Fotoğrafın 200 yıllık serüveni
Nicéphore Niépce’in 1826’daki ilk görüntü deneylerinden dijital fotoğrafçılığa ve yapay zekâ destekli görüntü üretimine uzanan 200 yıllık süreç, Türkiye Fransız Kültür Merkezi’nin 2026-2027 sonuna yayılan ‘Bicentenaire de la Photographie’ programıyla ele alınıyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Fotoğraf, icadından bu yana yalnızca görüntü kaydetmenin bir aracı olmadı; bilimsel keşiflere eşlik etti, toplumsal dönüşümlere tanıklık etti, bireysel ve kolektif hafızanın oluşumunda rol oynadı. Optik ve kimyanın kesişiminde başlayan bu yolculuk, bugün dijital ağların ve yapay zekânın görüntü üretimindeki etkisiyle yeni bir döneme girmiş durumda. Fotoğrafın icadının 200. yılı, bu iki yüzyıllık birikimi yeniden değerlendirmek ve görüntünün çağdaş toplumdaki yerini tartışmak için uluslararası bir buluşma zemini oluşturuyor.
Fotoğrafın 200. yılı tüm dünyada çeşitli etkinliklerle kutlanırken Türkiye Fransız Kültür Merkezi de 2026-2027 dönemine yayılan kapsamlı bir program hazırladı. 2026'dan 2027 yılının sonuna kadar sürmesi planlanan ‘Bicentenaire de la Photographie’ başlıklı program; sergilerden söyleşilere, katılımcı etkinliklerinden profesyonel buluşmalara uzanan geniş bir içeriğe sahip. Fransa ve Türkiye'deki müzeler, festivaller, sanat okulları, üniversiteler, yayınevleri, fotoğrafçılar ve kültür kurumları arasında iş birlikleri geliştirmeyi amaçlayan program, fotoğrafın tarihsel mirasını güncel sanatsal üretimle bir araya getiriyor. Sergilemenin yanı sıra eğitim, yayıncılık, ortak üretim ve sanatçıların uluslararası dolaşımı da programın temel başlıkları arasında yer alıyor.
İlk fotoğraf: “Point de vue du Gras”
Fotoğrafın 200 yıllık tarihi, teknik gelişmeler kadar görme ve anlatma biçimlerinin dönüşümünü de içeriyor.
Fotoğraf tarihinin dönüm noktası, Fransız mucit Joseph Nicéphore Niépce’in 1826 veya 1827 yılında, Fransa’nın Burgonya bölgesindeki evinin penceresinden ilk kalıcı fotoğrafı çekmesiydi. “Le Gras’dan Pencereden Görünüş / Point de vue du Gras” adıyla bilinen görüntü, Niépce’in “Helyografi” (Güneş Yazısı) adını verdiği yöntemle elde edildi. Işığa duyarlı doğal asfalt (bitüm) kaplanmış cilalı bir kalay levha üzerine kaydedilen görüntünün oluşması için yaklaşık sekiz saatlik pozlama gerektiği düşünülüyor. Bu uzun süre boyunca güneşin gökyüzündeki konumunun değişmesi, görüntüdeki yapıların farklı cephelerinin aynı anda aydınlanmış gibi görünmesine yol açtı. Niépce’in bu çalışması, bir görüntünün ışık aracılığıyla kalıcı olarak kaydedilebileceğini gösteren ilk başarılı uygulama oldu.
Joseph Nicéphore Niépce - İlk Fotoğraf Point de vue du Gras
Niépce'in 1826'da gerçekleştirdiği ve günümüze ulaşan ilk kalıcı fotoğraf görüntülerinden biri olarak kabul edilen deneylerinden itibaren fotoğraf, bilimsel bir araştırma alanından profesyonel uygulamaya, kitlesel iletişim aracından bağımsız bir sanat diline dönüştü. Fotoğraf malzemelerinin gelişmesi, pozlama sürelerinin kısalması ve taşınabilir makinelerin yaygınlaşması, görüntü üretimini farklı toplumsal kesimler için erişilebilir kıldı.
Fotoğrafçılık tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olan ilk insanlı fotoğraf, 1838 yılında Fransız mucit Louis Daguerre tarafından Paris'teki Temple Bulvarı'nda çekildi; o dönem uygulanan 10 dakikalık uzun pozlama süresi nedeniyle caddede hareket halindeki insanlar ve arabalar fotoğrafta tamamen silinip görünmez kalırken, yol kenarında sabit durarak ayakkabısını boyatan bir adam ve onun önünde eğilen ayakkabı boyacısı farkında olmadan dünya tarihine geçen ilk insan figürleri oldular.
