Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Hikaye yeni başlıyor

Hikaye yeni başlıyor

Hikaye yeni başlıyor07 Kasım 2026 - 06:11
Bir yanda moleküler biyoteknoloji diğer yanda indie pop ve alternatif müzik... “Yıkılmam Asla” ile Spotify’da 23 milyonu aşkın dinlenmeye ulaşan Ayça Özefe, bilimsel araştırmanın disiplinini müziğin sezgisel dünyasıyla buluşturuyor. Jagiellonian University’deki yüksek lisansını tamamlayarak Kraków’daki yaşamında yeni bir sayfa açan müzisyen, “Elimde Değil” adlı yeni single’ıyla da müzikal yolculuğunu sürdürüyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
Bir insanın hayatında birbirinden uzak görünen iki tutku, zamanla aynı arayışın farklı ifade biçimlerine dönüşebiliyor. Ayça Özefe için bilim ve müzik böyle iki alan. Moleküler biyoteknoloji eğitimi sırasında laboratuvarda hücrelerin ve moleküllerin işleyişini anlamaya çalışan Özefe, şarkılarında ise insanın iç dünyasını, duygularını, aşkı, özlemi ve kendiyle mücadelesini anlatıyor. Türkiye’de dijital platformlar üzerinden geniş bir dinleyici kitlesine ulaşan müzisyen, sözleri ve müziği kendisine ait “Yıkılmam Asla” ile 23 milyonu aşan dinlenme sayısına ulaşırken “yine de sen”, “gülüşünde bi’ şey var” ve “Sus Kalbim” gibi çalışmalarıyla da müzikal anlatısını geliştirdi.
 
Müzik yolculuğunun önemli bir bölümünü Türkiye dışında sürdüren Özefe, Polonya’da bulunduğu dönemde Jagiellonian University’de Moleküler Biyoteknoloji alanında yüksek lisansını tamamladı. Kraków’un kendisine sunduğu yeni yaşam deneyimi, farklı bir kültürde kendi başına var olmanın getirdiği değişim ve Türkiye’deki dinleyicilerinden uzakta müzik üretmek şarkı yazarlığına da yeni bir bakış kazandırdı. 3 Temmuz 2026’da kentin köklü mekânlarından Klub Pod Jaszczurami’de verdiği konserle Polonya’daki dinleyicilerle buluşan Özefe, Türkçe şarkılarının farklı bir dil konuşulan coğrafyada da karşılık bulduğunu deneyimledi.
 
25 Eylül 2026’da yayınlanan “Elimde Değil” ise sanatçının son dönem çalışmalarının yeni halkası. Duygular üzerindeki kontrolün kaybolduğu, insanın bazen kendi içindeki akışa karşı koyamadığı anlardan beslenen şarkı, 26 Eylül’de yayınlanan video klibiyle de dinleyiciye ulaştı. Spotify’ın ‘Türkçe Pop’ listesinde yer alan ve radyo kanallarında da çalınan çalışma, Özefe’nin Türkiye’de oluşturduğu dinleyici kitlesiyle bağını sürdürürken Avrupa’daki müzikal hedeflerine de eşlik ediyor. Ayça Özefe ile Milliyet Sanat adına gerçekleştirdiğimiz söyleşide yeni single’ından şarkı yazarlığına, bilimsel çalışmalarından Kraków’da kurduğu yaşama, müzik sektöründe karşılaştığı zorluklardan gelecek planlarına uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.
 
“Duygusal dürüstlüğün akustik ve modern elektronik öğelerle buluştuğu bir alan”
 
“Elimde Değil” ile başlayalım. 25 Eylül’de yayınlanan yeni single’ınız, insanın duyguları üzerindeki kontrolünü sorgulayan bir şarkı. Bu parçanın çıkış noktası neydi? Bir kişisel deneyimden mi, gözlemden mi, yoksa bütünüyle hayal ettiğiniz bir hikâyeden mi doğdu?
 
Aslında, tam anlamıyla o an durduramayacağını bildiğin bir hisle baş başa kalma halinden doğdu diyebilirim. “Elimde Değil” biraz kişisel bir kırılma ve itiraf anının ürünü. Bazen insan mantığıyla duyguları arasında öyle büyük bir sıkışma yaşar ki, ne kadar direnirsen diren içindeki o akışa engel olamazsın. Şarkı da o çaresiz ama bir o kadar da kabullenişçi hisse tutunarak yazıldı. Hayali bir hikâyeden ziyade, o an zihnimden geçenlerin ve etrafımda gözlemlediğim o kaçınılmaz teslimiyetin müziğe dökülmüş hali oldu.
 
