönderilmişler. Yaklaşık iki yıl sonra Antep, Adıyaman ve Malatya üzerinden geri dönmüşler. Babamın çok bilincinde olduğu bir konu vardı: Ermenilerin yaşadığı felakete paralel olarak Anadolu genelinde büyük bir kıtlık, hastalık ve felaket yaşanıyordu. Sadece Ermeniler değil, Kafkasya'dan ve Doğu'dan göç eden Türkler de kırılıyordu. Babam her şeye bağımsız ve göreceli bakardı. Evimizde nefret veya gerilime yer yoktu. Bizlere sadece Zara'da dedeme ve nineme yardım eden insanlar anlatılırdı. Örneğin, ağabeyim doğduğunda annemin sütü olmadığı için Azamet Efendi adında bir ağanın bize bir inek temin ettiği söylenirdi. Ancak ninem ailesini kaybettiği için bu travmayı atlatamamış, kindar bir kadındı. Yine de bu duyguyu bize aşılamadı.
Hayatının bir noktasında babanızın yolu Kemal Tahir ile kesişiyor. Bu nasıl olmuş?
1938'deki Donanma Davası sonrasında Kemal Tahir'in kardeşi Nuri Tahir ve arkadaşı Hüseyin Durugül, 1939'da Zara'ya sürgün ediliyor. Babam o zamanlar 12-13 yaşlarında. Çarşıda onlarla tanışıyor, kendisine kitap ve gazete veriyorlar. Babam annesinden dayak yemesine rağmen bu ilişkiyi sürdürüyor ve Kemal Tahir'e Malatya Hapishanesi'ndeyken mektup yazıyor. Mektuplaşmayı 1952'de İstanbul'a göç edene kadar sürdürüyor. İstanbul'a gelince de Kemal Tahir'in kapısını çalıyor ve 1973'e kadar dostlukları devam ediyor.
Ortada Kemal Tahir, sağında sosyolog Cahit Tanyol, onun yanında Kirkor Ceyhan. Sağ tarafta Kirkor Ceyhan'ın babası ve annesi, 1970.
Bu arkadaşlığın babanızın edebiyatındaki izlerini nasıl görüyorsunuz?
İki noktada görüyoruz: Kadınlardan ve kadın/erkek ilişkilerinden bahsederken kullandığı dil ve kullandığı mizah… insanlara verdiği lakaplar başlı başına bir hikâye anlatır.
Kirkor Ceyhan'ın edebiyatında mizah çok özel bir yer tutar. Mizah evdeki yaşantınıza nasıl yansırdı?
Babam bizi sürekli oyuna davet ederdi. "Bugün piyes oynayacağız," der, aile içinde birbirimize karşı içimizden geçenleri, rahatsızlıklarımızı sahnede konuşmamızı isterdi. Bir nevi aile terapisi gibiydi. Kendisi katılmaz, şimdi düşündüğümde kendisi sanki bir kenardan seyredip malzeme toplar gibiydi.
Edebiyat çalışmalarında size veya diğer kardeşlerinize atıflar var mıydı?
Bizlere doğrudan atıfta bulunduğu bir öykü yok. Ancak ağabeyim 1972'de Fransa'ya gitti ve 1979'da vefat etti. İlk hikâyelerinden biri oğlunun Fransa’dan yolladığı mektuplardan oluşuyor… "Kürdün Göçü" hikâyesi. Babam bu kitapları yazmaya 1980'den sonra başladı. Bütün el yazmaları 1980 sonrasına aittir.
Babanız kendisini bir yazar olarak nasıl konumlandırıyordu?
Şahsiyetini belirleyen sonsuz özgüvene rağmen henüz bir yazar olarak görmüyordu kendisini. Bu hususta kendinde bir güven oluşmamıştı. Çünkü edebi mecralardan bir kabul veya karşılık görmemişti. Senelerce Kemal Tahir'in çevresinde bulunmuş ama yazmaya cesaret edememiş. Bana kalırsa yazmaya başlamasındaki en büyük etken ve başlangıç noktası oğlunu, yani ağabeyimi kaybetmeseydi. Yaşadığı bu büyük travmayı dışarıya pek yansıtmadı ama yazarak itmeye, bastırmaya çalıştı herhalde. Kirkor Ceyhan büyük roman teorilerinin romancısı değildi. Zannederim iki şey biliyordu: Önce bir hikâye anlatma zorunda olduğu, sonra da insanla ilgili özel bir fikri olduğuna kâniydi. Bu fikrinin büyük bir önem taşıdığına da inancı tamdı. Zannederim tüm yazarlarda bu inanç var… "Okuyun, dinleyin bu sesi, dediğim çok önemli," der bir hâli vardır.
Babanızın edebiyatının sadece Ermeni veya diaspora çevresine sıkıştığını düşünüyor musunuz?