Dagerotip
Niépce’in ardından Louis Daguerre tarafından dagerotip (daguerreotype) adlı fotoğraf çekme düzeneği geliştirildi. Dagerotip, dünyanın ilk fotoğraf makinesi değildi belki ama optik olarak yüzyıllardır ressamlar tarafından kullanılan karanlık kutu (camera obscura) düzeneğinin içine düşen görüntüyü, gümüş kaplı bakır levhalar üzerine kimyasal bir işlemle kalıcı olarak sabitlemeyi sağlayan ilk ticari yöntemdi. Başka bir deyişle Daguerre yeni bir kamera cihazı icat etmedi; var olan ilkel kameraların içine yerleştirilen plakaların ışığın oluşturduğu görüntüyü kaydetmesini ve bu görüntünün kalıcı hâle getirilmesini sağlayan kimyasal banyo ve geliştirme sürecini geliştirdi. Dagerotipte görüntü, gümüş kaplı bakır levhanın ışığa duyarlı hâle getirilmesi, pozlanması, cıva buharıyla geliştirilmesi ve ardından sabitlenmesi yoluyla elde ediliyordu.
Joseph Nicéphore Niépce ile ortaklık yapan Daguerre, Niépce’in 1833’teki ölümünün ardından çalışmaları sürdürerek yöntemi daha pratik ve ticari olarak uygulanabilir bir sürece dönüştürdü. Gümüş kaplı bakır levha üzerinde doğrudan ve tekil bir görüntü üreten bir yöntem olan dagerotip (daguerreotype), fotoğrafçılık tarihinin ilk başarılı ticari sistemlerinden biri olarak 19 Ağustos 1839’da Paris’te Fransız Bilimler Akademisi’nde kamuoyuna açıklandı. Fransız hükümeti yöntemin haklarını satın alarak Daguerre ve Niépce’in mirasçılarına ömür boyu maaş bağladı ve buluşu Fransa’nın dünyaya armağanı olarak patent kısıtlaması olmadan kullanıma açtı.
İlk selfie
1839 yılının ekim sonu veya kasım başında Philadelphia’da yaşayan kimyager ve fotoğraf öncüsü Robert Cornelius, kendi yaptığı, opera dürbününden çıkardığı bir merceği yerleştirdiği basit kamerayla kendi portresini çekti. Dagerotip yöntemiyle gerçekleştirilen bu çekimde Cornelius, açık havada yeterli ışığı yakalamak için ailesinin dükkânının arka bahçesinde kameranın karşısında yaklaşık 10-15 dakika hareketsiz durdu. Günümüze ulaşan bu görüntü, dünyanın ilk selfie’si olarak kabul ediliyor.
Robert Cornelius - İlk Selfie
Îlk renkli fotoğraf
Tarihteki ilk kalıcı renkli fotoğraf, 1861 yılında İskoç fizikçi James Clerk Maxwell’in geliştirdiği üç renk yönteminin, fotoğrafçı Thomas Sutton tarafından uygulanmasıyla ortaya çıktı. Sutton, renkli bir tartan kurdeleyi objektifin önüne sırasıyla kırmızı, yeşil ve mavi filtreler (RGB) yerleştirerek üç kez fotoğrafladı. Islak kolodyum yöntemiyle hazırlanan siyah-beyaz cam plakalar üzerindeki bu üç görüntü, daha sonra aynı renk filtreleri kullanılarak üç ayrı sihirli fenerle bir perde üzerine üst üste yansıtıldı ve renkli görüntü elde edildi. Maxwell bu deneyi 17 Mayıs 1861’de Londra’daki Royal Institution’da gösterdi.
James Clerk Maxwell & Thomas Sutton 1861 - İlk Renkli Fotoğraf
Taşınabilir fotoğraf makinesi
Dagerotip’in yaygınlaşması, fotoğraf makinesinin bugünkü anlamıyla herkesin kolayca satın alıp taşıyabileceği bir araç hâline geldiği anlamına gelmiyordu. Dagerotip çekimleri için kullanılan kameralar büyük ve kullanımı zahmetli düzeneklerdi; görüntünün kaydedildiği levhaların hazırlanması ve kimyasal işlemlerden geçirilmesi de özel bir süreç gerektiriyordu. Halkın satın alabileceği ilk gerçek anlamda taşınabilir ve pratik fotoğraf makinesi markası, George Eastman tarafından 1888 yılında üretilen Kodak oldu. Eastman, ağır cam plakalar ve kimyasal işlemler gerektiren fotoğrafçılığı daha hafif ve kullanımı kolay hâle getiren rulo filmi geliştirerek fotoğrafın yaygınlaşmasında önemli rol oynadı. 1888’de Eastman Kodak markasıyla piyasaya sunduğu, içinde 100 pozluk film bulunan taşınabilir fotoğraf makinesi, “You press the button, we do the rest / Siz düğmeye basın, gerisini biz hallederiz” sloganıyla fotoğraf çekmeyi geniş bir kullanıcı kitlesi için erişilebilir hâle getirdi. Ardından 1900’de yalnızca 1 dolara satılan Brownie kamera, fotoğrafçılığı daha geniş kitlelere taşıdı.
