İstanbul’dan dünyaya uzanan arpın hikâyesi
Türkiye’nin enstrüman yapım geleneği, usta-çırak ilişkisiyle aktarılan köklü bir birikime dayanıyor. Anatolian Harps ise bu birikimi arp yapımına taşıyarak Türkiye’de üretildiği kadar dünyada da karşılık bulan özgün bir çalgı hikâyesi kuruyor. Luthier Ali Öztürk ve arp sanatçısı Zeynep Öykü Öztürk’ün Bilecik’teki atölyesinde şekillenen arp, Türkiye’den uluslararası müzik çevrelerine uzanıyor.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Bir ülkenin müzik kültürünü yalnızca sahnede kimlerin çaldığına bakarak okumak mümkün değil. O müziğin hangi ellerden çıktığı, hangi malzemeyle biçimlendiği, sesin nasıl arandığı ve bir enstrümanın kuşaktan kuşağa aktarılan bilgiyle nasıl yapıldığı da aynı hikâyenin parçası. Türkiye’de bu hikâyenin kökleri, Osmanlı döneminden bugüne uzanan zanaat gelenekleri içinde şekillenen enstrüman yapımcılığına dayanıyor. Usta-çırak ilişkisiyle aktarılan bu birikim, zaman içinde farklı çalgıların yapımında kendini gösterirken, özellikle İstanbul’un müzik tarihinde luthierlik önemli bir yer ediniyor.
Bugün dünyada Türkiye adıyla özdeşleşen enstrüman üretimlerinden söz edildiğinde akla ilk gelen alanlardan biri kuşkusuz zilcilik. Zilciyan ailesinin İstanbul’da başlayan hikâyesinden Zildjian’a, ardından İstanbul Agop, İstanbul Mehmet, Turkish Cymbals, Anatolian, Agean, Masterwork ve Amedia gibi uluslararası markalara uzanan çizgi, Türkiye’deki el yapımı zil geleneğinin nasıl küresel bir sektöre dönüştüğünün güçlü bir örneği. Ancak Türkiye’nin enstrüman yapım hikâyesini yalnızca ziller üzerinden okumak, bu çok daha geniş zanaat alanının önemli bir bölümünü dışarıda bırakıyor. Yaylılardan telli çalgılara, nefeslilerden klavyeli çalgılara kadar farklı enstrümanların yapımında ve restorasyonunda uzmanlaşan ustalar, bu geleneğin başka damarlarını oluşturuyor.
Şimdi bu hikâyenin daha az bilinen bir alanında, arp yapımında yeni bir sayfa açılıyor. Luthier Ali Öztürk ve arp sanatçısı Zeynep Öykü Öztürk’ün kurduğu Anatolian Harps, Türkiye’de arp üretimini uluslararası bir zemine taşımaya çalışan bir marka olarak dikkat çekiyor. Burada luthier ile müzisyen arasındaki ilişki özellikle önemli: Ali Öztürk enstrümanın fiziksel ve akustik yapısını inşa ederken, Zeynep Öykü Öztürk bir arp sanatçısının kulağıyla o yapının müzikal karşılığını değerlendiriyor. Ahşabın seçiminden ses tahtasına, tellerden mekanik sisteme kadar her ayrıntı, sonunda tek bir soruya bağlanıyor: Bir arpın sesini nasıl daha iyi hale getirebiliriz?
Arpın tarihi Mezopotamya ve Antik Mısır’a kadar uzanıyor; dünyanın en eski telli çalgılarından biri olan enstrüman, yüzyıllar içinde Avrupa klasik müziğinden caz, pop ve deneysel müziğe kadar uzanan geniş bir alanda kendine yer buldu. Handel, Mozart, Debussy ve Ravel gibi besteciler arp için önemli eserler yazarken, günümüzde Brandee Younger, Joanna Newsom ve Cécile McLorin Salvant gibi farklı müzik alanlarından sanatçılar da enstrümanın olanaklarını genişletiyor.
