"Herkes kendi felaketini yaşayıp unutuyor"
Gazeteci, yazar Erdinç Akkoyunlu yeni romanı "Boğaz'ın Kıyameti"nde okuru 1970'lere götürüyor. 1979’da İstanbul'da yaşanan tanker kazası üzerinden şehrin ve insanların geçirdiği dönüşümü yazarla konuştuk.
Ahmet Çağatay Bayraktar
ahmetcagataybayraktar@gmail.com
Fotoğraflar: Abdullah Tepeli
Notos dergide yer alan öyküleri ve "Babamın Cinayet Defteri" ile tanıdığımız Erdinç Akkoyunlu’nun yeni kitabı "Boğaz'ın Kıyameti" Everest Yayınları’ndan çıktı. 12 Eylül Darbesi arefesinde İstanbul’da geçen kitap karaborsa, sağ-sol çatışması ve siyasi belirsizlik kıskacında yaşananları Arap Şakir karakteri üzerinden anlatıyor. Arap Şakir’in Osmanlı sarayına dayanan geçmişiyle tezat yaşadığı fakirlik, alnına vurulan suçlu mührü ve şansını döndürebilecek büyük miras ekseninde gelişen romanda kendisine eşlikçi kartalı ile birlikte hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor. Şakir’in kendi hâlinde yaşama çabası ise balığa çıktığı fırtınalı bir günde denizden bulduğu ceset ile sekteye uğruyor. 1979’da yaşanan ve etkisi günlerce süren Independenta tanker kazası ise sadece İstanbul için bir çevre felaketi değil Şakir’in yaşamının da tepetaklak olmasına yol açıyor. "Boğaz'ın Kıyameti"ni Erdinç Akkoyunlu ile konuştuk.
"Boğaz'ın Kıyameti" sanki bir kara film havasına sahip. Renkler var ama şehrin üzerine bir kasvet ve grilik çökmüş. Siyasi fon çok değişken aynı zamanda anlatının geçtiği mekânlar bir karaktere dönüşüyor. Bu atmosferi canlı bir karakter olarak aktarmayı nasıl kurguladınız?
2002'de Gazi Üniversitesi’nde okurken ilk romanım "Babamın Cinayet Defter"i için gazete arşivlerini inceledim. Romanın altyapısını ve karakterlerini o dönemde edindiğim bilgilerle oluşturdum. 12 Eylül öncesi ve sonrasındaki gazete haberlerinden, o günlerin çocukları üzerinde bıraktığı hastalıklara ve toplumsal cinnet hâllerine tanık oldum.
İstanbul’da doğup büyüdüm. Boğaziçi’ndeki rüzgârı, kuş türlerini, küçük balıkçıları her zaman gözlemledim. İstanbul doğadan ne kadar uzaklaşmış olsa da çevresel suçlar ve imarlaşmayla kasaba kimliğini bir şekilde sürdürüyor. Romanı kurgularken önce İstanbul’daki bir kartalın hikâyesini yazmak istedim. Arşiv ve gazete araştırmalarının ardından Türkiye’nin 12 Eylül öncesindeki atmosferini ve büyük tanker patlaması gibi çevresel felaketleri romanın merkezine aldım. 12 Eylül öncesinde toplumu saran o çılgınlık, yoksulluk, günde 10-12 cinayetin işlendiği ve 12-13 yaşındaki çocukların elinde silahların olduğu ortam gerçekti. İnsanlar bu şiddetin bir an önce bitmesini bekliyordu. Boğaz'da meydana gelen tanker patlaması büyük bir çevre felaketine yol açtı ama toplum hafızasından silindi. Ben bu silinen hafızayı romanda geri getirmeye çalıştım.
Metinde yaratılan bu ortama 'roman iklimi' diyebilir miyiz?
Evet, ben buna 'roman iklimi' diyorum. Dönemin atmosferini, çelişkilerini ve ekonomisini bir araya getirerek bu iklimi oluşturdum. Romanım bu yüzden siyah beyaz bir atmosfere sahip.
Yakın geçmişte yaşanan travmatik ve olumsuz olayları, felaketleri toplum olarak neden çabuk unutuyoruz?