Şarkılarınızda aşk, özlem, ayrılık ve insanın kendi duygularıyla mücadelesi gibi temalar öne çıkıyor. Şarkı yazarken önce bir cümle, bir melodi ya da belirli bir duygu mu ortaya çıkıyor? Bir fikrin tamamlanmış bir şarkıya dönüşme sürecini anlatır mısınız?
 
Genellikle süreç bende doğrudan o an taşıdığım yoğun bir duygu dalgasıyla, kendiliğinden ortaya çıkan bir mırıldanışla başlıyor. Çoğu zaman, elimde akustik gitarımla yatakta otururken zihnimden geçen melodiyi ve sözleri somut bir hale dönüştürmekle devam ediyor. Önce o atmosfer oluşuyor; sonra o atmosfere en çok yakışacak sözleri bulmaya çalışıyorum. Tamamlanma süreci bazen su gibi akıp gidiyor, bazen de günlerce o kelimenin arkasındaki asıl duyguyu ve tamamlayıcısını aramakla geçiyor. Ama bence bir şarkı asıl, stüdyoda o ilk yazdığın andaki ruhu koruyabildiğinde tamamlanmış oluyor. En son baktığında mükemmel şarkıyı değil de senden bir parça taşıyan sözleri ve melodileri görüp duyabilmek, sürecin en kıymetli kısmı.
 
“Yıkılmam Asla”, Spotify’da 23 milyonu aşkın dinlenmeye ulaştı. Bir şarkının bu kadar geniş bir dinleyici kitlesine ulaşması, onu yazan ve yorumlayan kişi için nasıl bir deneyim? Bu başarının ardından müziğinize, dinleyici beklentilerine ya da kendinize yaklaşımınız değişti mi?
 
23 milyon kulağa ve kalbe ulaşmak, hâlâ dışarıdan bakınca hayal gibi gelen ama hissettiğimde derinden onur duyduğum bir şey. O sayının arkasında aslında odasında o şarkıyla ağlayan, yalnız olmadığını hisseden yüz binlerce insan var. Bunun yanında sayısız içten yorum okudum, benimle kimselerle paylaşamadıklarını paylaşan samimi dinleyicilerim oldu.
 
Ben, bu şarkıyı yayınlarken de büyük beklentilerle değil yalnızca kendi hikâyemi anlatmanın heyecanıyla yola çıkmıştım. Dolayısıyla ulaştığım rakamlar ve dinlenmeler benim için çok daha beklenmedik ve gurur vericiydi. Ardından çıkardığım parçalara dair ilk başta büyük kaygılarım yoktu ancak zaman geçip müzik dünyası değiştikçe sorularım da evrildi. "Çok iyi dinlenen parçalarım var, acaba sonrakilerde aynı beklentiyi karşılayabilecek miyim?" baskısını derinden hissetmeye başladım. O dönemlerde şarkı söyleme mutluluğumu negatif yönde etkileyen, sektörel pek çok olumsuzluk da yaşayınca müziğe kısa bir ara vermek durumunda kaldım.
 
Fakat zamanla fark ettim ki, eğer yaratım sürecine dışarıdaki sesleri dahil etmeye başlarsan o saf samimiyet kaybolup gidiyor. O yüzden kendime yaklaşımım kökten değişti diyebilirim; artık dışarıdaki beklentilerden tamamen bağımsız olarak, sadece o an kalbimden ne geçiyorsa ona odaklanarak üretmeye devam ediyorum.
 
 
“Yıkılmam Asla”dan “yine de sen”e, “gülüşünde bi’ şey var”dan “Sus Kalbim”e uzanan müzikal yolculuğunuzda nasıl bir değişim yaşadınız? Geriye dönüp baktığınızda müzikal ve kişisel açıdan sizi en çok dönüştüren çalışmanız hangisi?
 
Büyüme sancılı ama bir o kadar da öğretici bir süreç. O ilk dönemlerdeki daha saf ve akustik arayışlar, zamanla yerini prodüksiyon anlamında daha katmanlı ve cesur tercihlere bıraktı. Beni kişisel ve müzikal açıdan en çok dönüştüren çalışma sanırım “Yıkılmam Asla” oldu çünkü ilk defa bu kadar kalabalık bir duygunun ve kitlenin merkezinde buldum kendimi. Bu da bana, kendi sesime daha çok güvenmem gerektiğini öğretti.
 