Türkiye’de ise arpın hikâyesi yalnızca Batı müziğiyle başlamıyor. Arp ile yapısal olarak farklılıklar taşısa da aynı telli çalgı ailesinin tarihsel bir akrabası olan çeng, Anadolu ve Osmanlı coğrafyasında yüzyıllar boyunca kullanıldı; özellikle Osmanlı saray müziğinde önemli bir yer edindi ve minyatürlerde sıkça tasvir edildi. Günümüzde çengin yeniden yapılması ve icra edilmesi, bu tarihsel hafızayı yeniden görünür kılıyor.
Modern Türkiye’de arp ise hem klasik müzik repertuvarındaki yerini koruyor hem de Şirin Pancaroğlu ve Zeynep Öykü gibi sanatçıların tarihsel ve çağdaş repertuvar çalışmalarıyla yeni alanlara açılıyor. Böylece arp, dünyanın kadim telli çalgı geleneğinden Türkiye’nin çeng hafızasına uzanan çizgide, bugün yeniden araştırılan ve üretilen bir enstrümana dönüşüyor.
Anatolian Harps’ın hikâyesi, bu nedenle yalnızca yeni bir marka kurma hikâyesi değil; Türkiye’deki luthierlik geleneğinin farklı bir enstrümana taşınmasının da örneği.
Anatolian Harps’ın temelleri, arp sanatçısı ve eğitimci Zeynep Öykü ile eşi Ali Öztürk’ün Türkiye’de arp bakım ve onarımına duyulan ihtiyaçtan yola çıkmasıyla atıldı. Öykü, uzun yıllardır arp eğitimi ve erken dönem müziği üzerine çalışırken, aynı zamanda konserlerini sürdürüyor. Ceren Necipoğlu, Şirin Pancaroğlu ve Andrew Lawrence King’in de aralarında bulunduğu isimlerle çalışan sanatçı, özellikle barok ve tarihsel arp repertuvarına odaklanıyor. Anatolian Harps’ın eğitim çalışmalarını da sürdüren Öykü’nün 17 yılı aşkın öğretmenlik deneyimi bulunuyor.
Ali Öztürk ise arp yapımına başlamadan önce de müzisyenlik ve luthierlikle ilgileniyordu. Yazılım alanında çalışırken hobi olarak gitar yapan Öztürk, enstrüman yapımındaki deneyimini zamanla daha sistemli bir luthierlik pratiğine dönüştürdü. Arp üretme fikri gündeme geldiğinde teknik ve mühendislik bilgisini bu birikimle birleştirerek önce arpın tarihini ve yapısını araştırdı, ardından tasarımını ve üretimini üstlendi. İlk arpın yapımı, pandemi döneminde ithal enstrümanlara ulaşmanın zorlaşmasıyla hız kazanan bu sürecin dönüm noktası oldu.
2019’da ilk arpını üreten çift, İstanbul’daki atölyelerinin yetersiz kalması üzerine 2021’de Ali Öztürk’ün memleketi Bilecik’in Gölpazarı ilçesine taşındı. Burada büyüyen Anatolian Harps bugün lever arpın yanı sıra barok ve tarihsel arp modelleri, antik lir ve Japon kotosu gibi farklı çalgılar da üretiyor. Marka, kendi ifadesiyle Türkiye’nin ilk arp üreticisi olarak çıktığı yolda, Anadolu’dan dünyaya uzanan bir üretim merkezi olmayı hedefliyor.
The World Harp Congress
Ali Öztürk ve Zeynep Öykü Öztürk’ün Türkiye’de geliştirdikleri arp yapımını uluslararası alanda temsil etmeleri, dünyanın önemli arp buluşmalarından The World Harp Congress ile başladı. Üç yılda bir farklı ülkede düzenlenen kongrenin 28 Temmuz-3 Ağustos 2026 tarihlerinde Toronto’da gerçekleşen “One Harp World” buluşmasına ilk kez katılan Anatolian Harps, Türkiye’yi üretim alanında temsil ederek tarihsel arp replikalarını dünyanın dört bir yanından gelen sanatçı, yapımcı ve uzmanlarla buluşturdu.
