Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » “İnsanlık şölen sofrasında dönüştü”

“İnsanlık şölen sofrasında dönüştü”

“İnsanlık şölen sofrasında dönüştü”26 Ocak 2026 - 04:01
Japon asıllı ABD’li antropolog ve akademisyen John S. Allen, Sanat Dünyamız’ın geleneksel ‘Film Günleri’ne konuk film küratörü oldu. Allen, 27 Ocak Salı akşamı Yapı Kredi Kültür Sanat’ta ‘Kim Kimi Yiyor?’ temalı etkinlikte ‘İnsan Gözüyle: Çıtır’ başlıklı bir ’21. Yüzyıl Konuşması’ yapacak. Milliyet Sanat’a konuşan Allen’a göre “Hafızanın ilişkilerimize etkisi de yadsınamaz. Yiyeceklerin hafızayı nasıl tetiklediğini - yakınlarınıza, astlarınıza veya sevdiklerinize verdiğiniz - o ‘şölen’ sofralarıyla görürsünüz. Bu sofralar birer hatıra / hafıza sofrasıdır zaten. Bir hikâyenin parçalarını birleştirirler.”
EVRİM ALTUĞ 
evrimaltug@gmail.com 
 
İstiklâl Caddesi Galatasaray noktasındaki Yapı Kredi Kültür Sanat’ın (YKKS) ‘Loca’sı, 27 Ocak’ta bitecek “3. Sanat Dünyamız Film Günleri” ile hareketli günler geçiriyor. Editörlüğünü AİCA TR üyesi Fisun Yalçınkaya’nın üstlendiği 52 yaşındaki Sanat Dünyamız’ın bu yılki film günlerinin teması “Kim Kimi Yiyor?” şeklinde sunuluyor. 
 
YKKS ve Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen etkinlik vesilesiyle şu mesajı veriyor: “Sanatın iyileştirici, birleştirici, eğitici gücüne inandığımızı, misyonumuzu; hep daha kapsamlı, daha derinlikli bir şekilde ileriye taşımayı sürdüreceğimizi bir kez daha bu film günleri vesilesiyle vurgulamak istiyoruz. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık olarak kitaplar, dergiler, sergiler ve etkinliklerle bu misyonu sürdürmekten gurur duyuyoruz.” 
 
Ahsen Erdoğan, Fisun Yalçınkaya ve Engin Ertan tarafından hazırlanan III. Sanat Dünyamız Film Günleri; besin kaynaklarının dağılımına, gıda aktivizmine, açlık ve tokluk ikiliğine, tüketen ve tüketilen ilişkisine, mutfaktaki cinsiyet rollerine, yemeğin kültürel ve zamansal boyutlarına odaklanıyor. 
 
 
Antik yemek tarifleri, sofra tuvalleri, performanslar
 
Festivalde yemekle bağımızın çeşitliliğini gösteren ve yemeğin metafora dönüştüğü durumlara vurgu yapan yapımlar izleniyor. Etkinlikte sanatçı CANAN ise, film günleri için hazırladığı “Zengin Mutfağında Fakir Yemeği – Şeftali Reçeli” adlı sunum-performansını izleyicilerle paylaşıyor. TUNCA ise, KYKEON adlı performansında, antik dönemden bir yemeğin tadımını yaptırıyor. Bununla beraber YKKS Loca’da da Adalar’da yaşayıp çalışan genç kadın ressam ve animasyon imzası Vardal Caniş’in dışavurumcu sofra ve gündelik ada hayatı resimlerinden oluşan özgün bir seçki sergileniyor. Caniş’in kadeh biçimleri, ada sofraları, kahve falları, iskambil serileri, aynı anda hem bir konukseverlik, hem de kendine dönük bir yalnızlık ihtiva ediyor. Hemen tüm resimler objeleri öne çıkarırken, bir süre sonra objeler birer subje haline geliyor, kendi karakterleriyle locayı dolduruyor.
 