Bugün, şarkı yazarlığıma ilk dönemlerimden farklı olarak daha çok aşk üzerine kavramlar yansıyor. Sevgiyi çok derinden ve bağlı bir şekilde yaşamayı seviyorum; bir zamanlar sanki tek bir acının etrafında senelerce şarkı üretebilecek kadar sonsuz bir gücüm var gibi hissediyordum. Ancak büyüdükçe insanın etrafını çok farklı dertler, başka sorumluluklar sarıyor; sanki son dönemlerde ele aldığım o tek taraflı sevgi konseptinden biraz daha farklı kıyılara, yeni hallere yönelmek istiyor gibi hissediyorum. Hikâye dağarcığım da benle birlikte olgunlaşıyor diyebilirim.
 
Indie pop ve alternatif pop başlıkları müziğinizi tanımlamak için kullanılıyor. Peki siz müzikal kimliğinizi nasıl tarif ediyorsunuz? Üretiminizde belirleyici olan müzisyenler, albümler veya türler hangileri; zaman içinde uzaklaştığınız ya da keşfetmeye başladığınız müzikal alanlar var mı?
 
Müzikal kimliğimi sanırım ‘duygusal dürüstlüğün akustik ve modern elektronik öğelerle buluştuğu bir alan’ olarak tarif edebilirim. Tür etiketlerinden ziyade sound’un ve hissin bende bıraktığı izle ilgileniyorum.
 
Dinlemekten asla vazgeçmediğim ve beni her defasında başka bir yere taşıyan çok özel isimler var. Örneğin Tamino’nun “Habibi” veya “Indigo Night” parçalarındaki o Doğu-Batı sentezi, vokalindeki o çabasız ama derin melankoli beni her zaman büyülemiştir. Sade’in “No Ordinary Love” veya “Like a Tattoo” gibi zamansız eserlerindeki pürüzsüz, sakin ama bir o kadar da göğsü sıkıştıran duygusal dürüstlük prodüksiyon anlayışımda hep rehber oldu. Bunların yanında Türk müziğindeki melankolik köklerle bağımı hiç koparmadım; Ferdi Özbeğen’in sesindeki kadife hüznü ve samimiyeti, Sezen Aksu’nun kalemindeki insanı kalbinden vuran o eşsiz şiirselliği çok seviyorum.
 
Son dönemde ise daha zengin, çok katmanlı prodüksiyonlara sahip şarkıları keşfetmeye başladım. Özellikle Onur Özdemir’in hem prodüksiyon hem de şarkı yazarlığı tarafında yarattığı katmanlı pop dünyasını sıkça dinliyorum; gerçekten harika bir ilham kaynağı.
 
Şarkılarınızın dijital platformlarda geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmasında sosyal medyanın da önemli bir rolü var. Instagram’da 183 bini aşkın takipçiniz bulunuyor. Dinleyiciyle kurduğunuz bu doğrudan ilişki, müziğinizi üretme ve paylaşma biçiminizi nasıl etkiliyor? Sosyal medyada karşılaştığınız bir dinleyici hikâyesinin bir şarkıya bakışınızı değiştirdiği oldu mu?
 
Sosyal medya, benim için sadece bir tanıtım aracı değil müziğin mutfağını ve o andaki kırılganlığımı doğrudan paylaştığım şeffaf bir köprü. İnsanlarla aradaki o duvarların kalkmış olması bazen çok korumasız hissettirse de, bir o kadar da iyileştirici. Aslında açık söylemek gerekirse sosyal medya hesabımı çok etkin kullanabildiğimi de söyleyemem. Çünkü bazı şeyleri insanların gözüne zorla sokuyor gibi hissetmek ve bir şarkı için art arda 10-15 video üretmek zorunda olmayı düşünmek bana pek doğal gelmiyor.
 
Müziğe ilk başladığım dönemlerde sosyal medya bugünkü kadar baskın bir mecra değildi, haftada bir içerik üretmek normal sayılıyor ve her şey çok daha organik, kendiliğinden akıyordu. Ben de o doğallığı korumaya çalışıyorum. Tabii bu şeffaf bağın çok dokunaklı tarafları da var. Bir dinleyicimin “Yıkılmam Asla”yı çok zorlu bir sürecinde nasıl sığınak yaptığını anlatan mesajı, şarkının benim için taşıdığı anlamı tamamen başka bir boyuta taşımıştı. O an anlıyorsun ki, sen o şarkıyı kendi içindeki bir yara için yazıyorsun ama o şarkı gidip başkasının yarasına merhem oluyor. Bu sorumluluk ve bağ, insanı üretim yaparken daha da samimi olmaya itiyor.
 
