İki ses, tek hikâye
Besteci ve kemancı Melisa Uzunarslan ile piyanist Cem Babacan, “Uzunarslan: Works for Violin & Piano Vol. 1” albümünde Uzunarslan’ın farklı dönemlerde bestelediği yedi eseri bir araya getirirken, klasik müziğin geleneği ile kişisel bir anlatımı buluşturuyor. Tarihi bir konser mekânında canlı olarak kaydedilen albüm, iki müzisyenin birlikte geliştirdiği müzikal dili de görünür kılıyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Genç müzisyenleri dinlerken beni en çok etkileyen şeylerden biri, müzikle kurdukları ilişkinin içindeki merak ve heyecan oluyor. Bir bestecinin zaman içinde kendi sesini bulma çabasını, bir yorumcunun o sese kendi birikimiyle karşılık verişini izlemek; henüz tamamlanmamış bir müzikal yolculuğun nasıl şekillendiğine tanıklık etmek bana her zaman ayrı bir heyecan veriyor. Melisa Uzunarslan ve Cem Babacan’la konuşurken de böyle hissettim. İki genç müzisyen, farklı birikimlerini ve müzikle kurdukları kişisel ilişkiyi bir araya getirerek yalnızca bir albüm değil, birlikte oluşturdukları müzikal bir hafıza da bırakmışlar.
Besteci ve kemancı Melisa Uzunarslan ile piyanist Cem Babacan, Uzunarslan’ın farklı dönemlerde bestelediği eserleri bir araya getiren yeni albümleri “Uzunarslan: Works for Violin & Piano Vol. 1” ile dinleyici karşısında. 10 Temmuz 2026’da MDU Yapım etiketiyle dijital platformlarda yayınlanan albüm, yedi eseri bir araya getiriyor. Projenin ayırt edici özelliklerinden biri ise kayıtların stüdyo ortamında değil, tarihi bir konser mekânında canlı olarak gerçekleştirilmiş olması.
Klasik müziğin teknik geleneğini çağdaş bir anlatımla buluşturan albümde, üç bölümden oluşan “Kanlıca Süiti” ile dört bölümlü “1 No’lu Keman ve Piyano Sonatı Op.13” başta olmak üzere Uzunarslan’ın farklı dönemlerde yazdığı eserler yer alıyor. Bestecinin çocukluğunun geçtiği İstanbul’un Kanlıca semtinden izler taşıyan “Kanlıca Süiti”, orkestra için yazılmışken bu proje için ilk kez keman ve piyano ikilisi için yeniden düzenlendi.
Uzunarslan’ın klasik Batı müziği geleneği içindeki birikimini Türk müziğinin ezgisel ve ritmik karakteriyle buluşturduğu albümde aidiyet, hafıza, insan ilişkileri, kayıp, umut ve varoluş gibi temalar öne çıkıyor. Ancak projenin yaklaşımı yalnızca bestelerin taşıdığı temalarla sınırlı değil. Uzunarslan ve Babacan, stüdyo kaydının kusursuzluğundan çok iki müzisyenin aynı anda nefes almasını, birbirini dinlemesini ve konser anının geri döndürülemez enerjisini korumayı tercih etmiş. Böylece albüm, eserlerin yanı sıra canlı performansın doğal iletişimini ve ilk seslendirilişlerin heyecanını da kayıt altına alıyor.
Albümün ortaya çıkışını, bestelerin taşıdığı kişisel ve kültürel izleri, iki müzisyenin canlı kayıt tercihinin ardındaki yaklaşımı ve klasik müzik alanında üretmenin bugün ne anlama geldiğini konuşmak üzere Melisa Uzunarslan ve Cem Babacan’la Milliyet Sanat için bir araya geldik.
Cem Babacan & Melisa Uzunarslan
“Uzunarslan: Works for Violin & Piano Vol. 1” albümü nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? Bu projeyi bir kayıt çalışmasından öte, müzikal bir hafıza olarak tanımlıyorsunuz. Bu fikrin arkasındaki hikâyeyi anlatır mısınız?
