Isparta’dan Milano’ya uzanan gizemli bir hikâye
Yazar Begüm Egeli Bursalıgil, ikinci romanı Rosa Damascena’yı (Damask Gülü) okurlarla buluşturdu. Roman, Isparta’nın damask gülü bahçelerinden, Milano’da eski görkemini yeniden yakalamaya çalışan bir aile şirketine uzanan gizem dolu bir hikâye anlatıyor.
Edebiyat dünyasına 2024’te Sessiz Havuz adlı ilk kitabıyla adım atan yazar Begüm Egeli Bursalıgil, ikinci romanı Rosa Damascena’da, kökleri Anadolu’nun kadim topraklarına uzanan çok katmanlı bir hikâyeyi merkezine alıyor.
Rosa Damascena’da, hayata bambaşka gözlerle bakan iki arkadaşın farklı motivasyonlarla çıktıkları bir yolculuk, onları formdan forma geçiş yapan öykünün tam ortasına sürüklüyor. Gül bahçelerinden arkeolojik kazı alanlarına, zengin sofralardan tenha havaalanlarına, toplantı salonlarından morglara kadar uzanan bu yolculuk okuru her birine içtenlikle davet ediyor. İnsanlık tarihinin ve psikolojinin kuytu dehlizlerinde dolaşan roman okurları, insan ruhunun katmanlarını damask gülünün pespembe esansı eşliğinde keşfe çıkıyor.
Boyut Yayıncılık’tan çıkan “Rosa Damascena (Damask Gülü)” kitabını Begüm Egeli Bursalıgil ile konuştuk.
Begüm Egeli Bursalıgil
Rosa Damascena fikri ilk olarak nasıl doğdu? Sizi bu hikâyeyi yazmaya teşvik eden kıvılcım neydi?
İlk kitabım “Sessiz Havuz”, doğduğum kent İzmir ve onun yakın tarihinden besleniyordu. Bu hikâyede ise üniversite yıllarımın hemen ardından yaşadığım Milano’dan ve ilgi duyduğum tarihsel olgulardan yola çıkarak bir anlatı kurmak istedim.
Hikâyeyi yazmaya başladığım dönemde kanser tedavisi görüyordum. Hoşuma giden konularla ilgili kısa notlar tutmak bana iyi geliyordu. Kendime şu soruları soruyordum: Nerede en güvende, en rahat, en neşeli hissediyorum? Hangi konular bana yaşamsal enerji veriyor? Farklı kültürler, şefkat, merak ya da hırs gibi duygular söz konusu olduğunda nasıl da birbirine benzer yaklaşımlar sergiliyor?
Uzunca bir süre notlar aldım. Sonra bu notları bir öykü içinde nasıl eritebileceğimi kurguladım. Sanıyorum “Rosa Damascena”yı yazarken geçirdiğim yoğun tedavi süreci ve bu dönemde yaşama, doğduğum coğrafyaya ve hayatın içindeki zenginliğe giderek artan hayranlığım hikâyeye yön verdi.
Isparta’nın gül bahçeleri ile Milano’daki bir aile şirketi arasında kurduğunuz bağın sembolik anlamı nedir?
Gül her ne kadar metalaşmış olsa ve hikâyede büyük bir sembol olarak yer bulsa da, kitabın içine girişi bir parfüm hammaddesi olarak gerçekleşiyor. Monica ve Isabella isimli iki başkarakterin Milano’dan Isparta’ya gidiş sebepleri de bu gül türünü tedarik etmek. Tıpkı parfümün içine kendi izini bırakmak üzere karışan Damask gülü gibi, aile şirketinde atılan bu adım da kızların hayat hikâyesine yepyeni bir ton katıyor. Modern dünya düzenini sessizce içimize sindirirken, kendimizi gül bahçelerinin ortasında rayından çıkmış bambaşka bir hikâyenin içinde buluyoruz.
Damask gülü romanınızda sadece bir motif mi, yoksa başlı başına bir karakter gibi mi işlev görüyor?
Bana göre Damask gülü, hikâyede olup biten tüm hareketin, karakterlerin, hikayenin özünün birbirine iliklenen noktası. Tarihî ve sosyolojik olguların bir arada eridiği pota ve hatta tüm öyküyü bir mıknatıs gibi odağına çeken unsur.
Sagalassos’un tarihsel dokusu kurgunuzu nasıl şekillendirdi? Araştırma süreciniz nasıldı?
Hikâyeye başlarken Milano’dan Isparta’ya uzanan bir anlatı kurmak istediğimi biliyordum; ancak Sagalassos ve diğer mekânlar yazım süreci ilerledikçe kendiliğinden şekillendi. Özellikle Sagalassos’un tarihsel dokusu, kurgunun yönünü belirleyen en güçlü unsurlardan biri oldu. Oranın zengin geçmişi, zamanlar arasında kurduğum geçişleri besledi ve umuyorum ki hikâyeye derinlik kazandırdı.
Araştırma sürecinde Sagalassos üzerine uzun süre çalıştım; arkeolojik bulguları, akademik yayınları ve bölgeye dair anlatıları inceledim. Bunun yanı sıra, daha önce yaptığım ziyaretlerde çektiğim fotoğraflara tekrar dönerek mekânın bende bıraktığı izleri hatırlamaya çalıştım. Bu benim için yalnızca bir araştırma değil, aynı zamanda sezgisel bir hatırlama süreciydi. Tüm bunlar, Sagalassos’u hikâyede yalnızca bir mekân olmaktan çıkarıp anlatının yaşayan bir parçasına dönüştürdü.
Romanınızda geçmiş ile bugün arasında kurulan bağlantılar oldukça güçlü. Zamanlar arası geçişleri kurgularken nelere dikkat ettiniz?
