Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » İlham perisi değil, sanatçı

İlham perisi değil, sanatçı

İlham perisi değil, sanatçı13 Temmuz 2026 - 06:07
Hilma af Klint’ten Lee Miller’a, Leonora Carrington’dan Simone Fattal’a uzanan Paris 2026 sergileri, sadece kadın sanatçıları yeniden görünür kılmıyor; sanat tarihinin kimleri merkeze aldığı ve kimleri dışarıda bıraktığı sorusunu da gündeme getiriyor.
CEREN ÇIPLAK DRILLAT
 
Paris’te peş peşe açılan kadın sanatçı sergilerini izleyince, bunların yalnızca birbirinden bağımsız retrospektifler olmadığını fark ediyorsunuz. Sergiler farklı sanatçılara odaklansa da hepsi dönüp dolaşıp aynı soruya çıkıyor: Kadın sanatçılar sanat tarihinde nasıl yer buldu ve neden bazıları bu kadar geç görünür oldu?
 
Lee Miller, Hilma af Klint, Leonora Carrington, Adya van Rees ve Simone Fattal gibi farklı kuşaklardan ve farklı coğrafyalardan sanatçıları bir araya getiren Paris’in 2026 programını sadece bir “kadın sanatçılar sezonu” olarak değil, sanat tarihinin nasıl yazıldığına dair güçlü bir tartışma olarak okumak mümkün.
 
 
Bunu her sanatçı farklı bir şekilde ortaya koyuyor. Hilma af Klint, soyut sanatın başlangıcına dair başka bir açıdan bakmayı öneriyor. Lee Miller, fotoğraf tarihinde kadınların nasıl konumlandırıldığına dair yerleşik bakışı sorgulatıyor. Leonora Carrington, sürrealizmin erkek merkezli sınırlarını genişletiyor. Adya van Rees, avangardın görünmeyen ortaklıklarını ve kolektif üretimlerini yeniden görünür kılıyor. Simone Fattal ise kolayca sınıflandırılamayan bir pratiğin nasıl okunabileceğini gösteriyor.
 
Bu sergiler yan yana geldiğinde, kadın sanatçıları sanat tarihine sonradan eklenen isimler olarak değil, bu tarihin zaten kurucuları olarak yeniden okumaya davet ediyor.
 
Soyut sanatın başlangıç hikâyesini yeniden düşünmek
 
Bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri Hilma af Klint sergisi. Uzun yıllar boyunca soyut sanatın başlangıcı Kandinsky, Maleviç ve Mondrian gibi isimler üzerinden anlatıldı. Ancak Hilma af Klint’in 1906’dan itibaren ürettiği soyut resimlerin bu yerleşik anlatıyı kırdığı belirtiliyor.
 
Belki de asıl soru şu: Soyut sanatın başlangıç hikâyesini neden bu kadar uzun süre yalnızca belirli sanatçılar üzerinden okuduk?
 
 
Hilma af Klint
 
Grand Palais ile Centre Pompidou’nun birlikte hazırladığı sergi de tam olarak bu sorunun peşinden gidiyor. Af Klint’in, soyut sanatın öncüleri olarak kabul edilen isimlerden yıllar önce geometrik biçimleri, güçlü renk alanlarını ve organik motifleri bir araya getirerek özgün bir görsel dil geliştirdiği vurgulanıyor.
 
Stockholm Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim gören af Klint, sanat yaşamı boyunca iki farklı üretim alanını birlikte sürdürdü. Bir yandan dönemin beklentilerine uygun figüratif resimler yaparken, diğer yandan neredeyse kimseyle paylaşmadığı son derece deneysel bir soyut resim dili geliştirdi. Hatta ölümünden sonra eserlerinin yirmi yıl boyunca sergilenmemesini vasiyet etti. Bu karar, çalışmalarının geç keşfedilmesine yol açtı; ancak aynı zamanda sanatçının kendi üretimini dönemin sanat ortamından bilinçli olarak ayrı tuttuğunu da düşündürüyor.
 