Melisa Uzunarslan: Aslında bu albümün çıkış noktası bir albüm yapma fikrinden çok, yıllar içinde yazdığım eserlerin ve Cem’le birlikte kurduğumuz müzikal dünyanın bir kaydını bırakma isteğiydi. Besteler benim için yazıldıkları dönemlerden bağımsız değiller; her birinin hayatımda karşılık geldiği bir zaman, duygu ve hikâye var. Bu nedenle albümü yalnızca eserlerin kaydedildiği bir çalışma olarak görmüyorum. Bir anlamda kendi müzikal hafızamın kaydı. Üstelik kayıtların 15 Mayıs 2026’da Grand Pera Tarihi Salon’da verdiğimiz “İki Ses, Tek Hikâye” konserinden alınmış olması bunu benim için daha da anlamlı kılıyor. O akşam yalnızca eserleri çalmadık; o güne kadar birlikte oluşturduğumuz müzikal hikâyenin de bir fotoğrafını çektik diyebilirim.
Albümde yer alan eserler farklı dönemlerde yazılmış çalışmalarınızdan oluşuyor. Bu albüm bestecilik yolculuğunuzda nasıl bir dönüm noktasını temsil ediyor?
M. Uzunarslan: Bir bestecinin kendi geçmişine dönüp baktığında eserleri arasında bir bağ görmeye başlaması bence çok ilginç bir deneyim. Yazarken birbirinden bağımsız olduğunu düşündüğüm eserlerin yıllar sonra aynı dünyaya ait olduklarını fark ettim. Bu albüm benim için biraz da “Benim müziğim nedir?” sorusunun cevabını duyabildiğim bir çalışma oldu. Keman benim ana enstrümanım olduğu için onun sesini, sınırlarını, rengini ve ifade olanaklarını çok yakından tanıyorum. Piyano ise Cem sayesinde besteciliğimde giderek çok daha güçlü bir yere sahip oldu. Dolayısıyla “Vol. 1”i bir sonuçtan çok bir eşik olarak görüyorum. Geçmişte yazdıklarımı bir araya getirirken bundan sonra yazmak istediğim müziği de daha net görmeye başladım.
“Kanlıca Süiti”, çocukluğunuzun geçtiği semtten ilham alan çok kişisel bir eser. Bir mekânın hafızası ve duygusu müziğe nasıl dönüşüyor? Kanlıca’nın hangi sesleri, görüntüleri ya da hisleri bu eserin içine yerleşti?
M. Uzunarslan: Kanlıca benim için yalnızca İstanbul’da bir semt değil. Çocukluğumun, ailemin, Boğaz’ın, sokakların ve geçmişte kalmış çok sayıda duygunun bir arada bulunduğu bir yer. Bir mekânı bestelerken onun birebir seslerini taklit etmekten çok, bende bıraktığı hissi müziğe dönüştürüyorum. “Kanlıca Süiti”nde de bunu yaptım. “Gün Doğumu”, “Fıstıklı Yokuşu” ve “Cemiyet” aslında bir semtin üç farklı görüntüsü olduğu kadar, benim hafızamdaki üç farklı ruh hâli. Boğaz’ın sabah ışığı, yokuşlar, eski İstanbul duygusu, çocukken çok büyük görünen ama yetişkin olduğunuzda küçüldüğünü fark ettiğiniz sokaklar… Bütün bunların müzikte doğrudan bir karşılığı olmayabilir ama bestelerken zihnimde çok canlı görüntüler oluşturuyorlar. Benim için Kanlıca Süiti biraz da artık var olmayan bir zamana yazılmış müzikal bir mektup.
“Kanlıca Süiti”nin orkestra için yazılmış halinden keman-piyano düzenlemesine geçiş süreci nasıl oldu? İki enstrümanın eserin ruhunu değiştirdiğini düşünüyor musunuz?