Bilecik’teki atölyede sürdürülen üretimin uluslararası arp dünyasına taşındığı bu buluşmanın ardından Ali Öztürk ve Zeynep Öykü Öztürk ile atölyelerinde bir araya geldik; arp yapımının inceliklerini, Türkiye’deki luthierlik geleneğini, bir müzisyenin kendi enstrümanını üretmesinin ne anlama geldiğini ve Anatolian Harps’ın dünyaya uzanan yolculuğunu Milliyet Sanat adına konuştuk.
Zeynep Öykü & Ali Öztürk
Sizi arp yapımına götüren kişisel hikâye neydi? Türkiye’de böyle bir alan neredeyse yokken neden özellikle arpı seçtiniz?
Ali Öztürk: Benim arp yapımına başlamam aslında bir ihtiyaçtan doğdu. Zeynep’in arpist ve arp eğitmeni olması, arpı zaten hayatımızın içine doğrudan sokuyordu. Türkiye’de bu enstrümanın tamiri ve bakımı için zaman zaman yurt dışından teknisyenler geldiğini öğrenince, en azından temel bakım ve ayarları kendim yapabilmek için işin bu tarafını öğrenmeye başladım. O zamanlar üretme fikri henüz yoktu.
Pandemi döneminde gümrükler kapanınca Zeynep’in öğrencileri için arp temin etmek ciddi bir sorun haline geldi. O noktada mesele biraz “Biz bunu neden burada üretmeyelim?”e dönüştü. Benim enstrüman yapımından gelen bir altyapım vardı, ihtiyaç da çok gerçekti. Üretim tarafında da Howard Bryan’dan eğitim aldım ve böylece arp yapmaya başladık.
İşin içine girdikçe arpın beni zorlayan tarafları daha da ilgimi çekmeye başladı. Dışarıdan son derece narin ve kibar görünen bir enstrüman ama aslında tam bir ‘steampunk’ makine; sadece dumanı çıkmıyor. Teknik olarak karmaşık olması beni daha da içine çekti ve zamanla farklı arp türlerini, özellikle de tarihsel örneklerini araştırmaya başladım. Bugün modern arpların yanında tarihsel arp replikaları da üretiyorum. Bildiğim kadarıyla bu işi düzenli yapan dünyada yalnızca birkaç atölye var; biz de onlardan biriyiz.
Bir arpı sıfırdan yapmaya başladığınızda ilk olarak neye odaklanıyorsunuz: Ses, tarihsel doğruluk, malzeme, ölçüler ya da estetik?
A. Öztürk: Birini seçmem gerekirse önce yapısal dengeye odaklanıyorum. Arp, çok yüksek tel gerilimini oldukça ince bir ses tahtasıyla taşıyan bir enstrüman. Dolayısıyla ölçüler, tel boyları, gerilim, malzeme ve ses tahtasının nasıl davranacağı daha tasarımın başında birlikte düşünülmek zorunda. Ses ve ton da bütün bu kararların sonucunda ortaya çıkıyor.
Tarihsel bir arp yapıyorsam durum biraz değişiyor. Orada başlangıç noktam, elimizdeki kaynaklar ve orijinal enstrümanın yapım mantığı oluyor. Sadece dış görünüşünü kopyalamak bana çok anlamlı gelmiyor; o dönemdeki yapımcının neden o ölçüyü, o malzemeyi ya da o konstrüksiyonu seçtiğini anlamaya çalışıyorum.