Renkli fotoğraf üzerindeki çalışmalar 19. yüzyılda ilerleme kaydederken Lumière kardeşlerin geliştirdiği Autochrome yöntemi, 1907'de ticari kullanıma sunulmasıyla renkli fotoğrafın yaygınlaşmasında önemli bir rol oynadı. Ardından Kodachrome gibi renkli film süreçleri, fotoğrafın kullanım alanlarını genişletti. Rengin sanatsal üretimde daha güçlü bir yer edinmesiyle birlikte siyah beyaz fotoğraf da kendine özgü estetik olanaklarıyla varlığını sürdürdü.
Prokudin-Gorskii’
Fotoğraf sanatından bahsederken Sergey Prokudin-Gorskii’den bahsetmemek olmaz. Prokudin-Gorskii’, 20. YY’ın başında kırmızı, yeşil ve mavi filtrelerle aynı sahnenin üç ayrı cam plaka üzerine kaydedildiği üç renkli yöntemi kullanarak renkli fotoğrafçılığın gelişimine önemli katkı sağladı.
1861 yılında İskoç fizikçi James Clerk Maxwell’in geliştirdiği üç renk yönteminin, fotoğrafçı Thomas Sutton tarafından uygulanmasıyla ortaya çıkan bu yöntem, Prokudin-Gorskii’nin çalışmalarıyla farklı bir boyuta evrildi. 1909-1915 yılları arasında Rus İmparatorluğu’nu belgeleyen Gorskii, binlerce üçlü cam negatiften oluşan geniş bir arşiv bıraktı. Binden fazla cam plaka arşivi, dijital çağda birleştirildiğinde günümüz HD kalitesinde, "sanki dün çekilmiş gibi" kusursuz, canlı ve gerçekçi sonuçlar verdi.
Eski dönemdeki diğer tüm ilkel renkli denemeler soluk, bozuk ve kimyasal olarak dayanıksızken, Gorskii'nin kimya dehasıyla ürettiği formüller sayesinde gerçek anlamda günümüz kalitesine eş değer ilk kitlesel renkli insan ve yaşam arşivini o oluşturdu. Bu görüntüler, dijital teknolojinin ortaya çıkmasıyla üç ayrı pozlamanın bilgisayarda birleştirilmesi sayesinde renkli olarak yeniden üretildi ve bugün son derece ayrıntılı biçimde görülebiliyor. Gorskii’nin çalışmaları, renkli fotoğrafın geniş ölçekli bir belgeleme aracına dönüşmesinde önemli bir aşama oluşturdu. bu yüzden günümüzde ‘gerçekçi renkli fotoğrafçılığın babası ve en büyük öncüsü’ kabul ediliyor.
Dijital çağa geçiş
Fotoğrafın dijital çağa geçişi, 1970’lerde görüntünün film yerine elektronik sensörlerle kaydedilmesiyle başladı. Kodak mühendisi Steven Sasson, 1975’te ilk dijital fotoğraf makinesi prototipini geliştirdi. 1990’lardan itibaren dijital kameraların yaygınlaşmasıyla film ve banyo zorunluluğu ortadan kalkarken, 2000’lerde kameraların cep telefonlarına eklenmesi fotoğraf çekmeyi günlük hayatın sürekli bir parçasına dönüştürdü. Böylece fotoğraf, özel olarak taşınan bir cihazla yapılan bir işlem olmaktan çıkarak her an kullanılabilen dijital bir kayıt biçimine dönüştü.
Bugün akıllı telefonlar ve dijital ağlar sayesinde görüntüler anında üretilebiliyor ve dünyanın farklı noktalarına ulaştırılabiliyor. Yapay zekâ destekli araçlar ise fotoğrafın üretimi, işlenmesi ve gerçeklikle ilişkisi konusunda yeni tartışmalar doğuruyor.
‘Say cheese’
Dagerotip döneminde en parlak güneş ışığı altında bile 20 saniye ile 2 dakika arasında kımıldamadan durma zorunluluğu, stüdyolarda kişilerin kafasını arkadan metal kıskaçlarla kilitleyen ve "Brady Stand" adı verilen ağır demir sabitleme mekanizmalarının doğmasına yol açtı; bu işkence benzeri aparatlar dönemin portrelerindeki insanların neden aşırı gergin, donuk ve gülümsemeyen ifadelerle çıktığını açıklarken sistem aynı zamanda Abraham Lincoln'ın gençlik yıllarını, Edgar Allan Poe'nun ölümünden hemen önceki melankolik bakışlarını ve 6. ABD Başkanı John Quincy Adams gibi tarihe yön veren ilk figürlerin ressam yorumu olmayan gerçek yüz hatlarını insanlık tarihine miras bıraktı.