M. Uzunarslan: Kesinlikle değiştirdi ama özünü değiştirmedi. Orkestra versiyonunda renk paleti doğal olarak çok daha geniş. Farklı çalgı gruplarıyla atmosferi katmanlandırabiliyorsunuz. Keman-piyano versiyonunda ise müzik daha çıplak ve daha kişisel bir hâle geliyor. Keman insan sesine çok yakın bir anlatım gücüne sahip. Piyano ise orkestral düşünceyi tek başına taşıyabilecek kadar geniş bir enstrüman. Bu nedenle iki enstrümana indirgendiğinde Kanlıca’nın hikâyesinin daha içten, hatta biraz daha nostaljik bir hâle geldiğini düşünüyorum.
Cem Babacan: Piyano açısından da bu tür bir düzenleme çok ilginç. Orkestradaki farklı renkleri birebir taklit etmeye çalışmak yerine onların yarattığı hissi piyanoda yeniden kurmanız gerekiyor. Böylece eser başka bir kimlik kazanıyor. Kemanla piyano arasındaki diyalog da orkestral versiyonda olmayan farklı bir yakınlık yaratıyor.
Albümde aidiyet, hafıza, kayıp, umut ve varoluş gibi evrensel temalar öne çıkıyor. Bestelerinizde kişisel hikâyeden yola çıkıp dinleyicide ortak bir duygu yaratma süreciniz nasıl işliyor?
M. Uzunarslan: Ben aslında beste yaparken ‘Dinleyici burada ne hissetsin?’ diye düşünmüyorum. Önce kendime karşı dürüst olmaya çalışıyorum. Çünkü çok kişisel bir duyguyu yeterince dürüst anlatırsanız onun bir noktada evrenselleştiğine inanıyorum. Hepimizin kayıpları, özlediği insanlar ve yerler, korkuları, umutları var. Hikâyeler farklı ama duygular birbirine çok benziyor. Müziğin en sevdiğim tarafı da bu. Bir şeyi kelimelerle tarif ettiğinizde sınırlarını çiziyorsunuz. Müziğe dönüştürdüğünüzde ise o duygu artık yalnızca size ait olmaktan çıkıyor. Dinleyen kişi kendi hikâyesini onun içine yerleştirebiliyor.
Melisa Uzunarslan
Klasik Batı müziği eğitimi içinde yetişmiş bir besteci olarak eserlerinizde Türk müziğinin melodik ve ritmik karakterini çağdaş klasik müzik diliyle buluşturuyorsunuz. Bu sentezi bilinçli bir arayış olarak mı görüyorsunuz, yoksa doğal bir müzikal kimliğin yansıması mı?
M. Uzunarslan: Bence başlangıçta daha bilinçliydi, zamanla tamamen doğal hâle geldi. Eğitimim klasik Batı müziği geleneğinin içinde şekillendi; kemancı olarak da hayatım boyunca bu repertuvarın içinde yaşadım. Fakat aynı zamanda Türkiye’de doğdum, büyüdüm. Buradaki melodik hafıza, ritimler ve ses dünyası ister istemez kulağımın bir parçası. Bestelerimde Türk müziğine ait bir ezgiyi doğrudan alıp kullanmaktan çok modal yapılar, ritmik karakterler veya melodinin davranış biçimi üzerinden bu coğrafyanın izlerinin duyulmasını seviyorum. Dolayısıyla bugün bunu ‘iki ayrı müzik dilini birleştirmeye çalışıyorum’ şeklinde görmüyorum. İkisi de zaten benim müzikal kimliğimin içinde bulunuyor.
“1 No’lu Keman ve Piyano Sonatı Op.13”, albümün önemli eserlerinden. Bu sonatın bestelenme sürecini ve anlatmak istediği müzikal dünyayı paylaşır mısınız?
