Gloria Steinem’ın ardından
Gazeteci, yazar, aktivist ve feminist hareketin en etkili isimlerinden Gloria Steinem, 2 Eylül’de New York’taki evinde 92 yaşında hayatını kaybetti.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Gloria Steinem’in hayatına baktığınızda gazetecilikle feminizmin birbirinden ayrıldığı bir çizgi bulamazsınız. Yazdıkları, kurduğu Ms. dergisi, kitapları, örgütlenme çalışmaları ve yıllar boyunca sürdürdüğü mücadele aynı düşüncenin etrafında şekillendi: Kadınların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olması. Steinem için feminizm, yalnızca kadınların haklarını savunan bir hareket değil, toplumdaki güç ilişkilerini sorgulamanın da bir yoluydu. Kimin konuşabildiğini, kimin susturulduğunu, hangi eşitsizliklerin doğal kabul edildiğini ve kadınların kendi bedenleri, emekleri ve hayatları hakkında neden başkalarının karar verdiğini ısrarla sordu. Gazeteciliğini de bu soruların peşinden gitmek için kullandı.
Steinem’ı yalnızca ‘Amerikan feminizminin sembolü’ diye anmak bu yüzden yetersiz kalıyor. Feminist hareketin içinde yazdı, gazetecilik yaptı, dergi kurdu, kitaplar yayımladı, örgütler oluşturdu, kampanyalar yürüttü. Bir yandan kadınların hikâyelerini anlattı, bir yandan o hikâyelerin neden daha önce anlatılmadığını sorguladı. Ms. dergisini kurması da, Playboy Club’a gizlice girip kadın çalışanların koşullarını haberleştirmesi de, kürtaj hakkı için mücadele etmesi de aynı düşüncenin farklı sonuçlarıydı: Kadınların hayatı toplumun kıyısında duran bir ‘kadın meselesi’ değil, hayatın kendisiydi.
Gloria Steinem, Amerikan feminist hareketinin yalnızca tanınan yüzü değil, gazeteciliği, yazarlığı ve örgütlenme çalışmalarıyla hareketin şekillenmesinde rol oynayan isimlerinden biriydi. Ancak ilgisi hiçbir zaman yalnızca Amerika’daki kadınların yaşadığı sorunlarla sınırlı kalmadı. Gençliğinde Hindistan’da geçirdiği iki yıl, farklı toplumları ve kadınların bambaşka koşullarda verdikleri mücadeleleri tanımasına imkân sağladı. Gazeteciliği ve yıllar boyunca yaptığı seyahatler sayesinde dünyanın farklı yerlerinde kadınların emek, eğitim, yoksulluk, şiddet, bedenleri ve toplumsal rollerine ilişkin sorunlarını yakından gördü. Farklı ülkelerde tanık olduğu kadınların hayatları, Steinem’in feminizm anlayışını Amerika’nın sınırlarının ötesine taşıdı; değişen koşulların ardında benzer eşitsizliklerin bulunduğunu görmesini sağladı.
Steinem’in hikâyesinin benim için özel bir anlamı var. Duygu Asena’yla şekillenen gazeteciliğe ve feminizme bakışımın ilerleyen yıllarda Steinem’le kesiştiğini söyleyebilirim.
Gazetecilik benim hayatımda aileden gelen bir meslek. Dedem ve babam gazeteciydi; ben de çok genç yaşta bu mesleğin içine girdim. Fakat gazeteci olmakla nasıl bir gazeteci olmak istediğimi anlamam aynı şey değildi. Kadın meselesine ve feminizme bakışımda Duygu Asena’nın çok özel bir yeri oldu. Asena’nın yazdıklarıyla, kadınların gündelik hayatında ‘normal’ kabul edilen pek çok şeyin aslında sorgulanması gerektiğini fark ettim. Kadının aile içindeki konumundan çalışma hayatına, ilişkilerinden kendi bedeni üzerindeki söz hakkına kadar pek çok meselenin yalnızca kişisel olmadığını, toplumun nasıl kurulduğuyla ilgili olduğunu gördüm. Gloria Steinem’le karşılaşmam da bu düşünsel hattın içinde oldu.
Aralarında elbette büyük farklılıklar vardı. Asena Türkiye’de, Steinem Amerika Birleşik Devletleri’nde yazıyordu; farklı kuşakların, farklı toplumların ve farklı siyasal koşulların kadınlarıydılar. Fakat ikisinin yazdıklarında beni buluşturan bir yer vardı: Kadınların hayatını küçümsememek. Kadınların yaşadıklarını ‘özel hayat’ diyerek toplumun dışına itmemek. Ve belki en önemlisi, kadınların kendileri hakkında konuşabilmelerinin başlı başına bir özgürlük meselesi olduğunu görmek.
Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok” romanı, Türkiye’de kadınların bireysel ve toplumsal hayatta yaşadığı sorunları geniş bir okur kitlesinin gündemine taşıdı; Asena’nın basın ve popüler kültür aracılığıyla feminizmin yaygınlaşmasındaki etkisi akademik çalışmalarda da özellikle vurgulanıyor. Steinem’in hayatında da yazı, kadınların hayatını değiştirebilecek bir araçtı.
Feminizm bir sıfat değil, dünyaya bakma biçimiydi
Steinem’in feminizmi, kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olması talebinden daha geniş bir sorgulamaya dayanıyordu. Kadınların neden belirli rollere yönlendirildiğini, neden bedenleri ve cinsellikleri üzerinde söz sahibi olmalarının engellendiğini, neden ev içindeki emeğin görünmez kaldığını, neden ekonomik ve siyasal gücün büyük ölçüde erkeklerin elinde toplandığını sorguluyordu. Onun için mesele, kadınlara mevcut düzen içinde daha fazla yer açmaktan çok, o düzenin kadınlar için nasıl kurulduğunu ortaya koymaktı.
Bir kadının evlenmek zorunda olmadığını, anne olmasının hayatının doğal ve kaçınılmaz sonucu olmadığını, çalışmasının yalnızca ekonomik bir gereklilik değil bağımsızlık meselesi olduğunu, kendi bedeni hakkında karar verme hakkının başkasına bırakılamayacağını savundu. Ama bunu yaparken feminizmi yalnızca kadınlarla erkekler arasındaki bir hak eşitliği meselesine de indirgemedi. Irk, sınıf, ekonomik eşitsizlik, şiddet, siyasi temsil ve medya gibi alanların kadınların hayatıyla birbirine bağlı olduğunu anlattı.