Bu tamamen bir insan psikolojisi. Yarın yeni bir umutla kalkmak, "Bugün güzel bir şey olacak," diyebilmek için hafızayı silme eğilimindeyiz. '70’lerin sonundaki o ağır ekonomik ve siyasi şartlar altında insanlar verdikleri kararların yükünü taşımamak için ilk iş olarak hafızayı sildi. İstanbul’daki çevre felaketlerini de bu yüzden önemsemediler. Toplumsal hafıza ve tecrübe kuşaktan kuşağa aktarılmak yerine "yaşa ve sen de gör" anlayışına terk edildi. Herkes kendi felaketini yaşayıp unutuyor.
Ancak ben romanı sadece tanker patlaması üzerine kurmadım. Günümüzde insanlar nasıl bir ev veya araba almak için çabalıyor ama bir türlü geleceğe dair umut yeşeremiyorsa, o günlerde de bundan çok farklı olmayan karanlık bir ortam söz konusuydu.
Yayımlanan güncel kitaplar içerisinde yakın geçmişi veya günümüzü ele alan kitapların az olduğunu görüyorum. Bu da bahsettiğiniz 'hafızayı silme eğilimi'nden kaynaklı mı?
Romancılar kendilerine bir alan seçer ve onu işler. Tolstoy "Savaş ve Barış"ı yazdığında o dönem için güncel bir konuydu. Bazen de güncel konuları ele almak için zamanın geçmesi, olayların toplum tarafından kabullenilmesi ya da unutulması gerekir.
Yakın tarih yazılabilir mi? Evet, yazılabilir ve yazılması da gerekir. Çünkü yakın zamanda o kadar çok olay meydana geldi ki, içinde gerçekten roman malzemesi barındırıyor. Ancak orada çok ince bir oran var; o oranı kaçırırsanız eser roman olmaktan çıkar, alelade bir anlatıya dönüşür. Okur zaten bunu hemen anlar. Yaşar Kemal "İnce Memed"i yazdığında aslında 1950’lerin Çukurova’sını değil, cumhuriyetin ilk yıllarını anlatır. Feodal yapının ve ağalık düzeninin insanlara çektirdiği zulmü aktarır. Bir yazarın kurgu ve karakter yaratma yeteneği edebiyat fakültelerinde okutulacak seviyede olmalı. Yazarın kendinden öncekilerin üzerine yeni bir şey koyması ya da o gelenekle bağ kurması gerekir.
"Boğaz'ın Kıyameti"nde Ernest Hemingway’in "Yaşlı Adam ve Deniz"ine belirgin bir gönderme var. Bu tercihin sebebi nedir?
Hemingway’in "Yaşlı Adam ve Deniz"i onun en kısa ama en vurucu, en büyük metinlerinden biri bence, sadeliğin ihtişamını görüyorum. Kısa ama dünyayı etkileyen bir metin aynı zamanda. Okur edebiyattaki kaliteden şaşmaz. Sadece kitap çıkarmış olmak için ağaç katliamı yapmaya gerek yok. Kalıcı işler ortaya koymak gerek.
Siz edebiyatta hangi geleneğin üzerine yeni bir tuğla koymayı hedefliyorsunuz?
Zülfü Livaneli ile aramızda tatlı bir tartışma var. Ona göre dünyanın en büyük yazarı Tolstoy’dur, bana göre ise Dostoyevski. Şüphesiz Tolstoy kusursuz bir zirve inşa etti; Dostoyevski’nin ise metinlerinde kusurları vardır ama muazzam karakterler yaratır. Ben Türk edebiyatındaki modern olma iddiasındaki yazarlarla aynı kulvara girmeye çalışıyorum. Sabahattin Ali, modern Alman yazarlarını iyi bildiği için sadeliği kullandı. Tanpınar, İngiliz edebiyatına hakimiyetiyle kendi tarzını yarattı. Orhan Pamuk dünyaya dair bilgi birikimiyle ilerledi. Yaşar Kemal ise dünya roman matematiğinin en büyük zekâlarından birine sahipti. "Yer Demir Gök Bakır" edebiyat matematiği açısından kusursuz metinlerden biri bence. Ben de bu kalibredeki hedeflere bakıyorum.
"Boğazın Kıyameti", doğa mücadelesi ve içine kapanmışlık temaları üzerinden nasıl bir diyalog kuruyor? Bunu özellikle Arap Şakir özelinde nasıl değerlendirirsiniz?