M. Uzunarslan: Sonat benim için çok kişisel eserlerden biri. Bölümlerin isimleri de bunu açıkça söylüyor: “Sana”, “Bana”, “Onlara” ve “Hasta”. Aslında burada klasik sonat düşüncesinin içinde insan ilişkilerini ve farklı ruh hâllerini anlatmak istedim. Eser ilerledikçe dışarıya dönük bir anlatımdan daha içsel ve kırılgan bir alana doğru gidiyor. Müzikte hikâye anlatmayı seviyorum ama bunun dinleyiciye zorla kabul ettirilen tek bir hikâye olmasını istemiyorum. Bölüm başlıkları birer ipucu. Sonrasında herkes kendi “Sana”sını, “Bana”sını ya da kendi kırılganlığını o müziğin içinde bulabilir.
Bir bestecinin kendi eserini yorumlamak nasıl bir sorumluluk ve avantaj getiriyor? Melisa hanımefendinin müzikal dünyasını bir yorumcu olarak nasıl keşfettiniz?
C. Babacan: Yaşayan bir besteciyle çalışmanın en büyük avantajı, eserin kaynağına doğrudan ulaşabilmek. Fakat bunun ilginç bir tarafı da var: Bestecinin söylediği her şeyi mekanik biçimde uygulamak iyi bir yorumcu olmak anlamına gelmiyor. Melisa’nın müziğini uzun zamandır tanıyorum. Onun nerede nefes almak istediğini, bir cümlenin nereye yöneldiğini veya notada yazmayan bir gerilimin nerede bulunduğunu zaman içinde çok daha iyi anlamaya başladım. Buna karşılık ben de piyanist olarak farklı öneriler getirebiliyorum. Dolayısıyla süreç ‘besteci söylüyor, yorumcu yapıyor’ şeklinde işlemiyor. Karşılıklı bir alışveriş var. Bence ortaya çıkan yorum da tam olarak bu diyaloğun sonucu.
Aranızdaki müzikal uyumdan söz ediyorsunuz. Bir kemancı ve piyanist olarak birlikte çalışırken ortak bir ifade diline ulaşma süreciniz nasıl gelişti?
M. Uzunarslan & C. Babacan: Birlikte çok uzun süre müzik yaptığınızda bazı şeyleri artık konuşmadan anlamaya başlıyorsunuz. Nefes, zamanlama, rubato veya bir cümlenin nereye gideceği bazen göz temasıyla bile anlaşılabiliyor. Ama müzikal uyumun her konuda aynı düşünmek anlamına gelmediğini de düşünüyoruz. Tam tersine, zaman zaman farklı fikirlerimiz oluyor. Birimiz bir pasajın daha özgür, diğerimiz daha kontrollü olması gerektiğini düşünebiliyor. Asıl uyum, bu farklılıklardan ortak bir üçüncü fikir çıkarabilmek. “İki Ses, Tek Hikâye” ismini seçmemizin nedeni de biraz buydu. İki ayrı müzisyen olarak kalıyoruz ama sahnede aynı hikâyeyi anlatmaya çalışıyoruz.
Albümün canlı konser kaydı olarak hazırlanması önemli bir tercih. Günümüzde stüdyo teknolojileri kusursuz kayıt imkânı sunarken, neden sahnedeki anın doğallığını korumayı seçtiniz?
M. Uzunarslan & C. Babacan: Çünkü, kusursuzluk ile gerçeklik her zaman aynı şey değil. Stüdyo kaydının sunduğu olanaklar elbette çok değerli. Fakat canlı performansta tekrar üretilemeyecek bir şey var: risk. Seyirci orada, zaman akıyor ve müziği geri alamıyorsunuz. O gece ne yaşandıysa kayıt onun belgesi. Belki stüdyoda bazı ayrıntıları daha kontrollü kaydedebilirdik ama konser anındaki gerilimi, heyecanı ve birbirimize verdiğimiz tepkileri yeniden üretmek mümkün olmayacaktı. Biz, bu albümde biraz da o ânı saklamak istedik.