 
Hacer Foggo, Melike Bayık ve Candan Türkkan bir arada
 
Film Günleri’nde 26 Ocak’ta ise ayrıca temayı ve film günlerini farklı yönlerden açabilecek bir söyleşi kayıt altına alınıyor. Söyleşide, küratör Melike Bayık ekoloji ve doğanın yemek alışkanlıklarıyla bağını güncel sanat eseri örnekleriyle anlatırken, gazeteci aktivist Hacer Foggo’nun “Derin Yoksulluk Ağı” ile çalışmaları üzerine konuşması planlanıyor. Etkinlikte ayrıca, akademisyen Candan Türkkan yemek yemekle ilişkimizi ve yemeğin nasıl dönüştürücü etkisi olabileceğini tartışırken, oturumun moderasyonunu ise Yalçınkaya üstleniyor. 
 
 
Candan Türkkan, Melike Bayık ve Hacer Foggo.
 
Bu yıl festivalin konuk küratörü, Yapı Kredi Yayınları’ndan (YKY) çıkan “Obur Zihin – Yiyeceklerle İlişkimizin Evrimi” kitabının yazarı ABD’li antropolog John S. Allen olarak belirlenmiş bulunuyor. Allen, 27 Ocak Salı akşamı yapılacak  etkinliğe “2001: Uzay Macerası” (2001: A Space Odyssey, Yön: Stanley Kubrick, 1968) ve “Büyük Gece” (Big Night, Yön: Campbell Scott & Stanley Tucci, 1996) adlı film tercihleriyle dahil oluyor.
 
Milliyet Sanat’a, Harvard Üniversitesi Yayınevi’nce 2012’de basılan “Obur Zihin: Yiyeceklerle İlişkimizin Evrimi” kitabı üzerine bir röportaj veren John S. Allen İstanbul’un seslerinden, kokularından ve rastlantıların midesini götürdüğü yerlerden ne kadar etkilendiğini anlatırken kitabının bizi sayfalarca götürdüğü ara yollara da büyük bir keyifle refakat ediyor ve gülerek söze başlıyor: “Kitabı aç ya da tok okumak da bir tercih tabii.”
 
Kitabınızın okura vadettiği nice cevaptan ziyade, soruların sayısı da hiç az değil. Örneğin bağımlılık meselemiz. İsterseniz mutluluk ve yeme alışkanlığı ile başlayalım. Biz insanlar mutluluk bağımlısı mıyız ki, bu kadar yemek seçiyoruz?
 
Zannetmiyorum. Bağımlılık yalnızca bir kavram. İnsanlar geçmiş mutluluklarını sürekli arayıp onu yâdetmeye elbette meyilli. Ama mutluluğu bugün ölçülebilir bir şey, bir emtia, bir miktar olarak hesaplamak da fazla modern kaçacak. 
 
Daha ziyade bugün insan olarak miktarlara bağımlı olduğumuzu düşünebiliriz. Günümüzde bu da dönüştü ve ‘hadise’lere bağımlılıklara yol açtı, bu da yeni bir tavır tabii. 
 
Fakat ‘mutluluğa bağımlılığın’ son kertede peşine düştüğümüz bir şey olduğunu da inkâr etmiyorum. Ama o insanlar da bunu zaten mutlu olmak adına yapmaya kalkışıyor, kaldı ki bence bu bir açlık türü değil. Bu ikisini birbirinden ayırmamız gerektiği kanaatindeyim. En azından ben kendi hayatımı böyle yaşıyorum! Beni mutlu ve mutsuz eden şeyleri görebiliyor, kendi mutluluğumu lekelememeye çalışıyorum. 
 
Zannediyorum sorduğunuz bu durum son derece yeni. Belki günümüz modern yaşamı bizleri farklı deneyimlerimizin ürettiği ödüllere de bağımlı hale getirmiş de olabilir. Hadi son kertede ‘mutluluk bağımlılığı’ söz konusu diyelim ama, bunun bir kimyasal bağımlılık olmadığını vurgulamak isterim. Bedeniniz bir şeylere tepki verir, o da kendisinden alınmış olanlarla ilgilidir. 
 
 
ABD’li antropolog John S. Allen
 
Böylece elimizden alınan her ne varsa onu bir tür yiyecek, içecek ve hatta tütünle tüketip, bastırmaya yöneliyoruz, doğru mudur?
 
Evet. Keza içkinin beyinde yiyecekten daha fazla ve hızlı etkili olduğunu zaten biliyoruz. Bu yönüyle tükettikleriniz de sizinle birlikte büyüyor, dönüşüyor. Neticede insanlar tükettikleri yiyeceği de başka insanlar yoluyla tüketiyor, doğru mu? O paylaştığınız insanlar da öyle insanlıktan çıkma filan değiller. Bunu çok önemsiyorum.
 
