Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Görünenden fazlasını anlatan fotoğraflar

Görünenden fazlasını anlatan fotoğraflar

Görünenden fazlasını anlatan fotoğraflar11 Nisan 2026 - 06:04
Yusuf Sevinçli’nin Art Rooms’da devam eden sergisi “REPUBLIC”, İstanbul’da yaşayan ve çalışan sanatçının 2020–2025 yılları arasında Kıbrıs’a yaptığı ziyaretler sırasında çektiği fotoğraf serisini sanatseverlerle buluşturuyor. Yaklaşık 70 fotoğraftan oluşan seçkiyi Sevinçli ile konuştuk.
Bazı coğrafyalarda tarih bir hikâye gibi anlatılmaz; daha çok bir gölge gibi taşınır. Kıbrıs da çoğu zaman böyledir: Gündelik hayat sürer, ışık değişir, deniz hep aynı yerindedir; ayrıca gökyüzünün en güzel izlenebildiği özel yerlerden biridir—ama yine de bir şey tam olarak netleşmez.
 
Fotoğraf sanatçısı Yusuf Sevinçli’nin, Art Rooms’da açılan aynı başlıklı sergide izleyiciyle buluşan “REPUBLIC” serisi, tam da bu muğlaklığın diline yaklaşıyor: Açık seçik konuşmuyor, daha çok sustuklarımızın etrafında dolaşıyor. Sevinçli’nin fotoğrafları adayı “göstermekten” çok, adanın içine sinmiş tanıdık bir hâli görünür kılıyor. Ada, en bilinen mekânlarında bile içeriden bir bakışla yeniden belirirken Kıbrıslılar ve uzun süredir adada yaşayanlar için içselleştirilmiş bir yakınlık duygusu yaratıyor. Serginin izleyiciyle kurduğu ilişki böylece bir hikâye anlatımından ziyade, nostaljiye yaslanmayan, gündelik hayatın içine yerleşmiş bir temasa dönüşüyor. Sanatçının kendi ifadesiyle iş, “beyanda bulunmak yerine akıp gidiyor.”
 
 
Sanatçının fotoğraf pratiği, “kanıt” üretmekten çok, bir bakış disiplini kuruyor. Büyük format analog üretim, serinin ritmini belirliyor. Görüntü, hızlıca tüketilen bir bilgi olmaktan çıkarak durmayı, yeniden bakmayı ve ayrıntılar içinde düşünmeyi talep eden bir alana dönüşüyor. Direktörlüğünü Oya Silbery’nin üstlendiği “REPUBLIC” sergisinde, “olay” geri çekildikçe mekân öne çıkıyor. Büyük açıklamaların yerini izler, yüzeyler, ışık, bekleyiş gibi küçük ayrıntıların aldığı sergi, izleyiciyi kesin sonuçlara ulaştırmaktan çok, fotoğrafların içinde sakin ve dikkatli bir izleme hâline davet ediyor.
 
14 Nisan’a dek sürecek sergiyi Yusuf Sevinçli ile konuştuk.
 
 
“REPUBLIC” serisi Kıbrıs’ı doğrudan temsil etmekten çok, adanın gündelik hayatınıza sinmiş bir hâli görünür kılmayı öneriyor. Bu seride “göstermek” ile “hissettirmek” arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?
 
Belgesel fotoğrafın en temel özelliklerinden biri, gördüğünü göstererek kayda geçirmek ve izleyiciyle paylaşmaktır. Ben bu projede bunu biraz tersine çevirmeye çalıştım. Görünür olanı göstermekten çok, görünmeyen şeylerin—hissiyatın, atmosferin—fotoğrafla nasıl aktarılabileceği üzerine düşündüm.
 
Bir anlamda kendime şu soruyu sordum: Bir durum, bir coğrafya, doğrudan göstermeden nasıl “belgelenebilir”?
 
Bu noktada fotoğrafçının rolü de benim için önemliydi. Kamera arkasında ben varım ama mümkün olduğunca kendi fikirlerimi ya da yargılarımı empoze etmek yerine, mekânın kendi hafızasının ve enerjisinin fotoğraflara sızmasına alan açmaya çalıştım. Fotoğrafçı bazen sadece gördüğünün değil, bulunduğu yerin duygusunu da taşıyan bir aracı olmalı bence.
 
Dolayısıyla burada mesele sadece maddi olanı göstermek değil; görünmeyen, hissedilen katmanları da fotoğrafın içine dahil edebilmek.
 
 
2020–2025 arasında adaya yaptığınız tekrar eden ziyaretler, fotoğraflarınızın ritmini ve bakışınızı nasıl dönüştürdü? Zamanın bu üretim sürecindeki rolünü nasıl tarif edersiniz?
 
Kıbrıs’a ilk kez 2020’de gittim. Öncesinde ada üzerine okumalar ve araştırmalar yapmıştım ama bir yeri gerçekten anlamanın yolu orada zaman geçirmek ve kişisel olarak deneyimlemekle mümkün bence. Bu süreç benim için yavaş yavaş gelişen, katmanlanan bir deneyimdi.
 
Bu süreç boyunca Kıbrıs’ta Karpaz’dan Baf’a, güneyinden kuzeyine defalarca yolculuk yaptım; hem köylerini hem şehirlerini fotoğrafladım. Aynı yerlere tekrar tekrar dönmek, ilk bakışta fark etmediğim şeyleri görmemi sağladı. Zaman içinde Kıbrıslı insanlarla tanıştım, sohbet ettim; onların hikâyeleri, gündelik hayatları ve bakış açıları benim bakışımı da dönüştürdü. Zaman burada sadece bir üretim süresi değil, bakışımı dönüştüren bir şey oldu.
 