Canlı kayıtların en büyük farkı, müzisyenlerin o anki enerjisini ve iletişimini taşımasıdır. Bu albümde ‘tek seferlik’ konser atmosferinden özellikle korumak istediğiniz şey neydi?
M. Uzunarslan: Ben, en çok nefesi korumak istedim. Canlı performansta müzik bazen planladığınızdan farklı bir yere gidiyor. Bir cümleyi o gece biraz daha uzun tutuyorsunuz, bir yerde daha fazla risk alıyorsunuz. Çünkü salonun enerjisi sizi etkiliyor.
C. Babacan: Ve birbirinizi etkiliyorsunuz. Birimizin yaptığı küçük bir zamanlama değişikliği diğerinin bütün cümlesini değiştirebiliyor. Canlı müziğin güzelliği biraz burada. Aynı eseri ertesi gün çalsak birebir aynı olmayacak. Albümde korunmasını istediğimiz şey tam olarak bu geri döndürülemezlikti.
Kayıtların tarihi bir konser mekânında yapılması da dikkat çekici. Mekânın akustiği ve atmosferi performansınıza nasıl etki etti?
M. Uzunarslan & C. Babacan: Grand Pera Tarihi Salon’un görsel ve akustik karakteri konserin atmosferine çok şey kattı. Tarihi salonlarda sahneye çıktığınızda yalnızca bugünün seyircisini değil, o mekânın geçmişini de hissediyorsunuz. Akustik olarak da keman ve piyanonun birbirine karışmadan ama aynı atmosferin içinde duyulması bizim için önemliydi. Salonun doğal rezonansı özellikle lirik bölümlerde müziğe çok güzel bir derinlik verdi. Albümü yıllar sonra dinlediğimizde yalnızca nasıl çaldığımızı değil, o salonu ve o geceyi de hatırlamak istiyoruz.
Klasik müzikte özellikle kadın bestecilerin görünürlüğü hâlâ önemli bir tartışma konusu. Kadın bir besteci olarak engellerle ya da ön yargılarla karşılaştınız mı?
M. Uzunarslan: Elbette karşılaştım. Fakat zaman içerisinde şunu öğrendim: Sürekli olarak kabul edilmeyi veya birilerinin sizi seçmesini beklerseniz çok fazla zaman kaybedebiliyorsunuz. Kadın besteciler, tarih boyunca eser üretmiş olmalarına rağmen repertuvarda çok daha az görünür oldular. Bugün durum değişiyor ama hâlâ yapılması gereken çok şey var. Ben, kendi adıma enerjimi mümkün olduğunca üretmeye yöneltmeye çalışıyorum. Eserimi yazmak, seslendirmek, kaydetmek, başka müzisyenlere ulaştırmak… Bir kapının açılmasını beklemek yerine bazen kendi kapınızı yaratmanız gerekiyor. Benim için önemli olan ‘kadın besteci’ tanımından kaçmak değil; bir gün kadın veya erkek ayrımına ihtiyaç duymadan yalnızca “besteci” diyebileceğimiz kadar eşit bir müzik dünyasına ulaşabilmek.
“Kimsenin size izin vermesini beklemeyin” sözünüz genç müzisyenler için güçlü bir mesaj taşıyor. Bugünün genç bestecilerine ve yorumcularına hangi tavsiyeleri vermek istersiniz?
M. Uzunarslan: Gerçekten kimsenin size izin vermesini beklemeyin. Eskiden bir eserinizin duyulabilmesi için çok daha fazla kapının açılması gerekiyordu. Bugün hâlâ kurumlar, orkestralar, festivaller ve plak şirketleri çok önemli ama sanatçının kendi alanını yaratabileceği çok daha fazla imkân var. Eserinizi yazın. Çalın. Arkadaşlarınızla bir konser düzenleyin. Kaydedin. Paylaşın. Başvurular yapın. Reddedilin ve tekrar başvurun. Bir de genç müzisyenlere mükemmel olmaya çalışırken üretmekten vazgeçmemelerini söylemek isterim. Çünkü müzikal kimlik düşünerek değil, büyük ölçüde yaparak oluşuyor.