 
Kitabınızda yiyecek takası yapan çapkın şempanzelerin, karşı cinsi böylece baştan çıkararak, bir nevi sosyal statü elde ettiklerini de yazıyorsunuz. İnsanlar da bildiğimiz ve kitapta defaten yazdığınız gibi, tarih boyunca bu tür yemek davetleriyle sosyal ilişkilerinin yönünü değiştirip, bu sürecin idaresi için çaba göstermişler. Bu ilişkiyi açar mısınız?
 
Şempanzelerde yiyecek paylaşma eğilimi ağırlıkla çiğ et için oluyor. Bunu da annenin, çocuğu ile yemek paylaşımı ile gözlemliyoruz. İşin içine biraz sürpriz girince, şempanzelerin, yine çiğ eti tercih ettiklerini biliyoruz. Bu eylemle insana, daha büyük beyinli bizlere bakınca, kendi evrimimiz üzerinden yaptığımız değerlendirme ile çocukların da buna daha meyilli olduğu görülüyor. Annelerin çocuklarına dönük mesuliyeti, bu paylaşım ihtiyacını bir sürekli davranışa dönüştürüyor. 
 
Çocuklar olası durumlar karşısında sürekli talepkâr ve anne bir yana, bir potansiyel babaya bile gereksinimleri olabiliyor. Tabii burada çocuklar farkında olsun olmasın, işin içine nice ihtimaller giriyor. Çocukların farkına varmadıkları durumlar olabiliyor. Bu bir genetik başarı yüzdesi olarak da ölçülüyor. 
 
Bu konuda hiç bir şey bilmiyor da olabilirsiniz; tamam, ama en azından evlâdınız için, velisi olarak böyle davranmakla mükellefsiniz. Tabii bebeğin kafası da yaşla büyüyor, üç yaş, dört yaş, davranışlar sürekli dönüşüyor. Şempanzeler bunu ortalama tek seferle yaşarken, atalarımızdan gelen davranışlar ile bizler daha fazla ikramı deneyimliyoruz.
 
 
Kitapta ilgimizi çeken bir ‘rahatsızlık’ da kimi tüketicilerin yaşadığı ‘tat körlüğü’. Buna bir deva bulundu mu? Bu tükenmez açlığın kapitalist düzenle bir ilgisi var mı? Ne yesek ondan mı doymuyoruz?
 
Bu ‘tat körlüğü’nü de patolojik bir durum olarak aldığımı söylemem gerek. Aslında, bu konuya doğrusu çok da odaklanmış değiliz. Biz hep, ‘mükemmel adım’ın peşinde olduk. Misâl müzikte çok iyi insanlar artık sadece nota işitirler; ama ‘berbat’ müzik üzerinde hiç çalışmazlar, o tarafa geçmezler ya, öyle. Bir bakıma, tada daha az bağımlı olduğumuz durumlar da yok değil. Çünkü ‘modern dünya’daki bizler, öyle her yediğimizi test eder gibi de yememeye başladık. Yediğimiz önümüzdeydi işte. Taşıdığı asgari şeker miktarı, asgari kimyasallar ile. Yine örneğin tuzu bıraktık, değil mi? Bunların hepsi birer doğal cazibe kaynağı ve bizi anında sahiplenebilirler. Bir diyette, bunların herhangi biri son derece nadir hale gelip, size yapmadığını bırakmayabilir. 
 
Bir akademik çalışan olarak, dünyada inanç uğruna verilen kitlesel veya bireysel diyetlere, örneğin Ramazan geleneğine bakışınız nedir, kurulan sofralar, eylemler ve metafizik geri dönüşüm hissi için ne düşünüyorsunuz?
 
Bu tür eğilimlerin, diyetlere bir nevi güç kattığına inanıyorum. Kudretli diyetler bunlar. Diyelim ki bir insan sırf kilo vermek için hareket ediyor. Ne yapacaktır, ‘şu’ diyete başlıyorum diyecektir. Bir şeyi becerebildiği hissiyle bütünleşecektir. Veya ‘artık çok yemiyorum,’ diyecektir ki bu eline çok şey de geçirmez. Ama işin içine ideolojiler veya inanç biçimleri girince, hepimiz biliriz ki diyetler çok önemli aygıtlardır. Bir çift iki yönlü yoldur bunlar.  
 