Bu nedenle hayatı boyunca feminizmin tek bir kadın deneyiminden ibaret olmadığını da savundu. Siyah kadınların, işçi kadınların, farklı etnik kökenlerden gelen kadınların ve başka toplumsal grupların deneyimlerinin hareketin merkezinde olması gerektiğini vurguladı. Kadınların eşitliği mücadelesinin başka adalet mücadelelerinden ayrı düşünülemeyeceğini savunması, Steinem’in düşüncesinin zaman içinde genişleyen taraflarından biriydi.
Steinem’in feminizme bakışını anlatan en çarpıcı sözlerinden biri şuydu: “Bence bir kadın için iki seçenek var: Ya feministtir ya da mazoşist.” Sözün sertliği bir yana, Steinem’in feminizmi yalnızca çarpıcı ifadelerden ibaret değildi. Asıl ısrarı, kadınların kendilerine biçilen rolleri sorgulayabilmesi ve hayatlarını başkalarının beklentilerine göre değil, kendi seçimleri doğrultusunda kurabilmesiydi.
Ben de “her kadın feminist olmalı” derken tam olarak bunu düşünüyorum. Bütün kadınların aynı hayatı yaşaması, aynı siyasi tercihlere sahip olması ya da aynı mücadele yöntemini benimsemesi gerekmediğine inanıyorum. Feminizm, bir kadının sırf kadın olduğu için karşısına çıkarılan sınırları sorgulaması ve kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma hakkını savunması kadar, başka kadınların da aynı özgürlüğe sahip olmasını istemesi demek. Kadınların birbirlerinin seçimlerini denetlemek yerine, o seçimleri yapabilme hakkını savunması demek. Steinem’in hayatı boyunca savunduğu eşitlik anlayışının temelinde de bu vardı, gazeteciliği de bu bakıştan ayrı değildi.
Bir gazetecinin soruları, bir feministin ısrarı
Gloria Marie Steinem, 25 Mart 1934’te Ohio’nun Toledo kentinde doğdu. Babası gezici bir antika satıcısıydı; bu nedenle çocukluğu büyük ölçüde yollarda, ailesinin karavanında geçti. Ancak Steinem’in kadınların hayatına ilişkin düşüncelerini şekillendiren en önemli deneyimlerden biri annesi Ruth’un yaşadığı ağır zihinsel sorunlardı. Ruth Steinem uzun süre düzenli çalışamadı, ekonomik olarak bağımsız olamadı ve hayatını kendi başına sürdürebilmesi giderek zorlaştı. Gloria, annesinin yaşadığı güçlüklerin yalnızca hastalığından kaynaklanmadığını, bir kadının ekonomik güvencesinin ve toplumsal konumunun hayatını ne kadar belirlediğini çocuk yaşta gördü. Annesinin kendi hayatı üzerindeki kontrolünü kaybetmesi, Steinem’in ilerleyen yıllarda kadınların ekonomik bağımsızlığına, kendi kararlarını verebilmesine ve toplumun kadınlara biçtiği rollere neden bu kadar önem verdiğini anlamak açısından önemli bir başlangıç noktası oldu.
Anne ve babası 1944’te ayrıldıktan sonra annesiyle Toledo’da yaşamaya devam etti. Annesinin hastalığıyla ve babasının hiçbir maddi destek vermemesi sebebiyle geçim mücadelesiyle yakından karşılaşması, Steinem’in kadınların yalnızca aile içindeki konumlarını değil ekonomik bağımsızlıklarını da sorgulamasına yol açtı. Bir kadının hayatının, evlilik, aile ve erkeğin ekonomik desteğine ne kadar bağımlı hale getirilebildiğini kendi evinde gördü. Daha sonraki yıllarda kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmesini savunmasının arkasında bu erken deneyimlerin önemli bir yeri vardı.
1956’da Smith College’dan ‘Magna cum Laude / Yüksek Onur’ derecesiyle mezun oldu. 1950’lerin sonunda iki yılını Hindistan’da geçirdi. Burada Mahatma Gandhi’nin şiddetsiz direniş anlayışından etkilendi; toplumsal değişimin yalnızca siyasi kurumlar üzerinden değil, insanların birlikte hareket etmesiyle de mümkün olduğunu gördü. Hindistan deneyimi, daha sonra kadın hareketi içindeki örgütlenme anlayışını da etkiledi. Amerika’ya döndüğünde gazeteciliğe yöneldi ve 1960 yılında Warren Publishing tarafından Help! dergisinin ilk çalışanı olarak işe alındı. ‘60’larda kadın gazeteciler için mesleğin sınırları hâlâ oldukça dardı. Kadınlardan çoğunlukla moda, güzellik, ilişkiler ve ev hayatı üzerine yazmaları bekleniyordu. Steinem ise siyasi ve toplumsal meselelerin peşine düşerek kadınların çalışma hayatındaki konumu, toplumsal roller ve siyaset üzerine yazmaya başladı. Gazeteciliği ilerledikçe, çocukluğundan beri gözlemlediği kadınların ekonomik ve toplumsal bağımlılığı meselesi de yazılarının ve mücadelesinin merkezine yerleşti.
Esquire dergisi yazı işleri editörü Clay Felker, serbest çalışan yazar Steinem'a doğum kontrolü üzerine -Steinem'ın daha sonra ilk ‘ciddi görevi’ olarak nitelendireceği- bir iş verdi; Felker, Steinem'ın hazırladığı ilk taslağı beğenmeyince makaleyi yeniden yazdırmıştı. Steinem'ın bu süreç sonunda ortaya koyduğu ve kadınların kariyer ile evlilik arasında seçim yapmaya zorlanmasını ele alan makalesi 1962’de yayımlandı.
1968’de New York dergisinin kuruluşunda yer aldı; siyasi köşe yazıları ve haberleriyle tanındı. Yazıları Esquire, The New York Times Magazine ve başka yayınlarda yer aldı. Gazetecilik alanındaki çalışmaları daha sonra ‘National Magazine Award / Ulusal Dergi Ödülü’ ve Society of Professional Journalists / Profesyonel Gazeteciler Derneği tarafından verilen ‘Lifetime Achievement in Journalism Award / Gazetecilikte Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ gibi ödüllerle de takdir edildi ama onu geniş kitlelere tanıtan, 1963’te yayımlanan “A Bunny’s Tale / Bir Tavşanın Hikayesi” oldu.