Bugün birçok önemli müze onu soyut sanatın öncü isimlerinden biri olarak ele alırken, Fransa’da bu ölçekte bir serginin ancak şimdi gerçekleşiyor olması da ayrıca dikkat çekici.
 
 
Hilma af Klint, “Les Dix plus grands,n°4 (Jeunesse)”,1907. By courtesy of the Hilma af Klint Foundation-photo The Moderna Museet Stockholm
 
 
Hilma af Klint, “Le Cygne Partie 1 No 17”, 1915. By courtesy of the Hilma af Klint Foundation - photo The Moderna Museet, Stockholm
 
Kamera önünden kamera arkasına
 
Lee Miller retrospektifi de benzer bir soruyu bu kez fotoğraf tarihi üzerinden soruyor.
 
Lee Miller, uzun yıllar boyunca Man Ray ile ilişkisi üzerinden tanındı ve onun ilham perisi olarak anıldı. Ya da moda dünyasının ikonik yüzü olarak görüldü. Halbuki Miller’ın kariyeri tek bir kimlikle açıklanamayacak kadar katmanlı. Bir dönem Vogue kapaklarının aranan modeli olan Miller, daha sonra sürrealist fotoğrafın deneysel olanaklarını araştırdı; ardından II. Dünya Savaşı sırasında cepheleri ve Nazi toplama kamplarını belgeleyen bir savaş muhabiri olarak çalıştı.
 
 
Lee Miller, Vogue için Schiaparelli moda çekiminde kamerasıyla birlikte. Musée d’Art Moderne, Paris, 1945. © Lee Miller Archives 
 
Paris Modern Sanatlar Müzesi’ndeki retrospektif de bu bakışı merkezine alıyor. Sergi, Lee Miller’ı yalnızca döneminin önemli fotoğrafçılarından biri olarak değil, 20. yüzyılın en güçlü görsel tanıklarından biri olarak konumlandırıyor.
 
Sergide ayrıca Hitler’in Münih’teki evinin küvetinde çekilen ikonik otoportresi de yer alıyor.
 
 
Lee Miller, Hitler’in küvetinde. Münih, Almanya, 1945. © Lee Miller Arşivi
 
 
Lee Miller, Amerikalı savaş muhabiri David E. Scherman, savaş kıyafetleriyle. Dean House, 4 Dean Street, Londres 1942 © Lee Miller Archives 
 
Sürrealizmin merkezini genişletmek
 
Leonora Carrington sergisi de sürrealizmin yerleşik anlatısını sorguluyor. Burada mesele sadece Carrington’ın hak ettiği yeri teslim etmek değil; uzun süre erkek sanatçılar etrafında şekillenen bir sanat hareketine daha geniş bir perspektiften bakabilmek.
 
Uzun yıllar boyunca Carrington, Max Ernst’in çevresindeki genç sanatçı ya da sürrealist hareketin “ilham perilerinden biri” olarak anıldı. Bugün artık resim, edebiyat, heykel ve mitolojiye uzanan üretimine birlikte bakıldığında, kendine özgü bir düşünsel ve sanatsal evren kurduğu daha açık biçimde görülüyor.
 
 
Leonora Carrington
 
Fransa’daki ilk retrospektif de tam olarak bu bakışı benimsiyor; Carrington’ı başka sanatçıların hikâyeleri içinde değil, kendi üretimi ve fikirleri üzerinden ele alıyor. Carrington’ın şu sözleri de bu yaklaşımı özetliyor: “Kimsenin ilham perisi olmaya vaktim yoktu. Aileme başkaldırmak ve sanatçı olmayı öğrenmekle meşguldüm.”
 
Bu cümle aslında kadın sanatçılara uzun yıllar boyunca yüklenen rolleri de sorguluyor.
 
1960’lardan itibaren Meksika’da kült bir figür hâline gelen Carrington, son yıllarda Avrupa ve ABD’de de yeniden ilgi görüyor; ancak yapıtları uzun süre daha çok karma sergilerde yer aldı. Sanatçıya adanan kapsamlı monografik sergiler ise oldukça sınırlı kaldı.
 