İnsanların fotoğraf çektirirken düzenli olarak gülümsemesi, esas olarak 1920’ler ve 1930’larda yerleşen kültürel bir alışkanlık. 19. yüzyılda pozlama süreleri saniyelere kadar kısalmış olsa da portre, ciddi ve resmî bir kayıt olarak görülüyor; bu nedenle fotoğraflarda vakur ifadeler tercih ediliyordu. Gülümsemenin yaygınlaşmasında Kodak’ın 1888’den itibaren taşınabilir makinelerle fotoğrafı gündelik hayata taşıması, reklamların mutluluk ve eğlenceyi öne çıkarması ve 20. yüzyılda diş sağlığına verilen önemin artması etkili oldu. Erken tebessüm örneklerinden biri, 1853’te Mary Dillwyn’in çektiği “Willy” portresi.
Fotoğraf kültürünün bir başka kalıcı alışkanlığı ise ‘Say cheese / Peynir de’ ifadesi. 1940’larda ABD’de yaygınlaşan bu söz, ‘ch’ ve uzun ‘ee’ sesleri sayesinde ağız kenarlarını geriye çekerek gülümsemeye benzer bir ifade oluşturuyor. İfadenin bilinen erken basılı örneklerinden biri 1943’te Joseph E. Davies hakkında yayımlanan bir gazete haberinde yer aldı. Zamanla Fransızcada ‘ouistiti’, İspanyolcada ‘patata’, Türkçe’de ise’vişne’ gibi farklı karşılıkları ortaya çıktı.
212 Photography Istanbul’da Fransız-Türk iş birliği
Türkiye Fransız Kültür Merkezi'nin 200. yıl programı, fotoğrafı tamamlanmış bir teknik tarihin konusu olarak değil,sürekli değişen bir ifade ve iletişim biçimi olarak ele alıyor.
Programın en önemli ortaklarından biri olan 212 Photography Istanbul, fotoğrafın 200. yılını kentin önemli fotoğraf etkinliklerinden biri olarak gündemine taşıyor. 26 Eylül-11 Ekim 2026 tarihleri arasında düzenlenen ve İstanbul'un farklı mekânlarına yayılan kent festivali, fotoğraf ve görsel sanatları kent deneyimiyle bir araya getiriyor. Türkiye Fransız Kültür Merkezi de projelerini festival kapsamında gerçekleştirerek Fransa'dan ve Türkiye'den sanatçıları, öğrencileri, yayıncıları, kurumları ve sektör profesyonellerini aynı platformda buluşturmayı hedefliyor.
Bu iş birliği, Fransa bağlantılı etkinliklerin bağımsız bir sergi dizisi olarak kalmasının ötesine geçerek İstanbul'un fotoğraf ortamıyla ilişki kurmasını sağlıyor. Festivalin izleyicileri ile fotoğraf alanında çalışan profesyoneller arasındaki etkileşimin geliştirilmesi de programın amaçları arasında yer alıyor.
“Beden Halleri”: Genç fotoğrafçıların üretimleri
17 Ekim’e kadar İBB Taksim Sanat'ta ziyaret edilebilen “Beden Halleri” sergisi, Arles Ulusal Fotoğraf Yüksekokulu'nda (ENSP) yetişen sekiz genç sanatçının çalışmalarını bir araya getiriyor. 212 Photography Istanbul kapsamında sunulan sergi, Türkiye Fransız Kültür Merkezi ile ENSP arasındaki iş birliğinin öne çıkan projelerinden biri.
1982'de Arles'da kurulan ENSP, Fransa'da bütünüyle fotoğraf alanına odaklanan tek ulusal sanat okulu olarak tanımlanıyor. Üç yıllık yükseköğretim programında görüntünün teknikleri, tarihi ve kuramları üzerine eğitim veren okul, 2024'ten bu yana her yıl başarılı mezunlarının çalışmalarını bir sergiyle görünür kılıyor. İstanbul'daki sergide, Haziran 2026'da diploma jürisi tarafından üstün başarıyla değerlendirilen sekiz genç sanatçının eserleri yer alıyor.
Aïda Lechugo, Arina Starykh, Gaspard Labastie, Guillaume Chevalier Fustec, Hugo Jacq, Susanna de Vido, Renato Balla ve Lila Niel'in çalışmalarını bir araya getiren sergi, bedeni tek başına ele alınan bir konu olmaktan çıkararak çevresi, kültürü ve toplumsal ilişkileriyle birlikte değerlendiriyor. Serginin kademeli yerleştirme düzeni, izleyiciyi farklı kavramlar arasında ilerleyen bir anlatıyla buluşturuyor.
Aïda Lechugo'nun toprağa, Susanna de Vido'nun hayvanlar dünyasına, Arina Starykh'in kadın dayanışması ve aileye odaklanan çalışmaları, serginin somut deneyimlerden hareket eden ilk bölümünü oluşturuyor. Gaspard Labastie'nin göz kamaşması, Renato Balla'nın hayaletimsi olan, Guillaume Chevalier Fustec'in kayboluş ve Lila Niel'in görünmez kılınma kavramları üzerinden geliştirdiği yaklaşımlar ise daha soyut alanlara yöneliyor. Hugo Jacq'ın gökyüzü ve gök cisimleriyle ilişki kuran çalışması, serginin son bölümünü oluşturuyor.