Steinem’in Playboy Club’da ‘Bunny’ kimliğiyle görev yaparak kadın çalışanların koşullarını içeriden gözlemlediği haber düşük ücretleri, aşağılayıcı uygulamaları ve kadın bedeninin işin bir parçası olarak kullanılmasını ortaya koydu. Yazı büyük yankı uyandırdı ancak Steinem’in gazeteciliğinin de önüne geçti. Bir süre, bazı editörlerin onu artık bir gazeteci olarak değil ‘Playboy Bunny’ olarak görmesinin kariyerine zarar verdiğini düşündü. Yıllar sonra ise bu haberden pişmanlık duymadığını söyledi. Çünkü o deneyim, kadınların çalışma hayatında maruz kaldığı cinsiyetçiliği görünür kılmıştı ve Steinem için bunun imajına verebileceği zarardan daha önemli olduğu açıktı.
Burada Steinem’in gazeteciliği ile feminizminin nasıl iç içe geçtiğini görmek mümkün. Olayı yalnızca haberleştirmiyordu, neden yaşandığını soruyordu. Kadın, neden bedenini işinin bir parçası olarak sunmak zorunda? Bir işverenin kadın çalışan üzerinde ne kadar hakkı olabilir? Bir kadının ekonomik bağımsızlığının önündeki engeller nelerdir? Toplum neden bütün bunları olağan kabul ediyor?Steinem’in gazeteciliğinde haber, çoğu zaman bu soruların başlangıç noktasıydı.
Kişisel olanın kamusal tarafı
Steinem 1964 yılında 1Cosmopolitan dergisi için John Lennon ile bir röportaj gerçekleştirdi.1965'te NBC-TV'nin haftalık hiciv programı “That Was the Week That Was” (TW3) için yazılar yazdı ve "Surrealism in Everyday Life / Günlük Yaşamda Sürrealizm” başlıklı düzenli bir bölüme katkıda bulundu. 1968'de Esquire dergisi eski yazı işleri editörü Clay Felker’ın yeni kurduğu New York dergisinde işe başladı.
1969'da New York dergisi adına New York'un Greenwich Village semtindeki bir kilise bodrumunda düzenlenen ve kürtaj konusundaki deneyimlerin açıkça paylaşıldığı bir toplantıyı (speak-out) haberleştirdi. Bu toplantı sırasında ‘büyük bir aydınlanma anı’ (kendi ifadesiyle ‘big click’) hissetmesi ve kendi kürtaj deneyiminden söz etmesi, hayatındaki önemli kırılmalardan biri oldu. 22 yaşındayken Londra’da kürtaj olmuştu. O dönemde kürtaj birçok yerde olduğu gibi İngiltere’de de ciddi hukuki ve toplumsal kısıtlamalar altında bulunuyordu. O güne kadar kişisel bir deneyim olarak taşıdığı bu hikâyeyi kamuoyu önünde anlattığında, kadınların bedenleri üzerindeki karar hakkının yalnızca bireysel bir mesele olmadığının daha açık biçimde görülmesini sağladı. Daha sonra, o güne kadar ‘hayatına aktif bir feminist olarak başlamamış’ olduğunu söyledi.
Bu deneyim, Steinem’in feminizminde “Kişisel olan politiktir,” olarak ifade ettiği düşüncesinin de karşılığıydı. Bir kadının kürtaj olmak zorunda kalması, doğum kontrolüne erişememesi, şiddet görmesi, iş yerinde tacize uğraması ya da ev içindeki emeğinin karşılıksız kalması yalnızca o kadının hayatıyla ilgili değildi. Bütün bunların arkasında hukuk, ekonomi, kültür, aile ve iktidar ilişkileri vardı. Steinem, bu bağlantıları kurdu. Kadınların başına gelenleri yalnızca bireysel talihsizlikler olarak görmek yerine, bunların ortak nedenlerini aradı.
2005 yılında Jennifer Baumgardner ve Gillan Aldrich'in çevirdiği belgesel filmde rol aldı. Bu filmde Hindistan'a öğrenim için gitmeden evvel Londra’da kürtaj yaptırdığını açıklayan genç bir kızı canlandırdı.
Kadınların sesi Ms. Dergisi ve Wonder Woman
1971’de başlayan ve 1972’de ilk düzenli sayısı yayımlanan Ms. dergisi, Steinem’in hayatındaki en önemli işlerden biriydi. Derginin kuruluşunda Steinem’in yanı sıra Dorothy Pitman Hughes, Letty Cottin Pogrebin, Marcia Gillespie, Brenda Fasteau, Mary Thom, Pat Carbine, Joanne Edgar, Nina Finkelstein, Mary Peacock ve diğer pek çok feminist gazeteci ve yazarın emeği vardı. Dergi başlangıçta New York dergisinin özel bir sayısı olarak çıkmış ve ilk sayısını Clay Felker finanse etmişti. 300 bin adetlik deneme baskısı, ülke genelinde sekiz gün içinde tükenen Ms., birkaç hafta içinde 26 bin abonelik siparişi ve 20 binden fazla okur mektubu aldı.
Ms.’nin bugün Smithsonian Amerikan Ulusal Tarih Müzesi’nde muhafaza edilen ilk sayısı, Steinem ile Dorothy Pitman Hughes’un öncülük ettiği feminist yayıncılık anlayışının ürünüydü. 1 Temmuz 1972’de yayımlanan derginin ilk sayısının kapağında Wonder Woman duruyordu: Yıldızlarla süslü kırmızı, beyaz ve mavi kostümüyle, ellerini beline koymuş, dimdik karşıya bakan bir kadın süper kahraman. Gloria Steinem, çocukluğundan beri okuduğu Wonder Woman’ı özellikle seçmişti; çünkü DC Comics bir süre önce karakterin süper güçlerini elinden almış, onu sıradan bir kadın olarak yeniden kurgulamıştı. Steinem ise kadınların en güçlü temsilcilerinden birinin gücünden arındırılmasını kabul etmiyordu.
Kapağın hemen arkasındaki mesaj da bu nedenle açıktı: Kadınları güçlü gösteren bir karakteri güçsüzleştirmek, Steinem’in savunduğu dünyada yalnızca bir çizgi roman tercihi değildi. Popüler kültürün kadınlara nasıl baktığı, kadınların kendilerini nasıl gördüğü ve toplumun kadınlardan ne beklediğiyle doğrudan ilişkiliydi. Ms. bu nedenle Wonder Woman’ı yalnızca kapağına taşımakla kalmadı; ilk sayısında karakterin tarihini ve kadınların güçlenmesi açısından taşıdığı anlamı ele alan bir yazıya da yer verdi. Wonder Woman’ın kapağa taşınması Steinem’in gazetecilik, yayıncılık ve feminist mücadeleyi birbirinden ayrı alanlar olarak görmediğini gösteren en çarpıcı örneklerden biri oldu.