Aslında dönem enstrümanlarında belli kalıplar var ama o kalıpların içinde ustanın ciddi bir yorum alanı da var. Biraz barok müzik gibi; yapı ve dil belli ama yorum tamamen ortadan kalkmıyor. Yapımcı da kendi bilgisini, kulağını ve estetik anlayışını işin içine katıyor. Hatta bence tarihsel enstrüman yapmanın en güzel taraflarından biri bu özgürlük. Tabii bugün bunun bir de müşteri tarafı var; insanlar çoğu zaman belirli bir müze enstrümanına, belirli bir forma ya da görünüme yakın bir şey istiyorlar. Dolayısıyla o özgürlük alanı pratikte biraz daralabiliyor.
Tarihi bir arp replikasını ‘doğru’ yapan nedir? Özgün enstrümana mümkün olduğunca sadık olmak mı, yoksa dönemin yapım mantığını yeniden kurabilmek mi?
A. Öztürk: Benim için tarihsel bir arp replikasını doğru yapan şey, yalnızca özgün enstrümanın ölçülerini birebir kopyalamak değil. Tabi kaynaklara, ölçülere, malzemelere ve mümkün olduğunca dönemin yapım tekniklerine sadık kalmak gerekiyor ama asıl mesele o enstrümanın hangi yapım mantığıyla ortaya çıktığını anlayabilmek. O dönemdeki ustanın malzeme ya da teknik tercihlerini çözmeye çalışıyorum.
Tarihsel enstrümanlarda bugünkü anlamda tam bir standardizasyon yok. Belli oranlar, ortak çözümler ve döneme özgü teknikler var ama her ustanın bunları uygulama biçimi biraz farklı. Bu yüzden yalnızca biçimi kopyalamak bana yeterli gelmiyor; o enstrümanın arkasındaki düşünceyi ve problem çözme biçimini de anlamak gerekiyor.
Dolayısıyla benim için iyi bir replika yalnızca dışarıdan orijinaline benzeyen bir nesne değil; dönemin malzemesini, tekniğini ve düşünme biçimini mümkün olduğunca yeniden kurabilen bir enstrüman. Sonuçta amaç, bugünün imkânlarıyla eski görünen bir arp yapmak değil; mümkün olduğunca o dönemin koşulları ve yapım anlayışı içinden çıkmış bir enstrüman ortaya koymak.
Tarihsel kaynakların size kesin bir yanıt vermediği noktalar oluyor mu? Böyle durumlarda nasıl karar veriyorsunuz?
A. Öztürk: Tabii, çok oluyor. Hatta yaptığım tarihsel arplardan birini neredeyse tamamen bir tablodan yola çıkarak geliştirdim. Elimde ölçülendirilmiş bir teknik çizim ya da inceleyebileceğim özgün bir enstrüman yoktu, temel kaynak bu tabloydu.
Böyle bir durumda resmi yalnızca görsel bir referans olarak değil, biraz mühendislik verisi gibi okumaya çalışıyorum. Enstrümanın insan vücuduyla olan oranından yaklaşık boyutlarını, tel sayısından ve tellerin dağılımından geometrisini, kolonun ve gövdenin formundan da taşıyıcı yapıyı çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sonra bunları aynı döneme ait başka enstrümanlarla, kullanılan malzemelerle ve bilinen yapım teknikleriyle karşılaştırıyorsunuz.
Bir noktadan sonra iş biraz dedektifliğe dönüyor. Resimde olanlardan çok, bazen resimde olmayanları bulmaya çalışıyorsunuz. Ressam size arka kapağın nasıl yapıldığını göstermemiş, bağlantı detaylarını saklamış, perspektifi de işinizi kolaylaştıracak şekilde kurmamış tabii. O boşlukları dönemin teknik bilgisi ve enstrümanın fiziksel olarak nasıl çalışması gerektiği üzerinden tamamlıyorum.
Tarihsel enstrüman yapımının en keyifli taraflarından birinin de bu olduğunu düşünüyorum. Bazen birkaç yüz yıl önce yaşamış bir ustanın ne yaptığını, geride kalan birkaç ipucundan çözmeye çalışıyorsunuz. Bir nevi tersine mühendislik, biraz da olay yeri inceleme.