Bana göre ‘geçmiş’ kelimesi bitmiş, yitirilmiş, ortadan kalkmış anlamına gelmiyor. Bende öyle bir his uyandırmıyor. Toprak, zamanı içinde eritip yaşanmışlıkların üstünü örtüyor. Hepsi bu. Bugünün sosyolojik olgularında da, kültürler arası değişkenlik gösteren insan arketiplerinde de, yaşanan olayların aldığı dönemeçlerde de geçmişin yadsınamaz bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Yazarken bu görünmez iplikleri ortaya çıkarmaya gayret ettim.
Isabella ve Monica karakterleri nasıl ortaya çıktı? Bu iki karakterin birbirini tamamlayan ya da karşıt yönleri neler?
Isabella ve Monica, üniversitede tanışmış ve yıllar içinde yakınlıklarını korumuş iki arkadaş. Fiziksel olarak birbirlerini andırsalar da karakterleri bambaşka. Isabella’nın aceleci tavrına karşılık, Monica daha ağır düşünen ve temkinli hareket eden bir yapıya sahip. Biri olaylara daha çok mantık çerçevesinden yaklaşırken, diğerinin duygusal yanı belirgin şekilde öne çıkıyor. Birinin şüpheciliğine karşılık, diğerinin kolay gülümseyen, çocuksu tarafı beliriyor.
Roman her ne kadar bu iki ana karakter arasında gidip gelse de, kızların Isparta’da tanıştıkları Gülru, Perihan, Gülpembe, Havva ve hatta okurun birebir tanışmadan tanıma fırsatı bulduğu Pembe karakterinin de hikâyeye kattığı anlam ve derinlik oldukça güçlü.
Hikâyede sıkça karşılaşılan mekân çeşitliliği (gül bahçeleri, kazı alanları, morglar vb.) anlatımınıza nasıl bir dinamizm kattı?
Mekânların kalıplaşmış algılarını metne taşıma arzusuyla yola çıktım. Örneğin kitapta şöyle bir ifade var: “Siber teknolojiyle ünlenen bir Yunanistan ne kadar uzak geliyorsa, dağlarından çağlayan buz gibi pınarlarda yüzdüğün bir Ürdün fikri de o kadar uzaktı...”
Aslında bu, ülkelerle ilgili oluşturduğumuz kalıpların bir yansıması. Aynı durum morg ya da havaalanı gibi mekânlar için de geçerli. Bu yerlerin insan psikolojisinde yarattığı izleri sayfalarıma taşımaya çalıştım.
İnsan psikolojisinin ‘kuytu dehlizleri’ni yazarken sizi en çok zorlayan veya şaşırtan ne oldu?
Karakterleri yarattıktan sonra onlar artık sizin kaleminizden çıkıyor. Kendi sesleriyle konuşuyor, kendi ruh durumlarına uygun hareket ediyorlar. Bir karaktere kıvam verdikten sonra onu sırf metne uysun diye tezat şekilde davranmaya zorlayamazsınız. Bu gerçeklik içinde, karakterlerin duygularına sadık kalarak hikâyeyi bir arada örmek beni en çok zorlayan kısımlardan biri oldu.
İlk romanınız “Sessiz Havuz” ile “Rosa Damascena” arasında tematik ya da anlatımsal olarak nasıl bir bağ görüyorsunuz?
Ne güzel bir soru bu! Çocuklarının arasındaki benzerlikleri bulmaya çalışan bir anne gibi ben de iki kitap arasında bunu sıkça düşündüm. “Sessiz Havuz”da daha içe dönük bir dünya vardı. “Rosa Damascena” ise daha hareketli ve dışa açılan bir hikâye kurgusu işliyor.
Bununla birlikte iki kitabın birbirine yaklaşan üç unsuru olduğunu düşünüyorum. İlki, tarihten izlerin kitaptaki akışa ve karakterlerin gündelik hayatlarına etki edebilme gücü. Bir diğeri, kadınları başkarakter olarak ele alan; yaş, sosyo-ekonomik seviye ya da kültür farkı gözetmeden kadınlar arasında gelişen hikâyeler olması. Üçüncüsü ise her iki romanın da suç/polisiye bir akış taşıması. Sanırım benim yazma alanım bu. Ben de yazdıkça kendimi bu alanda daha iyi tanıyorum.
Parfüm metaforu kitapta dikkat çekici bir şekilde kullanılıyor. Bu metaforun sizin için özel bir anlamı var mı?
Parfüm, kitapta barındırdığı katmanlarla yer alıyor. Parfüm dediğin kokunun bazını oluşturan dip notalar, ardından gelen akışkanlığı sağlayan kalp notalar ve uçuculuğu yüksek üst notalardan oluşan bir karışımdan söz ediyoruz. Tıpkı hikâyedeki bölümler gibi…
Nasıl ki bir olayın başlangıcında yalnızca duyularınıza ulaşan yüzeyle içine çekilir, olayların derinine indikçe gerçeklik algınız değişirse, parfümün kimyası için de aynı durum geçerli.
Parfüm metaforunun hem işlenen konu itibarıyla hem de Isabella ile Monica’nın çıktıkları yolculukta karşılaştıkları dönemeçler açısından kitabın bölümlerine güçlü bir şekilde karşılık verdiğini düşündüm.
Üçüncü romanınız için şimdiden zihninizde beliren bir tema ya da hikâye var mı?
Aklımda dönmeye başlayan konular ve ufak ufak aldığım notlar var. Ancak bunlar henüz bir hikâye oluşturmak için oldukça ham. Sanırım şu sıralar bir kuluçka dönemindeyim. Ama hem yolun başında hem de yazmanın tadını almış bir yazar olarak, üçüncü kitabımı elimde tutmanın hayalini şimdiden kuruyorum!