Kapağın ardından Wonder Woman’ın güçleri de kısa süre içinde geri geldi. Karakter, 204. sayıda, Ocak-Şubat 1973 döneminde yeniden süper güçlerine kavuştu. Ancak bu dönüşün perde arkasında çizgi roman tarihinin daha tartışmalı bir hikâyesi de bulunuyor. 202. sayıdan itibaren Wonder Woman’ın senaryosunu yazan Samuel R. Delany, kadınların kürtaj kliniğine ulaşmasını engelleyen güçlere karşı mücadele ettiği altı sayılık bir hikâye hazırlıyordu. Delany’nin görevden ayrılmasıyla bu hikâye yayımlanmadı; hazırlanmış taslaklar ve üzerinde çalışılan bölümler de kullanılmadı. Ancak Steinem bu gelişmeden haberdar değildi ve hikâyenin yeniden hayata geçirilmesi için sonrasında bir girişimde bulunmadı.
Wonder Woman, 1941’de psikolog William Moulton Marston ve çizer Harry G. Peters tarafından yaratıldı. Amazon prensesi Diana olarak tasarlanan karakter, erkek süper kahramanların egemen olduğu çizgi roman dünyasında kadınların da güçlü, bağımsız ve kendi kararlarını veren kahramanlar olabileceğini gösterdi. Marston, Wonder Woman’ı kadınların toplumu yönetebilecek güce sahip olduğu düşüncesini savunan bir karakter olarak kurguladı. All Star Comics’in 8. sayısında ilk kez okur karşısına çıkan Wonder Woman, kısa süre içinde kendi serisinin başrolüne geçti ve Justice Society of America’nın ilk kadın üyelerinden biri oldu.
Çizgi roman sayfalarından televizyona ve sinemaya uzanan Wonder Woman, zaman içinde kadınların gücünün popüler kültürdeki en tanınmış figürlerinden birine dönüştü. 1970’lerde Lynda Carter’ın canlandırdığı televizyon dizisiyle geniş kitlelere ulaştı; 21. yüzyılda Gal Gadot’nun canlandırdığı filmlerle yeni kuşakların karşısına çıktı.
Ama Steinem’in Ms. kapağındaki Wonder Woman’ı, bütün bu kültürel mirastan önce başka bir şeyi temsil ediyordu: Kadınların elinden alınan gücün yeniden geri istenebileceğini. Çocukken okuduğu kahramanı yıllar sonra bir derginin kapağına taşıması, gazeteciliğiyle feminizmi aynı hikâyenin içinde buluşturduğunu da gösteriyordu.
1972’de, “National Press Club / Ulusal Basın Kulübü’nde konuşma yapan ilk kadın olan Steinem, derginin tek sahibi ya da tek yaratıcı ismi değildi ama en tanınmış figürlerinden biri oldu. 1974 yılında Ms. dergisi, “Woman Alive!” adlı televizyon programını hazırlamak üzere kamu televizyonuyla iş birliği yaptı ve Steinem, derginin kurucu ortaklarından biri sıfatıyla programın ilk bölümünde yer aldı. Dergi, 2001 yılında Feminist Majority Foundation'a satıldı; Steinem, altı kurucu editörden biri olarak künyede yer almaya devam etti ve danışma kurulunda görev yaptı.
Ms., kadınlara yalnızca okuyacakları bir dergi sunmadı. Kadınların kendi hayatlarını anlatabilecekleri, tartışabilecekleri ve birbirlerinin deneyimlerini okuyabilecekleri bir yayın alanı oluşturdu. Kürtaj, doğum kontrolü, cinsel taciz, aile içi şiddet, çalışma hayatındaki eşitsizlik, çocuk bakımı, siyasi temsil ve kadınların medyada nasıl gösterildiği gibi konular derginin gündemine girdi.
Günümüzde, bu başlıkların bir kadın dergisinde yer alması şaşırtıcı değil. Fakat 1970'lerin başında bunların büyük bölümünü geniş bir kamusal tartışmanın konusu haline getirmek hâlâ yenilikçiydi. Steinem’in Ms. deneyimi, kadınların yalnızca haberlerin konusu değil, haber üreten kişiler de olması gerektiğini gösterdi. Bu ayrım önemliydi çünkü kadınların sorunlarını erkek gazetecilerin kadınlar adına anlatmasıyla, kadınların kendi deneyimlerinden hareketle haber üretmesi aynı şey değildi.
Aradan geçen onca yıla rağmen Ms.’in basılı ve online olarak üç ayda bir yayımlanmayı ve yaklaşık 160 bin kişilik bir okur kitlesine ulaşmayı sürdürmesi, Steinem’in açtığı yayıncılık alanının geçici bir döneme değil, kalıcı bir ihtiyaca karşılık geldiğini gösteriyor.
‘İkinci Dalga Feminizm’in lideri
Gloria Steinem, 1960’ların sonlarında güçlenen ‘İkinci Dalga Feminizm’in içinde yer aldı. Ondan önceki ‘Birinci Dalga’, 19. YY’ın ortalarından itibaren kadınların oy hakkı, eğitim, mülkiyet ve hukuki statü gibi temel yurttaşlık hakları için yürüttüğü mücadeleye dayanıyordu. ‘İkinci Dalga’ ise kadınların yalnızca yasalar karşısında değil çalışma hayatında, aile içinde, cinsellikte ve kendi bedenleri üzerinde de eşit söz sahibi olmasını gündeme getiriyordu. Bu nedenle eşit ücret, doğum kontrolü ve kürtaj hakkı, toplumsal cinsiyet rolleri, ev içi emek, cinsel taciz ve kadına yönelik şiddet gibi konular feminist mücadelenin parçası haline geldi. ‘İkinci Dalga’yı tek bir kişinin başlattığı söylenemese de Betty Friedan’ın 1963’te yayımlanan “The Feminine Mystique / Kadınlık Gizemi ” adlı kitabı, dönemin kadın hareketi üzerinde güçlü bir etki yarattı. Bu arada Steinem’in Betty Friedan’ın kitabından bir yıl önce, 1962’de Esquire dergisinde yayımlanan bir makalesinde, kadınların evlilik ile kariyer arasında sıkışmasına ve bu ikilemin yarattığı baskıya dikkat çektiğini de unutmamak gerekiyor.
Steinem gazeteciliği, Ms. dergisi ve örgütlenme çalışmalarıyla bu yeni feminist dalganın en görünür ve etkili isimlerinden biri oldu ancak görünürlüğünün fazla olması, zaman zaman Amerikan kadın hareketinin tek yüzüymüş gibi algılanmasına yol açtı. Evet, Steinem bir öncüydü ancak feminist hareket hiçbir zaman tek bir kişiden ibaret değildi; siyah feministlerin, işçi kadınların ve farklı toplumsal gruplardan gelen aktivistlerin katkıları bu mücadelenin temelini oluşturdu.