Müzik kariyerinizin yanında moleküler biyoteknoloji alanında yüksek lisans yaptınız ve 2026’da Jagiellonian University’den mezun oldunuz. Bir yanda bilimsel araştırmanın sistematik yaklaşımı diğer yanda müziğin sezgilere ve duygulara açık dünyası var. Bu iki alanın sizde nasıl bir karşılığı var? Birinin diğerine katkıda bulunduğunu düşünüyor musunuz?
 
İçimde hep iki ayrı dünya, iki farklı tutku var gibi hissediyorum ama aslında ikisi de özünde aynı anlam arayışına hizmet ediyor. Biri laboratuvarda hücrelerin ve moleküllerin dilini çözmeye çalışırken diğeri insanın iç dünyasındaki karmaşık duygusal mekanizmaları anlamlandırmaya uğraşıyor.
 
Bilimin analitik, sabırlı ve sorgulayan disiplini müzikal üretimime de çok şey katıyor. Müziğimde ve günlük hayatımda analitik zekamı aktif olarak kullanabildiğimi görmek beni çok mutlu ediyor. Şarkı yazarken bile bir hipotez kurar gibi duyguyu ele alıp, detaylarıyla inceleyebiliyorum. Bunun yanında akademi dünyasında kalabilmek, bilimsel zeminde sohbet edebilmek ve değerli sosyokültürel etkileşimlerde bulunabilmek benim için kişisel gelişimim açısından son derece kıymetli. Özetle bu iki alan birbirini sürekli besliyor; birinde bir şeyleri fazla kafaya taktığımda diğeri bana eşsiz bir sığınak ve nefes alanı oluyor.
 
 
Kraków’da yaşamak ve eğitim almak, Türkiye’deki müzik çevresinden uzakta kendi yolunuzu çizmenizi de gerektirdi. Polonya’daki yaşamınız, kişisel dünyanızı ve şarkı yazarlığınızı nasıl etkiledi? Türkiye’de yaşarken yazamayacağınızı düşündüğünüz bir şarkıyı orada yazdınız mı?
 
Kraków’un tarihi, sakin ve biraz da melankolik atmosferi insana kendi içine dönmek için müthiş bir alan tanıyor. Türkiye’den uzakta, tek başına kendi başının çaresine bakmak, başka bir dilde ve kültürde var olmaya çalışmak insanı gerçekten olgunlaştırıyor. Oradaki sessizlik ve zaman zaman hissettiğim tatlı yalnızlık hali, Türkiye’deki koşturmaca ve kaos içinde fark edemeyeceğim detayları görmemi sağladı.
 
Türkiye’deyken belki de gürültüden duyamayacağım bazı iç sesleri, Kraków’daki günlüğüme sayfalarca aktardım; çünkü mesafe ve yalnızlık insana kendi hayatına dışarıdan bakma lüksü veriyor. Şimdilerde sayfalarda biriken yazıları yavaş yavaş şarkılara dönüştürmeyi düşünüyorum; ama her şeyin bir vakti var, biraz daha demlenmelerine izin veriyorum diyelim.
 
Temmuz 2026’da Kraków’daki Klub Pod Jaszczurami’de sahne aldınız. Türkiye’de dijital platformlar aracılığıyla oluşan dinleyici kitlenizin dışında, farklı bir ülkede dinleyicilerle yüz yüze buluşmak nasıldı? Dinleyicilerin müziğinizle bağ kurabildiklerini hissettiniz mi?
 
Klub Pod Jaszczurami’deki o gece benim için kesinlikle unutulmazdı. Şarkıları Türkçe söylüyor olmama rağmen, oradaki insanların müziğin duygusunu aynı yoğunlukta paylaştığını, gözlerindeki teması ve ortak hissiyatı görmek inanılmazdı. Müzik evrensel derler ya, kulübün loş ışıkları altında bunu iliklerime kadar hissettim.
 
Farklı dillerden ve coğrafyalardan insanların aynı melodiye eşlik etmesi, ne kadar doğru bir yolda olduğumu bana bir kez daha hatırlattı. Üstelik Polonyalı üniversite dekanım da tüm ailesiyle birlikte konserime gelmişti. Bu, Türkiye'de ne yazık ki pek kolay rastlayamayacağımız, beni derinden duygulandıran ve mutlu eden bir jestti. Konser sonrasında ilk defa Türkçe şarkı dinlediklerini ve müziğimi çok beğendiklerini dile getirmeleri benim için çok anlamlıydı. Ayrıca bu sahnede bir ilki yaşayarak çok sevdiğim bazı İtalyanca ve Fransızca parçaları da seslendirme şansı buldum; bu da geceye bambaşka bir renk kattı.
 