Bedenin kültürel, toplumsal, siyasi ve bilimsel boyutlarının yanı sıra şiirsel, estetik, felsefi ve düşsel yönlerini de ele alan sergi, Fransa'daki genç fotoğrafçıların üretimleriyle Türkiye'deki fotoğraf çevreleri arasında bağlantı kurmayı amaçlıyor. Bu kapsamda özellikle Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümü ile ilişkilerin geliştirilmesi öngörülüyor. 2027'den itibaren öğrenci ve öğretim görevlisi değişimlerinin ve Erasmus kapsamındaki iş birliklerinin geliştirilmesi de hedefler arasında bulunuyor.
“Bakıştan Sayfaya”: Fotoğraf kitabının anlatım olanakları
26 Eylül-17 Ekim 2026 tarihleri arasında İstanbul Fransız Kültür Merkezi'nde düzenlenen “Bakıştan Sayfaya” sergisi, fotoğrafı kitap üzerinden ele alıyor. France PhotoBook iş birliğiyle hazırlanan proje, fotoğraf kitabını görüntülerin bir araya getirildiği bir nesneden çok, kendi anlatım dili ve üretim süreci olan bir yaratım alanı olarak değerlendiriyor.
Fotoğrafların seçimi ve sıralanması, grafik tasarım, metin, kâğıt, baskı ve ciltleme gibi unsurlar, bir fotoğraf kitabının anlamını ve anlatısını birlikte oluşturuyor. Sergi, çağdaş Fransız fotoğraf yayıncılığının üretim çeşitliliğini Türkiye'deki yerel aktörlerle buluştururken Fransız yayıncıların İstanbul'daki etkinliklere katılımına da eşlik ediyor.
Fransa'nın farklı bölgelerinden yaklaşık 30 bağımsız yayınevini bir araya getiren France PhotoBook, fotoğraf kitabını sanat, görsel araştırma ve bilgi aktarımının kesiştiği bağımsız bir yayıncılık alanı olarak destekliyor. Program kapsamında sergiler, yayın tanıtımları ve profesyonel buluşmalar düzenleniyor. Fotoğrafçılar, yayıncılar, kitapçılar, küratörler ve görsel sanatlar alanında çalışan profesyoneller arasında bağlantılar kurulması; fotoğraf kitaplarının uluslararası dolaşımının ve sanatçıların görünürlüğünün desteklenmesi amaçlanıyor.
Fotoğraf alanının profesyonelleri İstanbul'da buluşuyor
30 Eylül-3 Ekim 2026 tarihleri arasında düzenlenen profesyonel buluşmalar, fotoğrafın 200. yılı programının eğitim ve mesleki iş birliği boyutunu oluşturuyor. Fransız ve Türk yayıncıları, fotoğrafçıları, okulları, matbaacıları, kitapçıları ve kültür kurumlarını bir araya getiren toplantılar, ortak yayınların geliştirilmesi, mevcut yayınların daha geniş kitlelere ulaştırılması, sanatçı hareketliliği ve akademik değişim gibi konulara odaklanıyor.
Ara Güler Müzesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, SAHA Studio, Pera Müzesi, 212 Photography Istanbul ve Fransız Kültür Merkezi'nin farklı mekânlarında gerçekleşen buluşmalar, kurumlar ve profesyoneller arasında uzun vadeli ilişkiler geliştirmeyi hedefliyor.
Programda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümü ile bir buluşma ve SAHA Studio'da karşılıklı bir söyleşi yer alıyor. France PhotoBook'dan dört yayıncı da programın katılımcıları arasında bulunuyor: Éditions Lamaindonne'dan David Fourré, sun/sun'dan Céline Pévrier, André Frère Éditions'dan André Frère ve Éditions Le Bec en l'air'den Fabienne Pavia. France PhotoBook Direktörü Salambo Goudal ile MAS Matbaa'dan matbaacı Ufuk Şahin'in katılacağı yuvarlak masa toplantısı da programın başlıkları arasında.
Bu toplantılarla yayıncılık, baskı, eğitim ve sanatçıların uluslararası dolaşımı alanlarında somut ortaklıkların geliştirilmesi amaçlanıyor. Programın, 2026'daki etkinliklerle sınırlı kalmayıp Fransa ile Türkiye arasındaki fotoğraf alanı ilişkilerinin uzun vadede güçlendirilmesine katkı sağlaması öngörülüyor.
Anne-Lise Broyer'den Akdeniz'in hafızasına bakış
Türkiye Fransız Kültür Merkezi'nin fotoğrafın 200. yılı kapsamında İstanbul'a taşıdığı projelerden biri de Anne-Lise Broyer'nin “Akdeniz. Yaşadığımız yer burası mıydı?” başlıklı sergisi. Sergi, 2026 Akdeniz Sezonu kapsamında Les Rencontres d'Arles fotoğraf festivalinde, Montmajour Manastırı'nda sunulmuştu.