‘İkinci Dalga Feminizm’in özellikle beyaz ve orta sınıf kadınların deneyimlerini merkeze aldığı yönündeki eleştiriler, hareketin kamuoyunda nasıl temsil edildiği üzerine de bir tartışma başlattı. Bu eleştirinin, doğrudan Steinem’in siyah kadınlarla ya da farklı toplumsal kesimlerle çalışmadığı anlamına gelmediğini özellikle belirtmek gerekiyor. Steinem, siyah feministlerle birlikte çalışıyor ve onların kadın hareketindeki rolünü savunuyordu. Hatta yıllar sonra feminizmi siyah kadınlardan öğrendiğini de açıkça söyledi.
Tartışmanın asıl konusu, Steinem’in kişisel pratiğinden çok, hareketin kamuoyuna sunuluş biçimiydi. Beyaz, eğitimli ve medyada son derece görünür bir kadın olan Steinem, feminist hareketin en tanınan yüzlerinden birine dönüşmüştü. Medyanın bu görünürlüğü, hareketin çok daha farklı toplumsal kesimlerden kadınları barındıran yapısını zaman zaman gölgede bırakıyor; siyah feministlerin ve başka kadınların katkıları onunki kadar görünür olmayabiliyordu. Böylece, farklı kadınların birlikte mücadele ettiği bir hareketin kamuoyundaki temsili, olduğundan daha fazla beyaz ve orta sınıf kadınların deneyimleri üzerinden okunuyordu.
Steinem, bu eleştirilere yıllar sonra doğrudan yanıt verdi. Farklı ırk, sınıf ve uluslardan kadınlarla birlikte çalıştığını, bunun yeni bir yaklaşım olmadığını, yalnızca bugün kullanılan kavramların o dönemde henüz bulunmadığını söyledi. “White Feminism / Beyaz Feminizm” tanımını da reddederek feminizmin, tanımı gereği bütün kadınların eşitliğini savunan bir hareket olması gerektiğini vurguladı. Bu yaklaşım, Steinem’in kendi konumunu savunmasının ötesinde, feminist hareketin tek bir kadın deneyimi üzerinden tanımlanamayacağına ilişkin daha geniş bir çerçeve sundu. Düşüncesini hayatı boyunca aynı yerde tutmak yerine, karşılaştığı deneyimlerle genişletti. Dorothy Pitman Hughes, Florynce Rae Kennedy, Shirley Chisholm gibi siyah kadın aktivistlerle kurduğu işbirlikleri ve farklı toplumsal mücadelelerle kurduğu bağlar da bunun bir parçasıydı.
Nitekim, 1969 yılında yayımlanan "After Black Power, Women's Liberation / Siyahların Gücü'nden Sonra Kadınların Kurtuluşu” adlı makale ulusal çapta dikkat çekti ve geçmişte eleştirilen Steinem’ı bir feminist lider konumuna taşıdı.
1971 yılında seçimle veya atama yoluyla göreve gelmek isteyen kadınlara eğitim ve destek sağlayan ‘National Women's Political Caucus / Ulusal Kadın Politikaları Kurulu’ ve 1997 yılına kadar feminist aktivistlerden oluşan bir ağı destekleyen ve feminist davalar ile yasaların ilerletilmesi için çalışan ‘Women's Action Alliance / Kadın Eylem İttifakı'nın kurucuları arasında yer aldı. “Coalition of Labor Union Women / Kadın Çalışma Birliği Koalisyonu'nun kuruluşunda görev aldı ve 1977 yılında Houston'da yapılan “National Conference of Women / Ulusal Kadın Konferansı'na katıldı.
1990'larda genç kızların gelecekteki kariyer fırsatları hakkında bilgi edinmelerini sağlayan bir etkinlik olan "Take Our Daughters to Work Day / Kız Çocuklarını İşe Götürme Günü"nün hayata geçirilmesine katkıda bulunan Steinem, 2005 yılında Jane Fonda ve Robin Morgan ile birlikte, medyada kadınları görünür ve güçlü kılmak için çalışan bir kuruluş olan ‘Women's Media Center / Kadın Medya Merkezi'ni kurdu.
Makalelerle yetinmedi, kitaplara da taşıdı
Steinem ardında yalnızca eylemler değil, büyük bir yazı külliyatı da bıraktı. Genç kuşaklarla kurduğu bağın önemli araçlarından biri de Ms. dergisinin ardından 1991’de Kristina Kiehl ve Julie Burton’la birlikte kurduğu Choice USA oldu. Steinem, derginin altı kurucusundan birisi olarak dergi künyesinde ve yönetim kurulunda yer aldı. Üreme hakları ve kürtaj hakkı için çalışan, özellikle gençleri örgütlenmeye ve liderlik üstlenmeye teşvik eden dergi, 2001’de Feminist Majority Foundation bünyesine katıldı ve daha sonra URGE adını aldı. Günümüzde yayın niteliği taşımayan yapı, URGE: Unite for Reproductive & Gender Equity / Üreme ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Birliği adı altında faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşu olarak gençlerin öncülüğünde üreme adaleti ve toplumsal cinsiyet eşitliği için çalışmayı sürdürüyor.
Steinem’ın düşünceleri yalnızca dergi sayfalarında kalmadı. Hayatı boyunca yazdı ve farklı dönemlerde farklı meseleleri ele alan kitaplar yayımladı. Yazdığı kitaplara bakıldığında, hayatının farklı dönemlerinde ilgilendiği konuların birbirinden kopmadığı görülüyor. İlk kitaplarından itibaren seyahat, kadınların toplumdaki konumu, medya, yaşlanma, özgüven ve siyasi mücadele arasında gidip gelen bir düşünce çizgisi kuruyor.
1950’lerin sonunda Hindistan’da geçirdiği iki yılın ardından kaleme aldığı “The Thousand Indias” (1957), bu dönemin izlerini taşıyor. Seyahat yazılarıyla başlayan kitapları arasında 1963 tarihli “The Beach Book” da bulunuyor. Henüz feminist hareketin en görünür isimlerinden biri haline gelmeden önce yazdığı bu çalışmalar, Steinem’in gençlik yıllarından itibaren dünyayı gözlemleyen ve farklı hayat biçimleriyle ilgilenen bir yazar olduğunu gösteriyor. Nitekim “The Beach Book”, seyahat tutkusuyla doğrudan bağlantılı erken dönem çalışmalarından biri olarak öne çıkıyor.