'Luthier' Ali Öztürk
Bugüne kadar yaptığınız enstrümanlar içinde sizi en fazla zorlayan veya yapım anlayışınızı değiştiren bir örnek oldu mu?
A. Öztürk: En çok zorlayanlardan biri az önce bahsettiğim tablodan yola çıkarak yaptığımız ‘Arpa Doppia’ oldu. Doğru tutkalı ve doğru yapım tekniğini bulana kadar enstrümanı dört kez yeniden yaptık. Bir denemede ses tahtası resmen bomba gibi patladı. O süreç bana tarihsel enstrüman yapımında küçük görünen bir teknik detayın bütün enstrümanın kaderini değiştirebildiğini çok net öğretti.
Bir arpın sesini belirleyen unsurlar arasında sizin için en kritik olan hangisi? Yapımcının kulağı ne kadar belirleyici?
A. Öztürk: Benim için en kritik parça, ses tahtası. Çünkü telin ürettiği enerjiyi gerçekten sese dönüştüren yer orası. Ağacın seçimi, kalınlığı, damar yönü ve ne kadar serbest çalışabildiği doğrudan sonucu değiştiriyor.
Yapımcının kulağı önemli ama tek başına yetmez. Kulağınız size neyin doğru ya da yanlış olduğunu söyler evet. Nedenini anlamak için ise ölçmek, karşılaştırmak ve tekrar tekrar denemek gerekiyor. Ben, kulağı biraz ‘son hakem’ gibi görüyorum.
Luthierlik yalnızca bir enstrüman yapma mesleği değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir zanaat ve bilgi geleneği. Siz kendinizi bu geleneğin neresinde görüyorsunuz? Türkiye’de bu geleneğin karşılığı veya devamlılığı sizce var mı?
A. Öztürk: Kendimi o geleneğin dışında görmüyorum ama klasik anlamda bir usta-çırak zincirinin içinden de gelmedim. Bir kısmını eğitimle, bir kısmını araştırarak, bir kısmını da gerçekten yapıp bozarak öğrendim.
Türkiye’de çok güçlü bir enstrüman yapım geleneği var. Biz var olan luthierlik kültürünün içine yeni bir dal ekliyoruz gibi hissediyorum. Usta-çırak ilişkisiyle yeni luthierler yetiştirmek de hedeflerimden biri. Üretimi, şehirden kırsala taşıyarak bunu bir ölçüde hayata geçirmeye başladık; burada yalnızca enstrüman üretmek değil, zaman içinde o bilgiyi aktaracak ve devam ettirecek insanlar yetiştirmek de istiyorum.
Avrupa’da yüzyıllara yayılan luthierlik geleneklerinde usta-çırak ilişkisi, el becerisi ve deneyim aktarımı büyük önem taşıyor. Siz bu bilgiyi nasıl edindiniz ve bugün öğrendiğiniz şeyleri sizden sonra gelecek birine aktarmanın yollarını düşünüyor musunuz?
A. Öztürk: Avrupa’daki luthierlik geleneğinin en değerli taraflarından biri bence bilginin yalnızca kitapta değil, ustadan çırağa aktarılması. Ben de aslında bu zincirin içine biraz uzaktan dahil oldum. Howard Bryan’a çıraklık yaptım; emekli olmadan önce yıllar boyunca biriktirdiği bilgi ve deneyimi çok kapsamlı biçimde yazılı olarak bana aktardı, aynı zamanda mentorluk yaptı. Bu yüzden sadece teknik tarifleri değil, bir yapımcının nasıl düşündüğünü de öğrenme şansım oldu.