“Elimde Değil”in hem Spotify’daki ‘Türkçe Pop’ listesinde yer alması hem de radyo kanallarında çalınması, şarkının farklı mecralarda dinleyiciye ulaşmasını sağlıyor. Dijital platformların editoryal listeleri ile radyo ve sosyal medya arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Bir şarkının başarısını sizin için asıl belirleyen ölçüt nedir?
 
Açıkçası bu listeler ve mekanizmalar işin profesyonel ve görünürlük kısmı için çok kıymetli, şüphe yok. Ama ben bu dengeyi kurarken müziğin saf kalbini kaybetmemeye çalışıyorum. Algoritmaların veya listelerin ne diyeceğinden ziyade stüdyodan çıktığımda benim içine sinip sinmediğine bakıyorum. Benim için bir şarkının başarısının asıl ölçütü, birinin kulaklığını takıp sokakta yürürken o şarkıyla kendi hikâyesi arasında bir köprü kurabilmesi. Bir insan bile “Bunu sanki benim için yazmışsın,” dediğinde, o şarkı zaten hedefine ulaşmış demektir.
 
Şarkılarınızı kendi adınızla yayınlarken aranjman, prodüksiyon ve görsel anlatım gibi kararların ne kadarında söz sahibisiniz? Bir şarkının ilk taslağından klibine ve sahne yorumuna kadar uzanan süreçte nasıl bir yaratıcı kontrolünüz var? Birlikte çalıştığınız müzisyenlerle fikir ayrılıkları yaşadığınızda nasıl bir yol izliyorsunuz?
 
Burada süreç, biraz projenin doğasına göre şekilleniyor diyebilirim. Bana dışarıdan bir projeyle gelindiğinde bu genelde beni çok heyecanlandıran, “Evet, buna kesinlikle söz yazmalıyım ya da seslendirmeliyim” dediğim özel işler de oluyor ve karşı tarafın vizyonuna çok daha kolay uyum sağlayan, paylaşıma açık bir tutum sergiliyorum.
 
Ancak sözü ve müziği bana ait olan kendi şarkılarımda, yaratıcı kontrolün tamamında yer almayı tercih ediyorum; zira başka türlüsünü hayal etmek benim için biraz güç. Şarkı daha zihnimde ilk doğduğu andan klibindeki renk paletine ve sahnedeki duyumuna kadar her detay o bütünsel hikâyenin ayrılmaz bir parçası.
 
Görsel dünyada da çoğu zaman kurguyu ve konsepti doğrudan kendim tasarlamayı seviyorum. İşin bu yaratıcı kısmında yer almak bana ayrı bir keyif veriyor. Yönetmen veya bir ekiple çalıştığımızda ise öncesinde kafamdaki dünyayı ve referansları detaylarıyla aktarıp çıkan sonuç üzerinden ilerliyoruz.
 
Sert fikir ayrılıklarından ziyade, en çok zaman harcadığımız kısım mix süreçleri oluyor. İlk duyduğum çıktının içime sinmediği ve mükemmel hissi yakalayana kadar pek çok revize vermek durumunda kaldığım projeler oldu. Ama ne mutlu ki şu anki prodüktörüm Onur ile bu konuda harika bir frekans yakaladık; beni ve müziğimi çok iyi anladığı için o süreci çok daha akıcı ve uyumlu bir şekilde yürütüyoruz.
 
Önünüzdeki dönemde Ayça Özefe’yi nasıl bir müzikal yolculuk bekliyor? Avrupa’da daha fazla konser vermek, farklı ülkelerden müzisyenlerle çalışmak ya da başka dillerde üretim yapmak gibi hedefleriniz var mı? Bir de dinleyicilerin henüz bilmediği, üzerinde çalıştığınız yeni bir proje veya albüm planı bulunuyor mu?
 
Önümde oldukça heyecanlı, yolda olmanın tadını çıkardığım bir dönem var. Avrupa’da daha fazla sahnede yer almak, farklı kültürlerden müzisyenlerle yollarımızın kesişmesi ve belki de başka dillerde denemeler yapmak kesinlikle planlarım arasında. Sevgili menajerim Magdalena ile yeni projeler ve konser planları üzerine çalışmaya devam ediyoruz; mutfakta sürekli bir şeyler kaynıyor diyebilirim. Fikirler ve şarkılar tamamen olgunlaştığında bu sürprizleri sırasıyla dinleyiciyle paylaşacağız. Ama bildiğim tek şey, hikâyenin daha yeni başladığı.
 
Etiketler: Milliyet Sanat  Ayça Özefe  müzik  Elimde Değil  Kraków