1983’te yayımlanan “Outrageous Acts and Everyday Rebellions / Çılgınca Eylemler ve Gündelik Başkaldırılar”, Steinem’in gazeteciliği ile feminist düşüncesinin en doğrudan buluştuğu kitaplardan biri oldu. Cinsel tacizden eşit işe eşit ücrete, kadın sünnetinden kadınların gündelik hayatta karşılaştığı başka eşitsizliklere kadar uzanan yazılar, haberleştirdiği meseleleri daha geniş bir düşünsel çerçeveye taşıdı. Yarım milyondan fazla satan kitap, 2019’da Emma Watson’ın önsözüyle güncellenen üçüncü baskısıyla yeniden okurla buluştu.
1986’da George Barris ile birlikte hazırladığı “Marilyn: Norma Jeane” ise feminist hareketin doğrudan meselelerinden farklı bir alana yöneliyor. Steinem, Marilyn Monroe’nun kamuoyunun bildiği yıldız imgesinin arkasındaki kadına bakıyor; onun zekâsını, kırılganlığını ve karmaşık kişiliğini görünür kılmaya çalışıyor. Kitap, bir kadın figürünün medya tarafından nasıl yaratıldığını ve gerçek kişinin bu imgenin altında nasıl kaybolabildiğini sorgulaması bakımından Steinem’in genel gazetecilik yaklaşımıyla da kesişiyor.
Türkçe’ye de çevrilen “Revolution from Within: A Book of Self-Esteem / İçimizdeki Devrim”, 1992’de yayımlandı ve bu kez mücadelenin daha kişisel bir alanına yöneldi. Steinem, özgüven meselesini yalnızca bireyin kendisiyle ilgili bir sorun olarak ele almadı; toplumsal yapıların, özellikle de kadınlara ilişkin kalıpların, kişinin kendisini nasıl gördüğünü ve kendi hayatı üzerinde ne kadar söz sahibi olabildiğini belirlediğini savundu. Bir yıl sonra yayımlanan “Moving Beyond Words / Kelimelerin Ötesine Geçmek” ise kadınların toplumdaki konumunu, dili, yaş, güç, para ve toplumsal cinsiyet kalıplarını farklı yazılar üzerinden tartıştı. Böylece kitapları, kadınların karşılaştığı eşitsizlikleri teşhir etmekten, bu eşitsizliklerin insanların kendileriyle kurduğu ilişkiye nasıl yerleştiğini incelemeye doğru genişledi.
2006’da yayımlanan “Doing Sixty & Seventy”, bu kez yaşlanma meselesine odaklandı. Steinem, kadınların yaş aldıkça karşı karşıya kaldığı ayrımcılığı ele alırken yaşlanmayı yalnızca biyolojik bir süreç olarak değil, toplumsal bir mesele olarak değerlendirdi. Kadınların yaşları ilerledikçe görünmezleştirilmesine, üretkenliklerinin ve cinsel kimliklerinin yaş üzerinden yeniden tanımlanmasına itiraz etti. Kitabın genişletilmiş biçiminin ortaya çıkmasında, yaş ayrımcılığı deneyimlerini Steinem’le paylaşan kadınların da etkisi oldu.
2014’te Ruchira Gupta ile birlikte hazırladığı “As If Women Matter: The Essential Gloria Steinem Reader”, Steinem’in farklı dönemlerde yazdığı metinleri bir araya getirerek düşünsel çizgisini toplu biçimde görmeyi mümkün kıldı. Bir yıl sonra yayımlanan “My Life on the Road / Yollardaki Hayatım” ise hayatının farklı dönemlerini seyahatleri üzerinden anlattığı bir anı kitabı oldu. Çocukluğundan Hindistan’da geçirdiği yıllara, gazetecilikten feminist hareket içindeki çalışmalarına, siyasi kampanyalardan Amerika’nın farklı bölgelerinde yaptığı yolculuklara kadar uzanan kitap, onun dünyayı anlamak için yola çıkma ve insanları dinleme biçimini anlatıyor. Steinem için yolculuk yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değil; farklı hayatlarla karşılaşmak, onların hikâyelerini dinlemek ve kendi düşüncelerini bu karşılaşmaların ışığında yeniden değerlendirmek anlamına geliyor.
Aynı yıl yayımlanan ve Türkçe’ye de çevrilen “The Truth Will Set You Free, But First It Will Piss You Off! / Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir!”, Steinem’in yıllar boyunca dile getirdiği düşünceleri, sözleri ve aktivizm anlayışını bir araya getiren, Samantha Dion Baker’ın illüstrasyonlarıyla hazırlanan bir çalışma oldu. Kitap, onun uzun yıllara yayılan mücadelesini kısa, çarpıcı ifadeler ve görsel anlatımla yeniden kurdu.
Ve şimdi, ölümünden yalnızca birkaç hafta sonra, Steinem’in son kitabı “An Unexpected Life: A Memoir / Beklenmedik Bir Hayat” okurla buluşuyor. 22 Eylül 2026’da yayımlanacak kitap, çocukluğundan başlayarak altmış yılı aşan aktivizmine, Hindistan deneyiminden gazeteciliğine ve kadın hareketindeki çalışmalarına uzanan hayatının muhasebesini içeriyor. Steinem’ın, kitabın girişinde yüz yaşına kadar yaşamayı planladığını yazması ise yürek burkan bir ayrıntı. Ölümünden yalnızca yirmi gün sonra okurla buluşacak bu son çalışma, geride bıraktığı son kitap olmanın ötesinde kendi hayatına ve mücadelesine son kez içeriden bakma fırsatı sunuyor.
Bir kadın gazeteci olarak görünür olmak
Steinem’in hayatını bugün okurken beni en çok düşündüren meselelerden biri, kadın gazetecilerin görünüşlerinin, yaşlarının ve özel hayatlarının hâlâ mesleki kimliklerinin önüne geçebilmesi. Steinem de gençliğinden itibaren bununla karşı karşıya kaldı. Güzel, bakımlı, ince ve şık görünümü; saçları, gözlükleri, kıyafetleri ve bedeni, yazdıkları kadar, hatta zaman zaman yazdıklarından daha fazla konuşuldu. Playboy Club’da yaptığı haber ortaya koyduğu gazetecilik çalışmasından çok, Steinem’in ‘Bunny’ kimliğiyle gündeme gelmesine yol açtı.