Yıllara yayılan çalışma, Akdeniz'i yolculukların, anlatıların, uygarlıkların ve hafızaların kesiştiği hem coğrafi hem zihinsel bir mekân olarak ele alıyor. Broyer'nin Kartaca'dan Cezayir'e, Tipasa'dan Beyrut ve Baalbek'e, Pompeii'den Marsilya ve Kayserya'ya uzanan güzergâhı, geçmişin izleriyle günümüzün gerçekliklerini aynı anlatıda buluşturuyor.
Fotoğraf, edebiyat, manzara, hafıza ve anlatı arasındaki ilişkileri araştıran sanatçı, görüntüyü yalnızca görünenin kaydı olarak kullanmıyor. Deniz ufukları, mimari yapılar, harabeler, bedenler ve yüzler, farklı zamanların üst üste geldiği görsel bir anlatının parçalarına dönüşüyor. Bu yaklaşımda Akdeniz, yolculukların ve karşılaşmaların yanı sıra kökenlerin ve efsanelerin coğrafyası; aynı zamanda günümüzün kırılmalarına ve çalkantılarına sahne olan bir alan olarak beliriyor.
Serginin İstanbul'da sunulması, Akdeniz'in denizler, kıtalar ve kültürler arasındaki bağlantılarını kent üzerinden ele alma olanağı yaratıyor. Türkiye, bu duyusal coğrafyanın bir parçası olarak sanatçının yolculuk, hafıza ve ortak miras üzerine geliştirdiği anlatıda yer alıyor.
Projenin kitap boyutu da serginin önemli unsurlarından biri. “Méditerranée. Est-ce là que l'on habitait?” başlıklı kitap, 2026'da Delpire Yayınevi tarafından yayımlandı. Fotoğrafla yazı arasındaki diyaloğu sayfalara taşıyan kitap, aynı programda yer alan “Bakıştan Sayfaya” projesiyle de ilişki kuruyor. Böylece fotoğrafın yayıncılık aracılığıyla dolaşıma girmesi, serginin görsel anlatısını tamamlayan bir boyut kazanıyor.
Les Rencontres d'Arles'da sunulan çalışmanın İstanbul'a taşınması, eserin uluslararası dolaşımını sürdürürken Fransa'daki fotoğraf kurumları, sanatçılar ve Türkiye'deki fotoğraf çevreleri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine de katkıda bulunuyor.
Fransız Kültür Merkezi'nin 80 yılı fotoğrafla belgeleniyor
Fotoğrafın 200. yılı programı, Türkiye Fransız Kültür Merkezi'nin 80. yılıyla da kesişiyor. Bu kapsamda geliştirilen Studio Nomade projesi, Fransız Kültür Merkezi ve Notre-Dame de Sion Fransız Lisesi'ne gelen, bu kurumlarda çalışan, eğitim gören veya etkinliklere katılan kişileri fotoğraf aracılığıyla kayıt altına almayı amaçlıyor.
Portre fotoğrafını bir karşılaşma ve kuşaklar arası aktarım aracı olarak ele alan çalışma, kurumların çevresinde oluşan toplulukların çağdaş görsel hafızasını oluşturmayı hedefliyor. Böylece fotoğraf, yalnızca kişileri belgeleyen bir yöntem değil, kurumların tarihini o kurumları var eden insanların yüzleri ve deneyimleri üzerinden aktaran bir araç olarak kullanılıyor.
Bu çalışmaya paralel olarak “80. Yıl Portreleri” başlıklı kolektif bir fotoğraf projesi de hazırlanıyor. Claire Corrion, Luca Bonacini, Studio Nomade'dan Carla Talopp ve Thomas Millet, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümü öğretim üyelerinden Ozan Bilgiseren ile İstanbul Photo Club'dan Céline Avcı Zalewski, Jérôme Quillet ve Raphaël Gaudin projede yer alıyor.
Farklı fotoğrafçıların bakış açılarını bir araya getiren proje, Fransız Kültür Merkezi'nin tek bir görüntüsünü oluşturmak yerine kurumun çalışanlarını, sanatçılarını, öğrencilerini, iş ortaklarını ve katılımcılarını farklı yaklaşımlarla belgelemeyi amaçlıyor. Ortaya çıkacak arşiv, kurumun güncel yaşamının yanı sıra onu şekillendiren kültürel, sanatsal ve insani ilişkileri de görünür kılacak.
Fransız Kültür Merkezi, 80. yıl kapsamında dil, eğitim ve kültür alanındaki birimlerini kapsayan daha geniş bir hafıza çalışması da yürütüyor. Fotoğraf, metin ve video portrelerinden oluşacak belgesel dizisi, Fransa'nın Türkiye'deki seksen yıllık varlığına katkıda bulunan kadın ve erkeklere, öğretmenlere, sanatçılara, düşünürlere, iş ortaklarına ve kültürler arasında köprü kuran kişilere odaklanacak. Söyleşiler, görseller, anlatılar ve tanıtım videoları aracılığıyla kuşaklar boyunca kurulan insani, sanatsal ve düşünsel bağların ortak hafızaya aktarılması hedefleniyor. Çalışma, kurumun kültürlerarası diyalog, bilgi ve deneyim aktarımı ile Fransa-Türkiye dostluğunu güçlendirme yönündeki faaliyetlerinin de görsel kaydını oluşturacak.