Tat duygularımızın, illâki de cinsiyet veya milliyetlerimizle bağlı olması gerekiyor mu?
 
Milliyetin bu uğurda ne kadar güçlü bir kültür yarattığı aşikâr. Tabii ki ardından cinsiyetler geliyor. Bugüne bakınca, cinsiyet farklılıklarımızın biyolojik bakımdan o kadar da aralıklı olduğunu söyleyemeyiz. Bu süreçte bir istisna varsa, hamile kadınların yeme içme alışkanlıklarında kendini zaten belli ediyor. Belli şeylere karşı inanılmaz karşı hale gelip, yemeden içmeden kesiliyor veya tam tersini yapıyorlar. Bu yönüyle lezzet meselesinin hormonlarla da ilişkili olduğunu söyleyebiliyoruz. 
 
 
Dünyada fakirler tarafından rastlantıyla keşfedilmiş nice güzel yiyecek var, bunlar hakkındaki görüşünüz nedir? Bunlar fenomen bile olabiliyor.
 
Günümüz Amerika’sına bakınca gençlerin özellikle yeni yiyecek içecek adreslerinde çalışmayı tercih ettiklerini görebiliyorum. Kastettiğimiz ‘yeni tür yiyecek’lere ben kişisel olarak pek yatkınlık duymuyorum. Bu insanlar bir anlamda, ekranları başında durmamak adına kendi kendilerine yeni icatlar çıkarıyor ve birbirlerine yiyecek içecek olsun, bunu öneriyor. Bunu, katıldığımız sanat gösterisinden sonraki açık sofrada da gördük, son derece ilginç şeyler ikram edildi ve hepsi merak, zevk içinde tükendi. Bu anlamda hafif yiyeceklerin günden güne daha iyiye gittiğini de teslim ederim. Bu bir tercihtir ve insanlar bunu değiştirmek isterler. Bunda da bir sakınca yok bence. 
 
Kitabınız “Obur Zihin”de dikkatimi bir şey daha çekti. Biz insanların farklı yönlere dair bellekleri olduğunu söylüyorsunuz. Geçmişe, geleceğe dönük farklı hafızaların bize uyurken bile bilerek bilmeyerek farklı tercihler yaptırdığını öne sürüyorsunuz, bunu yeme içme alışkanlıkları üzerinden açar mısınız?
 
Bunların ilki ‘çalışan hafızanız’. Beyninizin ön lobunda olanı hani. Birtakım şeyleri nasıl organize edeceğimizi nasıl organize edeceğimiz ile mükellef olanı. ‘A’dan ‘B’ye nasıl gidilir gibi işleri bize yaptıranı… İnsanların yaptıkları üzerinden değil de, yine şempanzeler üzerinden gidersek, yiyeceği elde etmek, onu işlemek, hatta yiyecekleri bir araya getirmek, ilgili canlı üzerinde çok büyük bir ‘çalışan beyin’ alanı gerektirir. Hep küçümsediğimizi düşündüğüm bir şey de, aslında artık birçok şeyi ne kadar otomatik yapmaya meyilli hale gelmiş olduğumuzdur. Bunu takdir ederiz ama hiç bir zaman bir hafıza biçimi olduğunu ve dahi bir beyin, yani kas eylemi olduğunu her nedense kabullenmeyiz. 
 
Kitapta da değindim, beyninde hasar yaşayan insanlarda da hafıza sorunu oluşur. Artık konuşamaz hale gelenlere sık rastlanır. Bir şey dersiniz, tamam derler, bunu öğrenelim, ama işin içinde hep farklı bir kas, yani farklı bir hafıza türü olur. 
 
Hafızanın ilişkilerimize etkisi de yadsınamaz. Yiyeceklerin hafızayı nasıl tetiklediğini - yakınlarınıza, astlarınıza veya sevdiklerinize verdiğiniz - o ‘şölen’ sofralarıyla görürsünüz. Bu sofralar birer hatıra / hafıza sofrasıdır zaten. Bir hikâyenin parçalarını birleştirirler. 
 
Bir beş yıldızlı otel tabağı ile halk lokantasındaki lezzetin kıymetini nasıl tayin edebiliriz? Lezzetin kıymetine nasıl ehliyet verilir?
 
