Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » “Heykel benim için hayattan ayrı bir şey değil”

“Heykel benim için hayattan ayrı bir şey değil”

“Heykel benim için hayattan ayrı bir şey değil”27 Nisan 2026 - 05:04
Paris’in kamusal alanlarında kalıcı eseri bulunan tek Türk heykeltıraş olarak çağdaş Türk sanatını uluslararası ölçekte temsil eden Cem Sağbil, yeni sergisi “Dünya Hâlâ Çiçek Açıyor” ile Mehmet Tüzüm Kızılcan Sanat Galerisi’nde İzmir’e konuk oluyor.
YELİZ TİNGÜR 
yeliztingur@gmail.com
 
Çağdaş Türk heykeltıraşlarından Cem Sağbil’in “Dünya Hâlâ Çiçek Açıyor” başlıklı yeni sergisi İzmirli sanatseverlerle Mehmet Tüzüm Kızılcan Sanat Galerisi’nde buluştu. Sağbil’in üretim pratiğinin merkezinde yer alan “İnsan dünyada nasıl var olur?” sorusu etrafında şekillenen sergi, dünyanın yalnızca krizler ve yıkımlardan ibaret olmadığını; tüm kırılmalara rağmen insanın üretmeye, düşünmeye ve umut etmeye devam ettiğini hatırlatıyor. “Dünya Hâlâ Çiçek Açıyor” sergisinde yer alan figürler belirli bir anlatıya yaslanmak yerine insanlığın ortak hafızasına seslenen arketipler olarak ortaya çıkıyor. Kırk yılı aşkın bir süredir üretim yapan sanatçının umutlu yaklaşımını izleyiciyle paylaştığı “Dünya Hâlâ Çiçek Açıyor” başlıklı sergisi, 31 Mayıs’a dek Kültürpark’taki Mehmet Tüzüm Kızılcan Sanat Galerisi’nde ziyaret edilebilir.
 
Cem Sağbil ile “Dünya Hâlâ Çiçek Açıyor” sergisi üzerinden, sanat pratiğinin merkezinde yer alan “insan dünyada nasıl var olur?” sorusunu, heykelin düşünceyle kurduğu ilişkiyi ve malzemeyle zaman arasındaki bağı konuştuk. 
 
 
Cem Sağbil
 
“Dünya Hâlâ Çiçek Açıyor” başlığı, içinde bulunduğumuz çağ düşünüldüğünde oldukça güçlü ve umutlu bir ifade. Bu başlık sizin için nasıl bir düşünce sürecinin sonucu olarak ortaya çıktı?
 
İçinden geçtiğimiz zamanın ağırlığını hepimiz hissediyoruz; hem dünyada hem de bu coğrafyada kolay bir dönemden geçmiyoruz. Ama bütün bu karanlığa rağmen hayatın kendi ritmi değişmiyor. Doğa, her şeye rağmen üretmeye devam ediyor ve ben galiba en çok oraya bakıyorum. Sanatçı olarak zaten en başta kendim için üretiyorum ve bu üretim sürecinde dönüp dolaşıp doğanın o tekrar eden, kendini yenileyen hâline geliyorum. “Dünyalar” serisinde de, Doğa Ana figürlerinde de aslında hep bu döngü var. Çiçek, bu döngünün en yalın ifadesi gibi geliyor bana. Çok kırılgan ama aynı zamanda çok dirençli; yok oluyor gibi görünse de bir şekilde yeniden açıyor. “Dünya Hâlâ Çiçek Açıyor” da aslında bir iddia değil, daha çok bir fark ediş. Bütün olan bitene rağmen, bir yerlerde hayat yeniden başlıyor. Ben de o anı görmeye ve yaptığım işlerle görünür kılmaya çalışıyorum.
 
40 yılı aşkın üretim pratiğiniz boyunca tekrar eden “İnsan dünyada nasıl var olur?” sorusu, bu sergide nasıl yeni bir katman kazanıyor?
 
Uzun yıllardır yaptığım işlerin merkezinde hep bu soru vardı. İnsan dünyada nasıl var olur, bu varoluşun anlamı nedir… Bu yüzden zamanın ve mekânın ötesine geçen, daha evrensel bir dil kurmaya çalıştım. Bazen biçim öne çıktı, bazen düşünce ama o arayış hiç kaybolmadı. Bu sergide ise o soruya biraz daha sade bir yerden yaklaşma ihtiyacı hissettim. Yıllar içinde birikenleri geride bırakıp, özüyle daha doğrudan temas kurmak gibi… Sadeleşmek, bazen daha derin bir şey söylemenin yolu oluyor.
 