Ben de şimdi aynı şeyi yapmaya çalışıyorum. Bildiklerimin yalnızca benim elimde kalmasını istemiyorum; atölyede birlikte çalıştığım insanlara hem işi hem de işin arkasındaki düşünceyi aktarmaya çalışıyorum. Bir gün bizden sonra gelecek insanların tekrar sıfırdan başlamasına gerek kalmasın istiyorum.
Modern teknoloji ile geleneksel luthierlik arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Bir yapımcının elinden çıkan enstrümanda teknoloji ne noktaya kadar yardımcı olabilir, hangi noktadan sonra ustanın sezgisi ve eli devreye girmelidir?
A. Öztürk: Ben, zaten teknolojinin içinden geliyorum; asıl mesleğim yazılım mühendisliği. O yüzden luthierliğe başladığımda yalnızca makineleri değil, yazılımcılıktan bildiğim süreçleri de atölyeye taşıdım. Bir işi adımlara bölmek, ölçmek, kaydetmek, tekrar edilebilir hale getirmek, hatayı bulup süreci sürekli iyileştirmek… Bunların hepsini, üretimin bir parçası haline getirmeye çalışıyorum.
CNC, dijital çizim ve ölçüm araçları da bu sistemin içinde. Teknoloji bize hassasiyet, hız ve tekrar edilebilirlik sağlıyor. Ama ne yapmanız gerektiğine karar vermiyor; sadece verdiğiniz kararı çok iyi uyguluyor.
Enstrümanın karakteri hâlâ ustanın kulağında, elinde ve tecrübesinde ortaya çıkıyor. Hangi ağacın seçileceği, bir ses tahtasının nerede biraz daha inceltileceği, ne zaman durulacağı gibi kararları hiçbir makine sizin yerinize veremez. Ben teknolojiyle ustalığı birbirinin karşıtı olarak görmüyorum. Teknoloji biçimi oluşturabilir, ölçüyü kusursuzlaştırabilir; ama usta eli değmeden elinizde hâlâ yalnızca biçimlendirilmiş ağaç parçaları vardır. Onları enstrümana dönüştüren şey hâlâ insan.
Barok arpı seçmenizin asıl sebebi neydi? Bu çalgıyla ilişkiniz yıllar içinde nasıl değişti?
Zeynep Öykü Öztürk: Klasik arp eğitimi aldım ama repertuvarın darlığı beni zamanla barok müziğe ve transkripsiyonlara yöneltti. Sylvain Blassel bir gün bana, “Bu müziği bu kadar seviyor ve araştırıyorsan neden dönemin çalgısını çalmıyorsun?” diye sormuştu. O zaman Türkiye’de barok arpa ulaşmak neredeyse imkânsız görünüyordu.
Sonunda arpı kendimiz ürettik; ben de Andrew Lawrence-King’den çalgının tekniklerini öğrendim. Barok arp, normal arptan çok daha karmaşık; profesyonel arpistlerin bile gözünü korkutan bir çalgı. Üç kat tel nedeniyle üretimi de çok daha zor. Hem çalması hem üretmesi bu kadar güç olduğu için tarihte de yaygınlaşmamış.
Yıllar sonra Toronto’da Sylvain’le yeniden karşılaşıp bu konuşmayı hatırlatmak çok güzeldi. Bir zamanlar bana çok uzak ve zor görünen bu çalgı, bugün müzikal kimliğimin en doğal parçalarından biri.
Arpist Zeynep Öykü
Barok arp çalmak, yalnızca farklı bir enstrüman çalmak mı, yoksa müzisyenin müziğe ve esere bakışını da değiştiriyor mu?