Karmaşık toplumlarda, yiyeceği statüden ayırmak zor olur. Avcı toplayıcı grupları düşünün. Herkes aynı yiyeceği tüketir. Ama kralların huzuruna çıktığınızda, onların yediğini yiyor olmak artık bir mevki göstergesidir. Örneğin İstanbul’da sushi tüketiminin arttığına tanık oluyorum. Hatta bunun için özel restoranlar açılmış. Ama Japonya da sushi, elbette bir yemek ama yiyecekten bile sayılmayacak kadar olağandır. Bu yüzden ki birtakım kurumlar onu alır, çok pahalı noktaya, mevki unsuru bir hale getiriverir. Yani tarihte kimi şeylerin yer değiştirdikçe statülerinin de kültürden kültüre dönüştüğüne tanık olabilirsiniz. 
 
 
Şarküteri ürünlerine, salamlara, pastırmalara, kuru ete yönelik zevkimiz, atalarımızdan kalma yamyamlığın bize kültürel bir kalıntısı mı?
 
Bu olabilir tabii. İlginç olan, biz insanların temel lezzet duygularına dönük merakımızda. Tabii bu saydıklarınızın hemen tümünde tuz bulunur. Böylece tuz ihtiyacımızı da gideririz. Yine şempanzelere geliyorum, bariz birer etsever onlar. Pişirmeden tüketiyorlar. Eti tüketirken büyük tatmin içindeler. Tamam, içlerinde bazı maymun türlerinin vejeteryan olduğu da aşikâr. Bunda temel bir arzunun ne kadar yönlendirici olduğu üzerine konuşmak güç. Ama bize bakalım, biz  Japoncadaki ‘Umami’yi sevenlerdeyiz. Acı ekşi, buruk, tatlı bile olsa hoşumuza gidenin peşindeyiz. Eh, onları çekici yapan da bu zaten.
 
Türkiye’desiniz. Neler yediniz?
 
Hayatımda Akdeniz’in kimi noktalarında olmuştum. Bu Türkiye’ye ilk gelişim. Yine de farklı demeliyim. Dışarıdan bakınca, tüm restoranlar son kertede artık tüm yediklerimizi önümüze tek menüyle koyabiliyor. Ama bir yere gidiyorsunuz. bir dakika, bu sadece burada dediğiniz olabiliyor. Bu ilginçliği seviyorum. 
 
Narsisistlikle oburluğun ilgisi var mı? Mücevher gibi şarap, peynir, turşu saklıyoruz. Dolaplarımızda tüketmediğimiz, kendimize bile yedirmeden attığımız bir dolu ürün, konserve ve nice yiyecek de olabiliyor.
 
Bu çok ilginç. Aslında arada hep bir denge gözetiliyor. Şölen yapmak ve dağıtmak ile biriktirilenin ikramını kimin yaptığı burada öne çıkıyor. Bu şöleni kim veriyor? Sofra kimin? Narsisistik tavrıyla, elindekileri güç adına kullanan kim olabilir? Garson geliyor, ‘Emredersiniz,’ diyor veya sofrada hesap kavgası patlak verebiliyor. 
 
TV’lerin yemek yarışmaları size itici gelmiyor mu? Onları fakirler izlemiyor mu?
 
Yine de öğretici olabiliyorlar. Bazılarını ben de izliyorum. Bu programların iyi yanı, tarif edildiği şekliyle kalkıp sizin de o yemekleri yapabiliyor oluşunuz. Teknik veya içeriğiyle ilgili herhangi bir süs filan yaratmıyorlar. İçeriklerinde de öyle lükse kaçtıklarına katılmıyorum. Ama temelde bu TV mutfaklarında pişenlerin ekonomik bağlamda oldukça edinilebilir olduğu inancındayım. 
 
Sizi bu kitabı yazmaya çeken içgüdü neydi? Kitapta “Mutfaklarımızın temeli için Endonezya’ya, Papua Yeni Gine’ye de bakalım,” diyorsunuz. Sırf Avrupa’lara değil.
 