“Suya yazmak”: Fotoğraf, hareket ve hafıza
Fransız-Türk ortak yaratım ve yapım projesi “Écrire sur l'eau”, Türkiye Fransız Kültür Merkezi'nin desteklediği çalışmalar arasında yer alıyor. Fransız görsel sanatçı Julie Chaffort ile dansçılar Banu Açıkdeniz, Chiara Giorda ve Su Güneş Mıhladız'ın İstanbul'da bir araya gelerek geliştirdiği proje, ortak üretim yoluyla iki ülke arasında kalıcı sanatsal bağlar kurmayı amaçlıyor.
Üç filmin eş zamanlı gösterildiği sürükleyici video yerleştirmesi, kadın figürlerinin İstanbul'un simgesel su manzaraları arasında hareket ettiği görüntülerden oluşuyor. İstanbul Boğazı, Şerefiye Sarnıcı ve Sarıyer Büyük Bent, eserin görsel dünyasını oluşturan mekânlar arasında bulunuyor. Sal üzerinde dönen bedenler, suyun hareketiyle birlikte değişen bir anlatı kuruyor.
Eserin başlığı, kalıcı olmayan bir iz bırakmayı ifade eden ‘suya yazmak’ deyimine gönderme yapıyor. İstanbul'un iki kıta arasındaki konumu ve denizlerle kurduğu ilişki, suyu yalnızca coğrafi bir unsur olmaktan çıkararak geçişlerin, karşılaşmaların ve hafızanın alanına dönüştürüyor. Chaffort, suyu sanatsal bir malzeme olarak ele alırken bedenleri kontrol ile kendini akışa bırakma arasındaki dengede konumlandırıyor.
Çalışma, zamanın akışı ve hafızanın kırılganlığı üzerinden insanın dünyayla ilişkisini araştırıyor. Julie Chaffort'un sanatsal pratiği doğrultusunda insanlar, doğal unsurlar ve görünmeyen güçler arasındaki ilişkiler eserin temelini oluşturuyor. Üç ekranlı yerleştirmenin dairesel kurgusu, izleyiciyi ritüel niteliği taşıyan bir görsel deneyime davet ediyor. Sürekli dönen bedenler, hareket hâlindeki bir evreni ve görünmeyen akışlarla şekillenen duyusal bir kozmolojiyi ortaya koyuyor.
Jean Dieuzaide, Yıldız Moran ve Ara Güler'den Türkiye'ye üç bakış
Fotoğrafın 200. yılı kapsamında Türkiye Fransız Kültür Merkezi ile Ara Güler Müzesi iş birliğiyle hazırlanan bir diğer sergi, 1950'li ve 1960'lı yıllarda Türkiye'yi fotoğraflayan Jean Dieuzaide, Yıldız Moran ve Ara Güler'in çalışmalarını bir araya getiriyor. Fransız fotoğrafçı Dieuzaide ile Türkiye fotoğraf tarihinin iki önemli ismi Moran ve Güler, geleneklerin devamlılığı ile modernleşmenin iç içe geçtiği bir dönemi farklı bakış açılarıyla belgeliyor.
İstanbul, Anadolu, köyler, manzaralar, sokaklar, pazarlar, emekçiler ve gündelik hayat, üç fotoğrafçının çalışmalarında ortak konular olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte her birinin kadrajı, ışık kullanımı ve insanlara yaklaşımı, aynı coğrafyanın farklı anlatılarla temsil edilmesini sağlıyor.
Jean Dieuzaide (1921-2003), 1955'te Arthaud Yayınevi'nin isteği üzerine Michel de Saint-Pierre'in “Trésor de la Turquie” adlı kitabını fotoğraflamak için Türkiye'ye geldi. Eşi Jacqueline ile yaklaşık üç ay süren yolculuğunda İstanbul'u, Ankara'yı, Anadolu'yu, Kapadokya'yı, Karadeniz kıyılarını ve Ege sahillerini dolaştı. Bu gezi, insan odaklı yaklaşımı ve ışığa duyarlılığıyla öne çıkan geniş bir fotoğraf külliyatı ortaya çıkardı.
Dieuzaide'in görüntüleri, geleneklerin, kuşaklar boyunca sürdürülen davranışların, pazarların, halk şenliklerinin ve geniş manzaraların bir arada bulunduğu, büyük ölçüde kırsal niteliğini koruyan Türkiye'yi kayda geçiriyor. İstanbul'un balıkçıları, Anadolu'nun kervancıları, Kapadokya köylerinin çocukları ve halk şenliklerindeki güreşçiler, değişim içindeki toplumun farklı yüzlerini gösteriyor.