Z. Ö. Öztürk: Kesinlikle değiştiriyor. Dönem çalgısı çalmak yalnızca başka bir enstrüman seçmek değil; bütün bir icra anlayışını değiştirmek demek. Türkiye’de ‘HIP’yani ‘tarihsel icra’ alanına gerçekten bu kadar özenen insan sayısı çok az. Bunun bir kısmı maddi imkânlar ve eğitim eksikliğiyle, daha büyük kısmı ise bu yaklaşımı besleyecek bir ekosistemin ve vizyonun henüz oluşmamış olmasıyla ilgili. Bu yüzden yapılan çalışmalar çoğu zaman, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bir yerde eksik kalıyor. Ben de kendimi bunun dışında görmüyorum; çünkü ‘HIP’ tek bir müzisyenin tek başına kurabileceği bir şey değil. Belki bizden sonraki kuşak bunu çok daha ileri taşıyacak ama bunun için zemini bugünden hazırlamak gerekiyor.
Barok arpın kendisi de müziği düşünme biçimini değiştiriyor. Modern arpta aynı tel mekanizmayla bemol, natürel ya da diyez olurken, barok arpta kromatik sesler ayrı tellerde; bu yüzden tonaliteyi, modülasyonu ve armonik hareketi çok daha doğrudan hissediyorsunuz.
Tarihsel icrada dönemin kurallarına sadık kalmakla kendi müzisyen kimliğiniz arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Aslında, burada bir denge kurmak gerektiğini düşünmüyorum. Tarihsel icra, sanıldığının aksine bugünün klasik icra anlayışından birçok açıdan daha özgür. Dönemin müzisyenleri partimento, doğaçlama ve benzeri pratiklerle müziğin dilini içeriden öğreniyorlardı.
Bu dili anladıkça daha fazla kısıtlanmıyor, tam tersine özgürleşiyorsunuz. Çünkü icracının kendi kararları ve doğaçlama zaten o müziğin doğal bir parçası. Tarihsel pratiğe yaklaştıkça kendi müzisyen kimliğinizi daha rahat ortaya koyabiliyorsunuz.
Türkiye’de barok arp repertuvarı üzerine çalışan az sayıdaki icracıdan biri olarak en büyük güçlüğünüz ve size sağladığı en önemli özgürlük nedir?
Z. Ö. Öztürk: Aslında ‘az sayıdaki’ değil; Türkiye’de barok arp ve tarihsel arp teknikleri üzerine çalışan tek arpistim. Barok dönem eserlerinin arp transkripsiyonlarını çalanlar elbette var ama tarihsel arp pratiği ayrı bir uzmanlık alanı.
En büyük güçlük, erişim. Enstrümana erişim sorununu kendi arplarımızı üreterek çözdük; bugün bu enstrümanları dünyaya da satıyoruz ama eğitime, kaynaklara, uzman hocalara ve birlikte çalışabileceğiniz müzisyenlere ulaşmak hâlâ çok zor. Türkiye’de bu alanda eğitim olmadığı için, en küçük uzmanlık eğitimi için bile çoğu zaman yurt dışına gitmem gerekiyor. Bu da yalnızca bir kursa katılmak değil; işimi, konserlerimi ve gündelik hayatımı her seferinde yeniden düzenlemek, bazen gerçekten askıya almak demek. Uzaktan ulaşabildiğim ciddi eğitimleri de sürekli takip ediyorum; basso continuo, erken dönem doğaçlama ve tarihsel arp teknikleri üzerine çalıştım, şu anda da İspanya’daki bir üniversitenin Ortaçağ notasyonu programına uzaktan katılıyorum.
Kaynaklara ulaşmak da benzer bir mücadele. Yurt dışında kolayca edinilebilen bir kitabı, ben bulduğumda adeta altın bulmuş gibi sevinebiliyorum. Seyahatlerde bavulumu mümkün olduğunca boş tutup kitaplarla dönmeye alıştım; bazen bir kaynağa ulaşmak için haftalarca yazışmak ve Türkiye’ye gönderim yaptırmaya çalışmak gerekiyor.