Bağımsız bir albüm olarak MDU Yapım etiketiyle yayımlanan bu proje, klasik müzik üretiminin günümüzdeki bağımsız yapısı hakkında da düşündürüyor. Bir sanatçı olarak albümü hayata geçirirken hangi zorluklarla karşılaştınız?
M. Uzunarslan & C. Babacan: Bağımsız üretim özgürlük sağlıyor ama aynı zamanda sanatçının omzuna çok daha fazla sorumluluk yüklüyor. Yalnızca müziği düşünmüyorsunuz; kayıt, yayın, görsel dünya, dağıtım, tanıtım ve dijital platformlardaki süreçlerin tamamıyla ilgilenmeniz gerekiyor. Klasik müzikte bunun ayrıca zor bir tarafı var çünkü daha sınırlı bir dinleyici kitlesine ulaşmaya çalışıyorsunuz. Buna karşılık bağımsızlığın çok kıymetli bir tarafı da var: Sanatsal kararların merkezinde siz kalıyorsunuz. Bu albümün nasıl duyulacağına, hangi eserlerin yer alacağına ve nasıl sunulacağına ilişkin kararları kendi müzikal dünyamız doğrultusunda verebildik. MDU Yapım etiketiyle yayımlanması da bu bağımsız üretim anlayışının bir parçası oldu.
Klasik müzik dünyasında piyanistlerin repertuvar seçimleri çoğu zaman bestecilerin gölgesinde kalabiliyor. Yeni eserleri ve yaşayan bestecileri yorumlamak neden önemli?
C. Babacan: Klasik müzik yalnızca geçmişi koruyan bir sanat olursa, müzeleşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bach, Beethoven, Brahms veya Rachmaninov çalmak bizim için vazgeçilmez; fakat onların bugün klasik repertuvar dediğimiz eserleri de bir zamanlar yeni müzikti. Yaşayan bestecilerle çalışmak bu yüzden benim için çok değerli. Henüz yorum geleneği oluşmamış bir eserle karşı karşıyasınız. Size ‘böyle çalınır’ diyen onlarca kayıt yok. Kendi yorumunuzu oluşturmak zorundasınız. Bir piyanist için bu hem büyük bir özgürlük hem de ciddi bir sorumluluk.
Cem Babacan
Albümün devamı, yani “Vol. 2” için planlarınız var mı? Melisa’nın keman ve piyano eserlerinden oluşan daha geniş bir külliyat dinleyiciyle buluşacak mı?
M. Uzunarslan: Başlıktaki “Vol. 1” zaten biraz niyet beyanı aslında. Bestecilik benim için devam eden bir süreç ve keman-piyano repertuvarı da üretimimin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bunun yanında farklı çalgı grupları ve oda müziği için yazdığım eserler de var. Dolayısıyla bu albümü tek başına duran bir proje olarak değil, zaman içinde oluşacak daha geniş bir kayıt külliyatının ilk bölümü olarak düşünüyorum. “Vol. 2” fikri kesinlikle var. Ama acele etmek istemiyoruz. Yeni albümün de kendi hikâyesi ve kendi zamanı olsun istiyoruz.
Bugünün dinleyicisine klasik müziği ulaştırmak için dijital platformların rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Spotify, YouTube gibi mecralar klasik müziğin dinleyici kitlesini değiştirdi mi?