Aradan geçen yıllara rağmen bu bakış bütünüyle ortadan kalkmış değil. Erkek gazetecinin yaş alması çoğu zaman deneyim olarak değerlendirilirken, kadın gazetecinin yaşı hâlâ başlı başına bir konu olabiliyor. Erkek gazetecinin sertliği kararlılık, otorite ya da uzmanlık olarak okunurken, kadın gazeteci aynı tavır nedeniyle bambaşka sıfatlarla tanımlanabiliyor. Görünüşü, sesi, kıyafeti, özel hayatı ya da anneliği de mesleki yeterliliğiyle birlikte değerlendirilebiliyor. Steinem’in hikâyesi, kadın gazetecilerin yalnızca yaptıkları işle değil, nasıl göründükleri ve nasıl yaşadıklarıyla da sınandığı bu bakışın yeni olmadığını gösteriyor. Ama onun hayatı bununla sınırlı kalmayan bir başka gerçeği de ortaya koyuyor: Bütün bu değerlendirmelerin içinden geçerken, kendi sözünü kurmak ve o sözü duyurmak mümkün.
Gazeteci, kimin hikâyesini anlatıyor?
Steinem’in en güçlü tarafı gazetecilik ile feminizmi hiçbir zaman birbirinden ayrı iki alan olarak görmemesi. Kadınların yaşadıklarını haberleştirmekle yetinmedi; o hayatları belirleyen koşulların nedenlerini araştırdı. Eşitsizliği yalnızca teşhir etmek yerine, onu üreten güç ilişkilerini sorguladı. Bir kadının yaşadıklarını ‘kişisel mesele’ olmaktan çıkarıp toplumsal bir soruna dönüştürmenin, gazeteciliğin en temel işlerinden biri olduğunu gösterdi.
Bu nedenle Steinem’in gazeteciliği, gazeteciliğin özünü düşündürüyor. Gazeteci, kimin hikâyesini anlatıyor? Kimin yaşadığı sorun ‘özel hayat’ denilerek haberin dışında bırakılıyor? Hangi şiddet, yıllardır yaşandığı için sıradan kabul ediliyor? Kimin emeği görünmez, kimin bedeni herkesin konuşabildiği ama sahibinin sözünün en az duyulduğu bir alana dönüşüyor? Steinem’in sorduğu sorular bunlardı. Bunlar elbette feminist sorular ama aynı zamanda gazetecinin sorması gereken sorular çünkü gazetecilik yalnızca olup biteni aktarmak değil, olup bitenin neden bu kadar uzun süre normal kabul edildiğini de araştırmak. Steinem’in mirasını değerli kılan haber ile mücadele, kişisel deneyim ile toplumsal yapı, gazetecilik ile değişim arasındaki sınırları birbirinden ayırmamasıydı.
Asena’dan Steinem’e
Belki de bu nedenle Duygu Asena ile Gloria Steinem arasında benim için güçlü bir bağ oluştu. Farklı ülkelerde ve farklı dönemlerde yaşadılar ama yaptıkları birbirine şaşırtıcı ölçüde paraleldi. İkisi de gazeteciydi; kadınların hayatına ilişkin yerleşik kabulleri sorguladılar, yazılarıyla bu meseleleri geniş bir okur kitlesinin gündemine taşıdılar. İkisi de dergicilik yaptı: Asena Kadınca’yı çıkararak Türkiye’de kadınların gündelik hayatından çalışma yaşamına, ilişkilerden cinselliğe kadar konuşulmayan pek çok konuyu derginin sayfalarına taşıdı; Steinem ise Ms. ile kadınların yalnızca okur değil, kendi sözlerini kuran ve kamusal tartışmaya katılan özneler olarak yer aldığı bir yayın alanı oluşturdu. İkisi de gazetecilikle yetinmedi; kitaplar yazdı, kadınların yaşadığı sorunları farklı biçimlerde ele aldı ve yazıyı toplumsal değişim için bir araca dönüştürdü.
Asena’nın “Kadının Adı Yok” başta olmak üzere kitapları ve gazeteciliği kadın meselesinin Türkiye’deki karşılıklarını düşündürdü. Steinem’in yazıları, kitapları, Ms. dergisi ve örgütlenme çalışmaları ise aynı mücadelenin başka bir coğrafyada nasıl şekillendiğini gösterdi. İkisini birlikte düşündüğümde, aralarındaki en önemli ortaklığın yalnızca kadın haklarını savunmaları değil, kadınların kendi hayatları hakkında konuşabilecekleri alanlar yaratmaları olduğunu görüyorum.
“Her kadın feminist olmalı”
Steinem’in yıllar boyunca savunduğu düşüncelerden biri, feminizmin kadınlar için bir tercih meselesinden öte, kendi hayatlarını özgürce kurabilmelerinin zemini olduğu. Her kadının feminist olması, bütün kadınların aynı hayatı yaşaması ya da aynı kararları vermesi anlamına gelmiyor. Tam tersine, feminizmin temelinde her kadının kendi hayatı hakkında karar verebilme hakkı var. Bir kadının evlenmek istemesi kadar istememesi, çocuk sahibi olması kadar bunu tercih etmemesi, kariyer yapması kadar başka bir hayatı seçmesi de kendi kararı olmalı. Önemli olan, bu kararların kadın olduğu için onun adına verilmemesi.
Steinem’in savunduğu eşitlik anlayışının merkezinde kadının kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması var. Feminizm biraz da burada başlıyor zaten: Kadının kendisini bir erkeğin eşi, annesi ya da kızı üzerinden tanımlamak zorunda olmadığını kabul etmekte; başka bir kadının hayatını, seçimlerini ve bedenini denetleme hakkımız olmadığını anlamakta. Kadınların özgürlüğünün birbirinin alternatifi olmadığını, bir kadının kendi hayatı üzerindeki hakkının başka bir kadının özgürlüğünü sınırlama gerekçesine dönüşemeyeceğini kabul etmekte.
Sonuna kadar süren mücadele
Aynı zamanda Amerika Sosyal Demokratları üyesi ve Kadının Sesi Organizasyonu yönetim kurulu üyesi olan Steinem yaş aldıkça geri çekilmedi, mücadeleyi bırakmadı.’80’li ve ‘90'lı yıllarda özel yaşamında talihsizlikler yaşadı. 1986 yılında kendisine göğüs kanseri ve 1994 yılında yüzde ağrılara neden olan trigeminusneuralgie teşhisi kondu. 2000 yılında, 66 yaşında iken David Bale ile evlendi. Evliliği, eşinin 2003'te beyin lenfoması nedeniyle 62 yaşında ölmesi sonucu sona erdi.