Yıldız Moran (1932-1995), aynı dönemde kendine özgü bir fotoğraf dili geliştirdi. Büyük Britanya'da profesyonel fotoğrafçılık eğitimi alan ilk Türk kadın fotoğrafçı olarak tanınan Moran, 1950'lerden itibaren insanlara duyduğu ilgiyi titiz kompozisyon anlayışı ve ışıkla manzara arasındaki ilişkiyle birleştirdi. Portreleri, sokak görüntüleri ve Anadolu fotoğrafları, fotoğrafladığı kişilerle kurduğu yakınlığı ve bağımsız görsel yaklaşımını ortaya koyuyor.
Ara Güler (1928-2018) ise İstanbul'u ve Türkiye'yi içeriden bir bakışla belgeledi. 1950'lerden itibaren balıkçıları, işçileri, zanaatkârları, çocukları ve sokaktan geçen insanları fotoğraflayan Güler, kentin sokaklarını, limanlarını, mahallelerini ve kahvehanelerini görüntüledi. Onun İstanbul'unda Boğaz, tekneler, dar sokaklar, sisler ve siluetler kadar kentte yaşayan insanlar da belirleyici bir yer tutuyor. Anadolu'ya yaptığı yolculuklarda da coğrafyaya, kültürel mirasa ve gündelik yaşama yönelik ilgisini sürdürdü. Fotoğrafları bugün, dönüşüm geçiren bir metropolün ve toplumun görsel hafızasının önemli parçaları arasında yer alıyor.
Üç fotoğrafçının eserlerini bir araya getiren sergi, dışarıdan ve içeriden bakışları karşı karşıya getirmekten çok, aynı dönemde değişen bir dünyayı anlamlandırmak için fotoğrafın nasıl kullanıldığını ele alıyor. Aynı coğrafyalar, meslekler, sokaklar ve manzaralar farklı kadrajlarla görünür hâle gelirken fotoğraf, karşılaştırma ve kültürler arası diyalog aracı olarak öne çıkıyor.
Uzun süre sınırlı sayıda kişinin görme fırsatı bulduğu Jean Dieuzaide'in Türkiye fotoğrafları, yakın dönemde yeniden gün yüzüne çıkarılarak Fransa'nın Gers bölgesindeki Flaran Manastırı'nda sergilendi. Çekilmelerinden yetmiş yılı aşkın süre sonra Türkiye'ye dönen görüntüler, aynı dönemde Türkiye'yi fotoğraflayan Moran ve Güler'in çalışmalarıyla yan yana gelerek ortak bir tarihsel kesite farklı açılardan bakma olanağı sunuyor. Sergi, 1955-1965 döneminin Türkiye'sine dair tanıklığın yanı sıra Fransa ile Türkiye arasında fotoğraf, hafıza ve kültürel dolaşım ilişkilerini de ele alıyor.
Ara Güler'in objektifinden Cannes
Ara Güler Müzesi iş birliğiyle hazırlanan “Cannes!” başlıklı sergi, fotoğrafın 200. yılı programında sinema ve portre fotoğrafçılığını buluşturuyor. Ara Güler'in Cannes'da çektiği fotoğraflara odaklanan sergi, sinema dünyasının ve Cannes Film Festivali'nin belleğinde yer eden sanatçıları, sinemacıları ve tanınmış kişileri fotoğrafçının objektifinden ele alıyor.
Türk fotoğrafçılığının önde gelen isimlerinden Ara Güler'in Fransa'nın uluslararası alanda tanınan kültür etkinliklerinden birinde çektiği fotoğrafların İstanbul'da sergilenmesi, fotoğraf, sinema, portre ve kültürel hafıza arasında bir bağ kuruyor. Bu kez İstanbul'dan bir fotoğraf sanatçısının bakışı, Fransa'nın uluslararası kültür yaşamında önemli bir yere sahip Cannes Film Festivali'ne yöneliyor. Sergi, Ara Güler'in fotoğraf arşivindeki bu bölümü yeniden gündeme getirerek Türkiye ile Fransa arasındaki kültürel dolaşımın farklı bir boyutunu görünür kılıyor.
Fotoğrafın 200. yılı için hazırlanan program, tarihsel arşivlerden genç sanatçıların üretimlerine, fotoğraf kitaplarından ortak video çalışmalarına kadar farklı mecraları bir araya getiriyor. Türkiye Fransız Kültür Merkezi'nin 2026'dan 2027 sonuna uzanan etkinlikleri, fotoğrafı hem geçmişi kaydeden bir belge hem de günümüzün sanatsal, kültürel ve toplumsal ilişkilerini araştıran bir ifade alanı olarak ele alıyor.
Etiketler: Milliyet Sanat fotoğraf hikaye Nicéphore Niépce Bicentenaire de la Photographie