Son ziyaretlerimden birinde fotoğrafları Kıbrıslılarla paylaşma fırsatım oldu. Aldığım geri dönüşler benim için çok kıymetliydi. Bazı detayların sadece yerlilerin aşina olduğu şeyler olması, ama aynı zamanda onların da alıştıkları için artık görmedikleri şeylerin fotoğraflarda yer alması… Bu karşılaşma, yaptığım işin o yerle gerçekten temas ettiğini hissettirdi.
 
 
Büyük format analog fotoğrafla çalışmanız, izleyiciyi yavaşlamaya ve yeniden bakmaya davet eden bir deneyim yaratıyor. Bu teknik tercih, “REPUBLIC” serisinin anlatı dilini nasıl şekillendirdi?
 
Analog fotoğrafla çalışmak sürecin kendisini doğrudan değiştiriyor. Teknik olarak daha yavaş bir üretim biçimi bu; her kare daha fazla zaman, dikkat ve karar gerektiriyor. Bu yavaşlık ister istemez bakışı da dönüştürüyor.
 
Günümüzde görüntüler çok hızlı üretilip tüketiliyor ve çoğu zaman daha çarpıcı, daha “spektaküler” olan öne çıkıyor. Analog süreçte ise o hız ortadan kalkıyor. Bu da daha küçük detaylara, daha sessiz anlara odaklanabilmemi sağlıyor.
 
Bu durumun fotoğrafların içine de yansıdığını düşünüyorum. Daha durağan, daha içe dönük ve zamansızlığa yakın bir durağanlık hissi oluşuyor. “REPUBLIC”teki anlatı dili de biraz buradan geliyor—daha az gösteren ama daha uzun süre bakmayı talep eden bir yapı.
 
 
Sergide olayın geri çekildiği, mekânın ve küçük ayrıntıların öne çıktığı bir atmosfer var. Bu yaklaşım, günümüzün hızlı tüketilen görsel kültürüne karşı bilinçli bir duruş olarak okunabilir mi?
 
Evet, bu şekilde okunabilir. Ama benim için bu, günümüz görsel kültürüne karşı doğrudan reaksiyoner bir duruş değil.
 
Daha çok, görmenin ve fotoğrafla bir şeyi aktarmanın başka biçimlerinin de mümkün olduğuna dair bir öneri. Olayın geri çekilmesi, küçük detayların ve mekânın öne çıkması, izleyiciye farklı bir bakma biçimi sunuyor.
 
İşin Kıbrıs’a dair politik bir katmanı var ama bunu doğrudan, kolay okunabilir imgelerle kurmamayı özellikle tercih ettim. Dikenli teller, gözetleme kuleleri ya da askeri noktalar gibi sembollerin yokluğu da bu yüzden—o tür bir açıklıktan bilinçli olarak kaçınıyorum.
 
Bu aynı zamanda izleyiciye de bir davet. Biraz yavaşlamayı, daha dikkatli bakmayı ve görüntüyle biraz daha uzun süre geçirmeyi gerektiren bir yaklaşım. Belki de ilk bakışta kendini açmayan ama zamanla katmanlarını gösteren bir yapı.
 
 
Kıbrıs gibi tarihsel ve politik katmanları yoğun bir coğrafyada üretim yapmak, sanatçı olarak sizin “tanıklık”, “mesafe” ve “aidiyet” kavramlarıyla ilişkinizi nasıl etkiledi?
 
Kıbrıs’ta uzun süreli bir proje yapma motivasyonlarımdan biri, adanın kendisinden çok daha büyük bir coğrafyanın adeta küçük bir modeli gibi işlemesi. Bir micro-laboratuvar gibi olması. Tarihi, sosyal ve kültürel katmanlarıyla birlikte, bugün hâlâ devam eden politik çözümsüzlüklerin hem zeminini oluşturması hem de onların izlerini taşıması benim için sürekli açılan, bitmeyen bir meseleye dönüştü.
Zaman geçirdikçe şunu daha net hissettim: Bazı politik yapıların ve sınırların, gündelik hayatın içinde neredeyse anlamsızlaşan, hatta yer yer absürt bir gerçekliğe dönüştüğü durumlar var. Bu da Kıbrıs’ı sadece kendine özgü bir yer olmaktan çıkarıp, kendinden çok daha geniş bir coğrafyanın küçük bir yansıması haline getiriyor.
 
Tanıklık meselesi de burada belirleyici oldu. Benim için tanıklık ancak deneyimle mümkün; uzaktan kurulan bir ilişkiyle değil. Mesafe arttıkça yüzeyde kalma riski de artıyor. O yüzden mümkün olduğunca içeriden bakmaya, orada zaman geçirmeye çalıştım.
 
Aidiyet ise daha yavaş gelişen bir şey. Dışarıdan gelip kısa sürede kurulabilecek bir bağ değil. Ama zamanla, tekrarlarla ve kurulan ilişkilerle birlikte o hissin yavaş yavaş oluştuğunu söyleyebilirim. Ben de Kıbrıslı olmayan biri olarak, proje boyunca kendi yabancılığımı unutmamaya ve bu farkındalıkla yaklaşmaya dikkat ettim.