M. Uzunarslan & C. Babacan: Kesinlikle değiştirdi. Bugün dünyanın herhangi bir yerindeki bir dinleyici birkaç saniye içinde daha önce hiç duymadığı bir bestecinin eserine ulaşabiliyor. Bu klasik müzik açısından muazzam bir imkân. Özellikle yaşayan besteciler için dijital platformların çok demokratikleştirici bir tarafı olduğunu düşünüyoruz. Fiziksel olarak aynı ülkede bulunmadığınız bir yorumcu eserinizi keşfedebiliyor ve sizinle iletişime geçebiliyor. Elbette dijital dünyanın hızlı tüketim alışkanlıkları klasik müzik açısından bazı sorunları da beraberinde getiriyor. Klasik eserler çoğu zaman zaman ve dikkat istiyor. Ama biz yeni kuşak dinleyiciyi küçümsememek gerektiğini düşünüyoruz. İnsanlara ulaşabildiğinizde ve merak uyandırabildiğinizde uzun soluklu bir eseri de dinliyorlar.
Bir besteci ve bir yorumcu olarak müziğin geleceğine baktığınızda, klasik müziğin yeni kuşaklarla kuracağı ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
M. Uzunarslan: Klasik müziğin geleceği konusunda karamsar değilim. Ama yeni kuşağın bizim müziğe ulaşma biçimimize uymasını beklemek yerine, onların müziği keşfetme biçimlerini anlamamız gerektiğini düşünüyorum.
C. Babacan: Aynı zamanda repertuvarın yaşayan bir şey olduğunu hatırlamak gerekiyor. Yeni eserler yazılmalı, genç yorumcular bunları çalmalı ve dinleyici bugünün sesini de klasik müzik sahnesinde duyabilmeli.
M. Uzunarslan & C. Babacan: Klasik müzik değişmeden kaldığı için değil, yüzyıllardır değişebildiği için hayatta. Yeni kuşakla ilişkisini de yine değişerek, fakat kendi derinliğinden vazgeçmeden kuracağına inanıyoruz.
Bu albümü dinleyenlerin akıllarında veya kalplerinde nasıl bir iz bırakmasını umuyorsunuz?
M. Uzunarslan: Ben dinleyicinin benim ne hissettiğimi birebir anlamasını istemiyorum aslında. Kendi hissettiği şeyi bulmasını istiyorum. Bir eser bittiğinde dinleyen kişinin zihninde kendi çocukluğundan bir görüntü, kaybettiği biri, sevdiği bir yer ya da tarif edemediği bir duygu beliriyorsa müzik görevini yapmış demektir.
C. Babacan: Ben de albümün dinleyicide gerçek bir performansa tanıklık etmiş hissi bırakmasını isterim. İki müzisyenin aynı anda nefes aldığı, birbirini dinlediği ve müziğin o anda oluştuğu hissini.
M. Uzunarslan & C. Babacan: Belki yıllar sonra biri bu albümü yeniden açıp dinlediğinde kendi hayatının başka bir dönemini hatırlayacak. O zaman bizim müzikal hafızamız onun hafızasının da küçük bir parçasına dönüşmüş olacak. Bundan daha güzel bir şey düşünemiyoruz.
Milliyet Sanat’a bu albümün yalnızca sonucuyla değil, arkasındaki hikâyeyle de ilgilendiği için çok teşekkür ederiz. “Uzunarslan: Works for Violin & Piano Vol. 1” bizim için bir albümden çok daha fazlası; bestecilik, yorumculuk, dostluk, ortak üretim ve yıllar içerisinde biriken müzikal hafızanın kaydı. Bu müziğin bizden çıktıktan sonra başka insanların hayatlarında farklı anlamlar kazanması ise bütün bu sürecin en heyecan verici tarafı. Çünkü eser bir kez dinleyiciyle buluştuğunda artık yalnızca bestecisine veya yorumcusuna ait olmuyor. Dinleyen, paylaşan ve bu müziğin yolculuğuna eşlik eden herkese teşekkür ediyoruz.
Etiketler: Cem Babacan Melisa Uzunarslan müzik