Hayır, öyle bir sıkışma olduğunu düşünmüyorum. Entelektüel anlamda böyle bir sıkışma yaşanmadı. Fakat faktüel olarak kitapları bir Ermeni yayınevinden çıktı, en sonunda onlar da yayınlamaktan vazgeçtiler. Zaten Ermeni cemaatinde onunla böyle entelektüel bir bağ kurulduğunu ya da babamı özel olarak bir Ermeni yazarı olarak gördüklerini sanmıyorum. Gazetelerde "Zara Ermeni edebiyatı" gibi başlıklar atıldı ama bunun gerçeklikle bir alakası yok. Öykülerdeki olaylar yalnızca Ermenilerle ilgili konularla sınırlı değildir. Kirkor Ceyhan anı kitabı yazmamıştır. Babam birçok önemli olayı farklı açılardan anlatır. Çevresindeki ve hafızasındaki insanları, olayları tüm karmaşıklıklarıyla, bazen şeffaflıklarıyla yazmıştır. Biz son baskılarda, geçen isimlerin ve olayların kurgusal olduğuna dair hukuki bir not ekledik; gerçekten de kişiler, olaylar ve kurumlar gerçeklikler olarak gözükseler bile yazarın kurgusunun eseridir. Bu hiçbir zaman unutulmamalı. Bizde çok eskiye dayanan bir edebiyat geleneği olmadığından edebiyatı güncel yaşamımıza çekme alışkanlığı var. Hemen tarihi olaylar zinciri, aile şecereleri kurarız… Ancak babamın amacı bu değildi. O, kendi zihnindeki insan resimlerini ve kendi sesini farklı ağızlardan anlatmayı başardı. Bir yazar yereldeki insanı ve hafızasındaki sesleri aktarabildiği zaman evrenselliğe ulaşır.
Ermenistan'daki yayıncılardan eserlerini kendi dillerine kazandırmak yönünde bir girişim oldu mu?
Hayır, öyle bir bağlantı olmadı. Fransa Ulusal Kütüphanesi'nde (Bibliothèque nationale) babamın kitapları kayıtlı. Muhtemelen Ermenistan'da da bu böyledir. Hiçbir bilgim yok bu konuda.
Eserlerinin babanızın anadilinde de yayımlanması gibi bir hedefiniz var mı?
Özel olarak bu gibi bir arayışta bulunmam. Böyle bir girişime de karşı değilim, nasıl ki Fransızca, İngilizce, İtalyanca veya Japoncaya olmadığım gibi… Benim uğraşım şimdilik Türkiye ile ilgili. Ayrıca Fransa ile ilgili adımlar atmak istiyorum; bu kitabı Fransızcaya tercüme ettik ve yayımlamaya çalışacağız. Ermenistan’dan veya başka bir yerden teklif gelirse değerlendirilir ancak bu eserlerin ideolojik, milliyetçi veya hınç odaklı amaçlarla kullanılmasına kesinlikle müsaade etmem.
Bu söyleşide dile getirdiğiniz yaklaşımınızın tartışma yaratacağını düşünüyor musunuz?
Muhakkak ciddiye alanlar veya farklı değerlendirenler olacaktır. Edebiyatla çocukluğumdan beri ilgiliyim ancak akademik kariyerim edebi değil. Bilimi seçtim. Söylediklerimin atipik olduğunun bilincindeyim. Şimdiye kadar resmi anlamda benimle iletişime geçen tek kurum, Ermenilerin sevkiyatıyla ilgili yazdığım kuramsal ve tarihi deneme kitabım "Ermeni Sevkiyeti" kitabım vesilesiyle Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı oldu. Kitabın Türkçe ve Fransızca baskılarından edindiler. Benim tek amacım zihniyetlerin biraz daha ilerlemesine özeleştirel ve demokratik bir bakış açısına katkı sağlamaktı. Doğru neyse, doğru bildiğim neyse onu yazmaya çalıştım.
Bir okur olarak sizin Kirkor Ceyhan edebiyatında en sevdiğiniz eser hangisi? Okumak isteyen biri nereden başlamalı?
İlk öykülerinden başlamasını isterim: "İt Yatağında Ekmek Ufağı". İlk yazdıklarını çok başarılı buluyorum. Babam çıraklık dönemini Kemal Tahir’in çevresinde ve ailesinden dinlediği hikâyelerle geçirdi. Kendisi de konuşmayı, hikâye anlatmayı çok iyi bilirdi. 1980’de yazmaya başladığında doğrudan kalfalık aşamasına atladı. Bence usta olma fırsatını bulamadı; çünkü bazı yerlerde aceleyle yazdığı hissediliyor. Eğer arkasında bir yayınevi olsaydı, sindirerek, üzerinde uzun süre çalışarak yazabilir böylece çok daha farklı ve usta eserler verebilirdi kanısındayım.
Etiketler: Milliyet Sanat Kirkor Ceyhan Arsen Ceyhan