1993 yılında Amerika'nın ‘National Women's Hall of Fame / Ulusal Ünlü Kadınlar Koridoru'na kabul edildi. 2013’te ‘Başkanlık Özgürlük Madalyası’nı aldı. 2016’da ‘Women’s March’ın onursal eş başkanlarından biri oldu. 2022’de ABD Yüksek Mahkemesi’nin “Roe v. Wade” kararını bozarak federal anayasal kürtaj hakkını ortadan kaldırmasının ardından üreme özgürlüğü mücadelesinin süreceğini söyledi.
Steinem’in feminizmi, geçmişte kalmış bir hareketin hatırası değildi. Hayatının son dönemine kadar güncel siyasetin içinde kaldı. Kadınların haklarının bir kez kazanıldığında sonsuza kadar korunacağının garantisi olmadığını biliyordu. Bu nedenle feminist mücadeleyi bir dönemin modası olarak değil, sürekli devam eden bir siyasi ve toplumsal mesele olarak gördü.
Ardında ne bıraktı?
Gloria Steinem öldüğünde geride kitaplar, makaleler, röportajlar, konuşmalar, kurumlar ve bir dergi bıraktı. Ama bunların hiçbiri onun mirasını tek başına açıklamaya yetmiyor. Asıl bıraktığı şey, kadınların kendileri hakkında konuşabilecekleri alanın genişlemesiydi.
Kadınların yalnızca anne, eş, sevgili, kız evlat ya da güzel bir yüz olarak tanımlanamayacağını; kendi başına bir birey olduğunu ısrarla söylemesiydi. Bir kadının bedeninin, emeğinin, zamanının ve hayatının kendisine ait olması gerektiğini savunmasıydı. Ve bütün bunları yalnızca meydanlarda değil dergi sayfalarında, kitaplarda, röportajlarda, televizyon programlarında, siyasi toplantılarda ve gündelik konuşmalarda dile getirmesiydi.
Gloria Steinem’in ölümünün ardından onun hayatını ‘bir dönemin feminist ikonu’ diyerek kapatmak kolay ancak bu hayat kapanmış bir hikâye değil çünkü Steinem’in yıllar önce itiraz ettiği pek çok şey bugün de karşımızda.
Hâlâ kadınların bedeni ve hayatı üzerinde karar vermeye çalışan anlayışlarla karşı karşıyayız. Türkiye’nin 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, bunun en somut örneklerinden biriydi. Kadınların emeğinin değeri erkeklerinkiyle eşit değil, kadınlar şiddet görüyor, kadın gazetecilerin görünüşü ve özel hayatı mesleklerinin önüne geçirilebiliyor.
Üstelik kadınlar, kamusal alanda kendi bedenleri ve seçimleri üzerinden hâlâ sürekli bir denetimle karşı karşıya. Müzik dünyasından en güncel örnek; ulusal ve uluslararası bir çok başarıya imza atan bir girl band alkışlamamız gerekirken hali hazırda linçleniyor, dansları eleştiriliyor, kıyafetleri tartışılıyor, sahnede nasıl göründükleri üzerinden yargılanıyor, topluma ‘kötü örnek’ olmakla suçlanıyor. Buna karşılık kadınları aşağılayan, nesneleştiren ya da hedef alan sözleri şarkılarına taşıyan erkeklerin aynı ahlaki ölçütlerle sorgulandığına neredeyse hiç tanık olmuyoruz ki tek tük eleştirileri yapanlar da yine kadınlar. Kadınların ne yaptığı, nasıl giyindiği ve nasıl davrandığı hâlâ toplumsal bir mesele haline getirilebilirken erkeklerin aynı alandaki tercihleri sanatın, özgürlüğün ya da sahne performansının parçası sayılabiliyor.
Bütün bunlar Steinem’in savunduğu temel ilkeyi yeniden hatırlatıyor: Bir kadının nasıl yaşayacağına, nasıl görüneceğine, ne söyleyeceğine ve bedeniyle ne yapacağına karar verme hakkı önce kendisine ait olmalı. Kadınların özgürlüğü, başkalarının onlar için çizdiği sınırların genişletilmesi değil, o sınırları kimin çizeceğine kendilerinin karar verebilmesiyle başlıyor.
Bir kadın kendi hayatının sahibi olabiliyor mu? Gloria Steinem’in bütün hayatı, bu soruya ‘evet’ diyebilmenin yollarını aramakla geçti. Gazeteciydi, yazardı, aktivistti ama bunları birbirinden ayrı kimlikler olarak yaşamadı. Hepsini aynı mücadelenin içinde birleştirdi ve feminizmi hayatına yön veren temel düşünce haline getirdi. Dünyayı anlatmakla yetinmedi; kadınların neden bu dünyada eşitsiz bir yerde durduğunu sordu. Bu soruyu sormaya devam etmek zorundayız.
“Love Will Save the Day”
20. YY’ın en önemli kadın figürlerinden biri olan Gloria Steinem’a ebedi yolculuğunda bir şarkıyla, Kanadalı besteci David Usher’ın “Love Will Save the Day / Aşk Günü Kurtaracak ” adlı çalışmasıyla veda edelim.
David Usher, şarkısında Steinem’in en önemli konuşmalarından birindeki bazı bölümlere yer veriyor. 10 Temmuz 1971'de Steinem; Bella Abzug, Betty Friedan, Shirley Chisholm ve Myrlie Evers-Williams gibi önemli isimlerin de aralarında bulunduğu üç yüzden fazla kadınla birlikte Ulusal Kadın Siyasi Grubu'nu (NWPC) kuranlar arasında yer aldı. Grubun eş çağırıcılarından biri olarak, "Amerika Kadınlarına Sesleniş" başlıklı konuşmayı yaptı.
Parça, Steinem’in bu konuşmasındaki “It really is a revolution / Bu gerçekten bir devrim,” sözleriyle açılıyor; finalinde ise “We are talking about a society in which there will be no roles other than those chosen or those earned; we are really talking about humanism. / “Seçilen ya da kazanılan roller dışında hiçbir rolün olmayacağı bir toplumdan söz ediyoruz; aslında insanlıktan söz ediyoruz.” sözleri duyuluyor.
Bir devrim sözüyle başlayıp insanlık fikriyle biten bu şarkı, aslında Steinem’in hayatının da küçük bir özeti gibi. Kadınlara biçilen rolleri sorguluyor, seçme hakkını savunuyor, eşitliği bir ayrıcalık değil insan olmanın koşulu olarak görüyor. Steinem’ın sözleri Usher’ın müziği içinden yükseliyor. Bu müthiş kadına veda etmenin en güzel yollarından biri, o sözleri bir kez daha dinlemek ve ardından aynı soruyu sormak olabilir: Kendi hayatımızın sahibi olabiliyor muyuz?
Etiketler: Gloria Steinem feminist New York