Evet, bu süreç kısmen benim kişisel ilgime dayalı oldu. Yemeye, beslenmeye bir merakım vardı. Anlamaya çalıştığım şey, insanlık olarak ‘ata beslenme düzenimiz’in başladığı ve bunun dünyadaki tüm yeme içme türlerine nasıl taşındığı ile ilgili idi. Peki çoğul bir hikâyeyi nasıl ortaya koyacaktım. Zira tek bir hikâye üzerinden tüm bu çeşitliliği dile getirmek de zor olacaktı. Zaten çeşitlilik, hikâyenin de ta kendisi değil miydi? 
 
 
Dünyada ekolojik, siyasal veya biyolojik krizlere karşı ülke veya kurumların aldıkları gıda biriktirme önlemleri üzerine yorumlarınız nedir? 
 
Her ülke kendi gıda güvenliğinden sorumlu olabilmeli, her birimizi kapitalist gıda pazarı ve bunun ekonomisi adına her zaman bekleyen riskler söz konusu. Buna kalkışmak verimliliktir. Kimi ülkelerin kendi gıdalarını koruma adına sembolik veya hukuki bariyerler diktiğini biliyoruz. Bu türlü riskleri Roma veya Bizans İmparatorluğu döneminde de görmedik mi? Roma’daki halkı doyurabilmek adına buğdayı Kuzey Afrika’dan getirmediler mi? Ne oldu, birbirlerine düştüklerinde çöken, Roma oldu. Akabinde dağınık bir gıda ekonomisi baş gösterdi. Tabii bu saydıklarımıza kirliliği de katalım. 
 
Elimize menü geçmeye görsün, niye dünyanın en büyük sınavı oluyor? 
 
Elbette bu tercih zenginliğinin bir sonucu. Dükkâna gidin, bir ton ürün sizi bekler ki, ben bunu bir lüks olarak alıyorum. İyi tarafı, dünya gıda ekonomisi adına bugün çok fazla seçenekle baş başayız. Bu da bizi seçim yapmayı bir alışkanlık olarak tecrübe etmeye sevk ediyor. Bazı yönlerden diyet yapmanın da olumlu tarafı şu ki, tamam, sevdiğin yiyecekleri tüketiyorsun ama sıradaki yiyecek ne olacak? Galiba işin tehlikesi biraz da burada. Ben dahi hep farklı yiyecekleri tüketiyorum. Zaten bizler hep kendimize aşina yemekleri tüketmekten hoşnut kalırız. 
 
Küresel ısınma tehlikesi ile kitabınız yan yana ne kadar geliyor?
 
ABD’de çok güçlü bir yerel tüketim anlayışı vardır ki, çok fazla harcamaz, hep aynı şeyi tüketirsiniz. Böylece bu yiyeceğin de çok büyük bir ‘karbon ayak izi’ olmaz. Bulduğunuz yemeği biraz ötede tüketirsiniz. Öyle Güney Amerika veya Türkiye’den beslenmezsiniz. Şu sıralarda yeni tarlalar adına yok edilen ağaçlara bakıyorum. Bunun büyük bir bedeli var. Zaten olup biten de hep, büyük bir ekonomik sistemin filtresine takılıp, kalıyor. Eğer Kentucky’de bir vejetaryen iseniz bu, dünyanın karbon ayak izine bir nebze hizmet ediyor. Buna ekonomik sistem vesile oluyor. Gidip, köşedeki yerde yiyorsunuz. 
 
 
Arkeoloji bilimi, yiyeceğin tarihi ve buluntuları adına çarpıcı bir kaynak, bundan nasıl faydalanmaktasınız?  Bu anlamda insanlık tarihinde inançlar ile içmek arasında da garip bir çizgi olmuş, Hıristiyanlığın şaraba olan duruşu gibi. Analizleriniz nedir?
 
İnsanlar ne der? Tarım niye var, çünkü insanlar bira ister! Tıpkı en eski içkilerden biri olması gibi. Ekmek kadar eski. Şimdi yani, Mısır’ı bilirsiniz, köleler birayla çalışırdı. Bugünün kimya bilimiyle bu alanda inanılmaz buluntulara erişilebiliyor. 
 
Öbür tarafta günümüzde uyuşturucu ile yiyeceği birbirine karıştıran akademisyenler bile var. Bir öğrencim böyleydi. Sigara bir yiyecek mi? Ya da yerlilerin kemirdiği koka yaprağı? Bunları tartışırdı. Yani bu maddelerin insanda bıraktığı kalıntıları düşünün. Bunlar aslen ince çizgiler. Frank Zappa’yı düşünün. O kadar çok kahve ve sigara tüketirdi ki, bunlara onun yiyecek içeceği gözüyle bakılırdı.
 