Arap Şakir toplumun tam ortasında duran ama içine kapanmış bir karakter. Osmanlı döneminde Afrika’dan İstanbul’a gelmiş pek çok siyah vatandaşımız vardı. O da onlardan biri. Zamanla hepsini unuttuk. Çocukluğumda Ortaköy ve Beşiktaş’ta bu insanları görürdüm. Arap Şakir okumuş, eğitim almış, mecburiyetten farklı işlerde çalışmış, herkese iyilik yapmış bir adam. Hapse girip çıkmış. Onu anlayan tek kişi, 6-7 Eylül olaylarında İstanbul’dan ayrılan sonra tekrar kente dönen Rus Ortodoks Kilisesi papazı Andreas Tatlıcıoğlu. Biri ‘öteki’, diğeri gariban; aralarında derin bir komşuluk ve dostluk ilişkisi gelişiyor.
Arap Şakir yoksul, doğaya saygılı ama aynı zamanda bir anne katili. Yazar olarak onun üzerindeki bu yükü ve toplumun ona bakışını işlemek istedim. Dönemin mülki amirleri, emniyet mensupları ve karaborsacıları arasında sıkışmış sade bir vatandaş imgesi Şakir.
Romanda albatros ve kartal çokça yer alıyor. Bu iki kuşun önemli olduğunu düşündüm zira Boğaziçi’nin yerli türü değiller.
Roman Polanski’nin bir kısa filminde marjinal olanın toplum tarafından nasıl dışlandığı anlatılır. Şakir hapisten çıktığında eski İstanbul’u bulamaz. Değişmiş ve kötüleşmiş bir şehirle karşılaşır. Romanda albatros, İstanbul’a artan göçü ve oraya uyum sağlayamayan insanları simgeliyor. Kartal ise doğanın en güçlü simgelerinden biridir; kaosun ortasında işlerin normale dönmesi arzusunu ve doğanın direnişini temsil ediyor.
Günümüzün 'Arap Şakirleri' sizce nasıl şartlarda yaşıyor?
Günümüzün 'Arap Şakirleri'nin sığınacak bir sandalları bile yok. Türkiye ve İstanbul sosyolojisi çok değişti. Sokaklarda evsizler, mülteciler ve kimsesizler var. 20 milyonluk bu şehirde kenara atılmış bu kişilere daha fazla değer vermemiz ve onlar için kolektif çözümler düşünmemiz gerekiyor. Sokakta yaşamak zorunda kalan bir karakteri yazmak kolay değil çünkü edebiyat dünyasında daha heyecan verici ya da popüler konular tercih ediliyor. Ancak toplumsal gerçekleri ve bu insanların hikâyelerini dile getirmek benim için bir sorumluluk.
'70’li yılları ele alan kitaplarda genelde belli bir ideolojinin perspektifinden bir dünya kurulur. Siz ise romanda her iki tarafa da dengeli ve insani bir mesafeden yaklaşıyorsunuz. Bu mesafe neden önemliydi?
O dönemi sağ ya da sol bir gözle yeren tek taraflı bir dille anlatmak istemedim. Çünkü o dönemde yaşanan şiddet ortamında her iki taraf da büyük acılar çekti. Kanlı 1 Mayıs’ta babasını kaybeden sol görüşlü bir aileyle de 80 mahkemelerinde idam edilen ülkücü bir gencin ailesiyle de uzun zaman önce bir haber için görüşmüştüm. İki tarafın da yaşadığı acının büyüklüğünü yerinde gördüm. Dolayısıyla bu hikâye bir ideolojiye bağlanarak anlatılamazdı. İnsan odaklı bakmak ve çekilen acılara ayna tutmak gerekiyordu.
Çalışma masanızda yeni kitap taslakları var mı?
Yaklaşık beş yıldır Sultan İbrahim döneminde geçen bir hikâye üzerinde çalışıyorum. Sultan İbrahim’i avucunun içine alan bir üfürükçünün hikâyesini anlatıyor. İsmi "Altın Günler" olacak. Çok eğlenceli ve girift bir metin. Onu bitirdikten sonra tekrar günümüzü ve 2000’li yılların başını anlatan bir hikâyeye yoğunlaşacağım. O çalışmada gazeteci üslubuyla, röportaj teknikleri kullanarak kurguladığım modern bir roman yapısı sunmayı planlıyorum.
Etiketler: Boğaz'ın Kıyameti Erdinç Akkoyunlu kitap


