Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Handan Akyürek’ten 24 saatlik sergi

Handan Akyürek’ten 24 saatlik sergi

Handan Akyürek’ten 24 saatlik sergi05 Mart 2026 - 04:03
Green House Art Days oluşumunun üçüncü sergisi olan “Dağın Ruhu Bir Patikadır”, 7 Mart 2026 Cumartesi günü, Antalya Geyikbayırı’nda bulunan Greenhouse’da gerçekleşiyor. Oksitosin Tıp ve Sanat Platformu iş birliğiyle Melike Bayık küratörlüğünde hayata geçecek ve 24 saat sürecek olan sergi Eser Epo¨zdemir ve Handan Akyu¨rek’i ağırlıyor.
Üçüncü sergisi “Dağın Ruhu Bir Patikadır” ile 7 Mart 2026 Cumartesi günü sanatseverlerle buluşmayı planlayan Greenhouse Art Days, 24 saatlik sergi serisine bu edisyon itibariyle bir de misafir sanatçı programı ekliyor. Antalya Geyikbayırı’nda bulunan Greenhouse’da gerçekleşen sergi Oksitosin Tıp ve Sanat Platformu iş birliğiyle Melike Bayık küratörlüğünde hayata geçiyor ve sanatçılar Eser Epo¨zdemir ve Handan Akyu¨rek’i ağırlıyor. 
 
Doğa ile kurulan ilişkinin yalnızca çevresel değil; etik, bedensel ve düşünsel bir mesele olduğunu vurgulayan sergi üzerine sanatçılardan Handan Akyürek ile sohbet ettik.
 
 
Handan Akyürek
 
Mimarlığın yapısal hassasiyeti ile zanaatın kusurlu doğası arasında bir melez alanda üretim yapıyorsunuz. Geyikbayırı’nın dağları ve patikaları, sizin için çizimsel bir veri mi, dokunsal bir iz mi, yoksa makine öğrenimiyle çözülemeyecek bir sezgi alanı mı?
 
Bahsettiğiniz tanımların—çizgisel veri, dokunsal iz veya sezgi—hiçbiri birbirini dışlamıyor; aksine hepsi benim için süreci anlamaya yarayan birer araç.
 
Burada, Geyikbayırında, bu araçların ötesinde, ölçekler üstü bir ‘biraradalıklar’ (coexistence) dünyası görüyorum. İnsan gözünün algılayabildiği mikrodan makroya uzanan, sonsuz bir ilişkilenme ağı bu. Geyik Sivrisi’nin o devasa kütlesiyle, vadideki bir zeytin ağacının kökü arasındaki ilişkiyi saatlerce oturup izleyebilmek, benim için üretimden önceki en kritik aşama.
 
Bu devasa ağın içinde 'küçük bir nokta' olduğumu hissetmek ve sadece gözlemci kalabilmek bana büyük bir özgürlük veriyor. Evet, bu gözlemleri aktarırken dijital veriyi veya nakış iğnesini kullanıyorum ama şunu baştan kabul ediyorum: Hiçbir araç, o an hissedilen atmosferi birebir aktaramaz. Her reprezantasyon (temsil) teknik olarak bir indirgemedir. Ama bu bir eksiklik değil; aksine, o indirgeme sürecinde neyi çizip neyi boş bıraktığım, benim sanatçı ve mimar olarak durduğum yeri tanımlıyor.
 
 
Handan Akyürek, “Hatıralar (ön yüz)”, 2025
 
“Kullanıcı izleri” üzerine yaptığınız akademik çalışma, mekânda bırakılan fiziksel izleri takip ediyor. Bu sergide insanın doğada bıraktığı izleri nasıl okuyorsunuz: bir yarık, bir kayıt, bir yara, yoksa bir birlikte-varoluş imzası mı? 
 
Akademik çalışmamda 'iz' kavramını, bir tasarım ürünü üzerindeki kullanım performansını ölçen teknik bir geri bildirim mekanizması olarak ele almıştım. Yani iz, orada tasarıma yön veren bir veriydi.
Geyikbayırı’nda ise durum çok daha çok katmanlı. Burada sadece insan değil; yağmur, dere yatağı, ağaç kökleri ve hayvanlar da mekânın birer 'kullanıcısı' ve aktörü. İnsan, bu devasa ölçekte ancak bir karınca tanesi kadar yer kaplıyor. Şehirde alıştığımız o 'baskın, dönüştürücü özne' rolünde değiliz burada.
 
O yüzden buradaki izleri bir 'yara' ya da 'imza' olarak değil; mütevazı bir uyum süreci olarak okuyorum. Doğanın gücünü her an hissettirdiği bu coğrafyada, insan da tıpkı bir ağaç veya kaya gibi sisteme eklemleniyor ve kendi mikro ölçeğinde yaşamını sürdürüyor. Buna en doğru tanım 'birlikte-varoluş' (co-existence) olur.
 
 
Handan Akyürek, “Hatıralar (ön yüz)”, 2025
 
Memories ve Threshold serilerinizde mimari temsili duygusal bir anlatıya dönüştürüyorsunuz. “Dağın Ruhu Bir Patikadır” başlığındaki patika, sizin için bir eşik mi? Eğer öyleyse, hangi iki varoluş biçimi arasında?
 
Açıkçası yaşantıyı keskin hatlarla ayrılmış 'eşikler' (thresholds) olarak tanımlamaktan kaçınıyorum; benim için varoluş, siyah ve beyazın olmadığı sonsuz bir 'gradient' (renk geçişi).
Geçmişteki 'Threshold' serim de aslında bu düşüncenin bir reddi değil, tam tersine bir sağlamasıydı. O işte yaptığım şey, bu yumuşak geçişin içinde kontrastın en yoğunlaştığı, grinin en sertleştiği o 'abartılı' anı dondurup mercek altına almaktı. Yani 'eşik' benim için iki ayrı dünyayı bölen bir duvar değil; geçişin şiddetlendiği bir yoğunluk bölgesi.
 
Dolayısıyla bu patika benim için iki ayrı varoluşu bölen bir sınır çizgisi değil; sadece beni o akışın içinde bir yerden alıp diğerine taşıyan, varoluşsal bir yönlendirici.
 
 
Handan Akyürek, “Hatıralar (ön yüz)”, 2025
 
Dijital haritalama teknikleri ile nakış, kağıt yapımı gibi organik süreçleri çarpıştırıyorsunuz. Bu sergide doğayı temsil etmek yerine onunla birlikte üretmek mümkün mü? 
 
Bu soru aslında kafamda yeni bir kapı açtı. Şu an dijital veriyi elle işliyorum; yani hala bir 'temsil' aşamasındayım. Ancak doğanın kendi fiziksel gücünü—rüzgarı, yağmuru ya da ağaç dallarından süzülen o parçalı ışığı—doğrudan bir 'üretim aracı' olarak kullanmak... Bu, temsiliyetin ötesine geçen, gerçek bir 'birlikte üretim' (co-production) olurdu.
 
Düşününce, kumaşı ağaçların altına serip o ışık-gölge oyununu güneşle pozlamak ya da rüzgarın malzemeye form vermesine izin vermek, teknik olarak da kavramsal olarak da çok heyecan verici. Belki bu serinin ileriki edisyonlarında, benim kontrolü tamamen doğaya bıraktığım, sadece süreci kurduğum denemeler görebilirsiniz.