Yeme içmenin bir koreografisi, hep olmuş değil mi? Bunu hep dramatize etmişiz. Hatta lüks restoranlarda asıl yemeğe geçmeden mini ikramlara sevindiğimizi, özellikle karanlık mekânların koku ve tat algımızı etkilediğini yazıyorsunuz. 
 
Kullandığınız koreografi tabiri bunun için mükemmel olacaktır. Çünkü bu bir şov. ‘Fine Dining’ mekân dediğimiz türden kaliteli bir yere gidin bakın. Maruz kaldığınız tüm sunum, bir şovdan başka bir şey değil ki. Biçim, içeriği takip etmezse bu rahatsız edici bile sayılabilir. Rahatsız olduğunuz vakit de yemeden içmeden kesilirsiniz. Bazı şeflerin böyle bir sorunu var. Şov ve yemek arasındaki dengeyi tutturamıyorlar ve insanları huzursuz ediyorlar. İyi de o limitleri neyle, biçimde nasıl zorlamalı? 
 
 
Kitabınızı ithaf ettiğiniz sevgili annenizin kariyerinizle ilgisi nedir ?
 
Annem de iyi bir aşçıydı. Hem Amerikan, hem Japon yemeği pişirebilirdi. Ben genelde Amerikan yemeğine kendimi alıştırsam da, her öğünde mutlaka yanında pirincimi de yerdim. Meselâ hamburger ile pilav yerdim. Tabii insan yaşlandıkça Japon yemeğine kayabiliyor! Biz ailece Amerika’nın orta batısındaki bir köyden gelmeyiz. Bildiğiniz gibi Kaliforniya, Asya etkisine daha yatkın bir bölgedir. Şu anda Kentucky’de yaşıyorum ve insanlar KFC’ye değil, muadillerine yemeye gidiyor. Duydum, burada da KFC hikayesi var, bir açılmış, bir kapanmış. Zaten Salı günlü sunumumda da insanların niye çıtır yemeyi sevdiğini işleyeceğim. 
 
İnsanlara spordan reklamlara, yiyecekten yaşam tarzına bu kadar pazarlanan ‘sağlık’ için bir tür dönüşmüş ‘sermaye’ olarak bakılamaz mı ? Sizce bu narsisist tavır da, etik mi?
 
Evet, ‘Ben mükemmelim, sağlıklıyım,’ zihniyetinin karşısına ‘Hastayım,’ı koyalım. Bu durumda hasta olmadığımız için mutlu olmamız gerekir, değil mi? Amerika’da insanların sağlıklı olduğu müddetçe sonsuza dek yaşayacakları gibi garip bir inanışları vardır. E yani, bunun olmayacağını söyleyebilirim tahmin edersiniz. Bu da, sağlığımızla aşırı ilgilenmek de, dediğiniz gibi hepimizi bir tür narsisisme sürükler. Kaygılanacak daha başka mesele mi kalmadı? Dünyanın derdine bakın!
 
Tabii yiyecek reklamlarına da nasıl baktığınızı merak ediyorum. Kimi kurumlar o kadar zeki, baştan çıkaran kampanyalar, menü isimleri, mağaza adları yakalıyor ki, yahu içeri bir gireyim demeden, edemiyor insan. Fikriniz nedir?
 
Elbette, izlediğimiz bu imajların tamamına yakını sahtedir ve niyetleri, insanların bunları görüp etkilenmesidir. Ama menüde veya reklamda gördüklerinin bedelini de er ya da geç, o restoranda öderler veya ödetirler. Bunun da tüketici gözünde hem bir limiti vardır. Yani soru basittir: İfşa olunan nedir?
 
Her gün illa kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeğine mecbur muyuz? Ben sabah kalkıp akşam yemeği yemek istesem ölür müyüm?
 