 
 
Sergideki figürler net bir hikâye anlatmıyor ama güçlü bir duygu bırakıyor. Siz bu figürleri yaratırken nereden yola çıkıyorsunuz?
 
Aslında her işin başlangıcında bir hikâye oluyor. Beni harekete geçiren de o ilk düşünce, o içsel kıvılcım. Ama üretim sürecine girdiğimde o hikâyeyi anlatmak yerine, onu mümkün olduğunca sadeleştirmeye çalışıyorum. Daha az malzemeyle, daha az müdahaleyle ilerlediğimde, izleyiciyle kurulan ilişki daha açık hâle geliyor. Çünkü o noktada izleyici kendi deneyimiyle esere yaklaşabiliyor. Ona kendi anlamını katıyor, kendi hikâyesini yerleştiriyor. Benim için heykelin asıl hayatı da orada başlıyor; izleyiciyle karşılaştığı anda.
 
Eserlerinizde malzemenin zamanla birlikte ‘yaşayan’ bir yüzeye dönüştüğünü görüyoruz. Siz malzemeyle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
 
Heykelde genellikle çamurla başlıyorum ve o süreçte malzemeyle çok doğrudan bir ilişki kuruyorum. Başlangıçta bir fikir var ama süreç ilerledikçe malzeme de kendi yönünü dayatmaya başlıyor. Bazen öyle bir an geliyor ki heykel neredeyse kendiliğinden ortaya çıkıyor. O ilk, naif ve dürüst hâli yakaladığımda orada durabilmek çok önemli. Eğer o ânı kaçırırsam, iş daha çok zihnimdeki tasarıya dönüşüyor. O da kıymetli olabilir ama ilk karşılaşmanın o ham hâli her zaman daha güçlü geliyor bana. Ben mümkün olduğunca o hissi korumaya çalışıyorum.
 
 
 
Heykelleriniz, insanın dünyadaki varoluşuna dair uzun bir düşünme sürecinin izlerini taşıyor. Sizin için heykel nedir; bir ifade biçimi mi, bir düşünme alanı mı, yoksa dünyayla kurduğunuz ilişkinin bir uzantısı mı?
 
Benim için heykel bunların hepsi. Bir ifade biçimi, çünkü söylemek istediklerimi orada dile getiriyorum. Bir düşünme alanı, çünkü çalışırken aslında düşünmeye devam ediyorum. Ve aynı zamanda dünyayla kurduğum ilişkinin bir uzantısı, çünkü gördüğüm, hissettiğim ve sorguladığım her şey doğrudan işe yansıyor. Heykel benim için hayattan ayrı bir şey değil; onun devamı.
 
Paris başta olmak üzere farklı ülkelerin kamusal alanlarında kalıcı eserleriniz bulunuyor. Kamusal alanda var olan bir heykelle galeri mekânındaki bir heykel arasında sizin için nasıl bir fark var?
 
Kamusal alandaki bir heykel hayatın içine karışır. İnsanlar onunla planlamadan karşılaşır, onunla birlikte yaşar. Galeri mekânında ise izleyici o karşılaşmayı bilinçli olarak seçer ve daha yoğun bir dikkatle bakar. Bu nedenle kamusal alanda daha açık ve doğrudan bir dil kurmak gerekirken, galeride daha içsel ve katmanlı bir anlatım mümkün oluyor. İki alan da birbirini besliyor ama kurdukları ilişki farklı.
 
 
 
Türkiye ve yurtdışı arasında geçen bir üretim süreciniz var. Bu farklı coğrafyalar sizi nasıl etkiledi?
 
Farklı coğrafyalar insana ister istemez yeni bakış açıları kazandırıyor. Türkiye’deki kültürel birikim ve gelenekle, yurtdışındaki sanat ortamlarının dinamizmi bir araya geldiğinde bu üretime doğrudan yansıyor. Bu geçiş hâli benim için bir bölünme değil, aksine bir zenginlik. Her iki alan da birbirini besliyor.
 
“Dünya hâlâ çiçek açıyor” cümlesi izleyicide nasıl bir karşılık bulmalı?
 
Bu cümlenin izleyicide bir duygu bırakmasını isterim ama bu, yüzeysel bir iyimserlik değil. Daha çok, bütün zorluklara rağmen devam eden bir yaşam hissi… Yeniden başlayabilme, yeniden üretebilme gücü. İzleyici şunu hissedebilsin isterim: Her şeye rağmen hayat akmaya devam ediyor ve o akışın içinde hâlâ güzellik mümkün.