Paris’teki serginin küratöryel metninde Carrington, “Vitruvius’un Kadını” olarak yorumlanıyor. Bu kavram, Leonardo da Vinci’nin Rönesans’ta insanı evrenin merkezi ve kusursuzluğun simgesi olarak betimleyen Vitruvius Adamı’na bir karşılık niteliğinde.
 
 
Leonora Carrington, “Artes 110”, 1944, © 2026 Estate of Leonora Carrington -ADAGP, Paris © NSU Art Museum Fort Lauderdale
 
 
Leonora Carrington, “The Lovers”, 1987, © 2026 Estate of Leonora Carrington -ADAGP, Paris © Courtesy Gallery Wendi Norris, San Francisco 
 
Avangardın görünmeyen ortaklıkları
 
Uzun yıllar boyunca avangard hareketler büyük ölçüde tekil erkek sanatçıların dehası üzerinden anlatıldı. Paris’teki Musée de Montmartre’da düzenlenen, Fransa’daki ilk “Otto ve Adya van Rees” retrospektifi ise bu tekil deha mitini sorguluyor.
 
Sergi, Adya van Rees’i yalnızca Otto van Rees’in eşi ya da dönemin sanat çevrelerinin bir parçası olarak değil, kendi sanatsal diliyle öne çıkan bağımsız bir isim olarak değerlendirmeyi öneriyor.
 
 
Adya van Rees
 
Sergi, Otto ve Adya van Rees’in birlikte geçen yaşamını ve sanatsal üretimlerini iç içe ele alıyor. İki sanatçının çalışmalarını kronolojik bir akış içinde izlerken, birbirlerini nasıl etkilediklerini ve ortak yaşamlarının üretimlerini nasıl beslediğini de görünür kılıyor.
 
Dada çevreleriyle ve Paris’teki Cercle et Carré hareketiyle ilişkileri bulunan ikili, Avrupa avangardının önemli temsilcileri arasında yer aldı.
 
 
Adya ve Otto van Rees
 
Adya van Rees’in resim, çizim, nakış ve tekstil alanındaki üretimi, modernizmin yalnızca tuval üzerinde gelişen bir hareket olmadığını da gösteriyor.
 
Sergi, avangard tarihinin sadece tekil sanatçıların dehasıyla değil; ilişkiler, ortaklıklar ve kolektif üretimlerle de şekillendiğini gösteriyor.
 
Yeniden keşif değil, süreklilik meselesi
 
Simone Fattal retrospektifi ise Paris 2026 programının içinde farklı bir yerde duruyor. Burada mesele, unutulmuş bir sanatçıyı yeniden gündeme getirmek değil; elli yılı aşkın üretimini bugünden geriye bakarak yeniden okumak.
 
Musée d’Art Moderne de Paris’in 2026 sonbaharında açacağı sergi, 1942’de Şam’da doğan, uzun yıllardır Paris’te yaşayan Lübnan asıllı Amerikalı sanatçının Paris’teki ilk müze sergisi olma özelliğini taşıyor.
 
 
Simone Fattal
 
Sergi, ilk dönem manzara resimlerinden seramiklerine ve kolajlarına uzanan geniş bir seçki sunuyor. Ancak bunu kronolojik bir sırayla değil, sanatçının üretimindeki temel fikirleri ve tekrar eden temaları öne çıkaran bir kurgu içinde yapıyor.
 
Fattal’ın pratiğini tek bir disiplinle tanımlamak da mümkün değil. Resim, heykel, seramik, kolaj, yazı ve yayıncılık...
 
Bu sergide odakta bir sanatçının yeniden keşfi değil, yıllardır kesintisiz biçimde süren çok katmanlı bir üretimin bugün nasıl okunabileceği var.
 
Etiketler: Milliyet Sanat  Hilma af Klint  Lee Miller  Leonora Carrington  Simone Fattal