Sanmıyorum. Bu tıpkı insanların farklı uyku düzenlerine alışmalarına benzer. Aslında bu alışkanlık da atalarımızdan kalmadır. Kimileri ortalama sekiz saat uykuda ısrar etse de, bedenini üç saatlik uyku nöbetleriyle alıştıran da az değildir. Bu mesleğiniz, yaşam biçiminizle de ilgili olabilir. Esnek olabilmek önemlidir. Doğal bir dünyada, hayatta kalabilmek uğruna ne yiyip yemeyeceğini, bir dükkândan daha farklı halde bilmeye hazırlıklı olabilmektir mesele. Örneğin Amerika’da hiç bitmeyen bir yiyecek kavgası, pizzadır. Ülkenin her tarafında birbirinden başka pizzalar türemiştir. 
 
 
Favori yiyeceğiniz oldu mu?
 
Birçok şeyi yiyorum, böyle bir eğilimim yok ama geçenlerde doğum günümü havuçlu kek ile kutladık. Tamam, sevdim ama her gün de tutturacak değilim galiba!
 
Sevdiğimiz yemeklerin de bir evrimi var mı?
 
Elbette, bunu hep takip ve merak ediyorum. Yani Sushi’ye bakın. Evrim geçirdi. 150 yıl önce yenilen Japonya sushi yiyeceğinin değişmediğini kim iddia edebilir? Ama bugün devasa dürümleriyle, içine domates sosu bile katılabiliyor. Buna sushi denmez artık.
 
 
İnsanoğlunun ekmeğe bağımlılığı üzerine yorumunuz nedir? Meselâ Türkiye’de her öğünde mutlaka ekmek vardır. İnsanlar ekmeksiz doymazlar. Ekmek o açlık cümlesinin noktasıdır. Bu dünyada da böyle midir?
 
Bu sizin için ekmek olduğu gibi başkası için kim bilir pilavdır. Ama bu öğünün tamamlayıcısı olarak tüketilmeleri, kişileri oldukça tatmin eder. Biriyle lokma bölüşmek, dünyanın her yanında kültürel bir hadisedir. Bu hadiselerin başlangıcı olduğu kadar, nihayeti de vardır. Bu ortaklığın kişileri birbirine yakınlaştıran, öğünleri hadiseleştiren özel unsurları olur. Tıpkı Ramazan gibi. Buluşulur, beklenir, yenilir. Yine beklenir. Bu tam bir hadisedir. Bunun gibi vazifeli haller, yeme içme alışkanlıklarımızı da birer sosyal hadiseye doğru değiştirir. 
 
Çıtır yemek derken, bunun sesini ötekine duyurmakla, hava atmakla, onu cezbetmek veya atalarımızdan kalma çıtır kabuklar, hatta kaburgalı canlıları tüketmemizle bir ilgisi mi bulunuyor? Anlatır mısınız?
 
Evet, ‘Al-Götür’ zincir restoranlar genelde çıtır menülerle doludur. Bu türlü yiyeceklerin şöyle ilginç bir tarafı vardır: Bunları yersiniz ama ne yediğinizin sesini artık kulaklarınızla değil, kemiğiniz ve beyniniz arasındaki irtibattan ötürü adeta kafanızın içinde duyar ve tatmin olursunuz. Bu seslerin nereden geldiği konusuna epey kafa yoruyorum ve her seferinde farklı yiyeceklere bakmalı diyorum. Bunun da bir evrimi var. Bu tavrın yedeklenmiş yiyecekle büyük ilgisi bulunuyor mesela. Sakladığımız yiyecek kurur, eskir, katıdır ve çıkarıp yerken sesini duymaya başlarız. Ama o kurumuş yiyecektir ki, artık yılın bir ayı bizimledir. Saklanmıştır. Bu da atalarımızın bedenini dönüştürür. Bu da başka bir hikâyedir. 
 
Peki sevgili hayvanların yeme içme zevkleri? Bambu yiyen pandalar, bal tutkunu ayılar, tavuk delisi kediler... Gözlemleriniz?
 
İnanın bazıları alanında uzman vaziyette! Fakat bazılarının da nesli tükenmek üzere. Bazı maymun türlerinin kendi aralarında özel yeme içme alışkanlıkları var. Küçük beyinli olunca ki çoğu böyledir, yeme içme alışkanlıkları da sınırını tayin ediyor. Bu da yeme içme alanındaki uzmanlığa bir risk olarak etkide bulunabiliyor. Sırf bir yiyeceğe muhtaç olmaları, bir tehlikeye dönüşebiliyor. Ya da pandalar, çok garip ayı türleridir. Ayılara göre pandalar gayet vejetaryendir. Acayipler.