Buna karşılık, bu alanın neredeyse hiç açılmamış olması çok büyük bir özgürlük de veriyor. Barok arp dünyada da çok az kişinin çaldığı bir enstrüman; özellikle solo repertuvarı ve virtüözite açısından çalışan insan sayısı son derece sınırlı. Dolayısıyla yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası ölçekte de henüz gidilmemiş bir yolda ilerliyorum. Bir sanatçı için bunun çok heyecan verici bir tarafı var: Başkasının çizdiği bir yolu takip etmek yerine kendi alanınızı açıyor ve neyin mümkün olduğunu siz araştırıyorsunuz.
Aslında barok arp repertuvarı diye, bugünkü anlamda tanımlı bir repertuvardan söz etmek zor. Özellikle barok arp için yazılmış solo eserler neredeyse yok denecek kadar az. Ama bu, çalacak müzik olmadığı anlamına gelmiyor. Çünkü o dönemde enstrümantasyon bugünkü kadar katı değildi; arp, basso continuo içinde ve farklı çalgılar arasında dolaşan çok daha esnek bir müzik dünyasının parçasıydı.
Modern konser arpında ise tam tersine, enstrüman için yazılmış çok daha fazla eser var ama yerleşmiş repertuvar şaşırtıcı derecede dar. Konserlerde, yarışmalarda ve kayıtlarda aynı eserlerin sürekli tekrarlandığını görüyorsunuz. Zaten beni erken dönem müziğine yönelten şeylerden biri de buydu. Barok arp için özel olarak yazılmış repertuvar çok küçük olabilir ama tarihsel icra anlayışıyla baktığınızda önünüzde çok daha geniş ve özgür bir müzik alanı açılıyor.
Peki bu repertuvarı genişletmek için yeni eserler, düzenlemeler ya da bestecilerle çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?
Açıkçası, bu benim için öncelikli bir hedef değil. Barok arp için bugün yeni eserler yazan ve çağdaş çalışmalar yapanlar az da olsa var, ama benim asıl ilgim tarihsel icra. Erken dönem müziği, modern klasik müzik kültüründen çok daha farklı ve esnek bir dünya. Eser, bugünkü anlayıştaki gibi her ayrıntısı sabitlenmiş, tamamlanmış ve dokunulmaz bir partisyon değil; icracının süsleme, doğaçlama, continuo, uyarlama ve kendi müzikal kararlarıyla aktif olarak şekillendirdiği bir yapı.
Aslında bu yalnızca Barok ya da daha erken dönemler için de geçerli değil. Klasik ve Romantik dönemin icra ve eğitim pratiklerine yakından baktığınızda da bugünkü kadar katı bir ‘partisyona dokunmama’ anlayışının olmadığını görüyorsunuz. Bu daha çok modern klasik müzik kültürünün geliştirdiği bir yaklaşım.
Dolayısıyla zaten önümde farklı dönemlerden, ülkelerden ve kültürlerden son derece geniş, sürekli yeniden keşfedilebilecek bir repertuvar var. Şu anda beni en çok heyecanlandıran da bu alanın içinde çalışmak.
Bugün bir besteci size ‘Barok arp için yeni bir eser yazmak istiyorum’ dese, ondan özellikle nasıl bir eser isterdiniz?
Bir besteci barok arp için yeni bir eser yazacaksa, önce enstrümanı gerçekten tanımasını isterdim. Tarihte Pleyel’in kromatik arpı ile Érard’ın double-action arpı -yani bugünkü konser arpının öncüsü- arasında ciddi bir rekabet vardı; Pleyel Debussy’den, Érard tarafı ise Ravel’den eser istedi. Debussy’nin eseri kromatik arpın kendine özgü imkânlarına yeterince yaslanmadığı için kısa süre sonra rakip double-action arpa da uyarlandı.
Benim için önemli olan şu: barok arp, modern konser arpının yapamadığı pek çok şeyi yapabilen çok özel bir çalgı. Bestecinin bu farkı gerçekten anlaması, enstrümanın yapısını ve tekniğini tanıması ve eserde özellikle ona özgü imkânları ortaya çıkarabilmesi gerekir.
Zeynep Hanım’ın müzisyen kulağı yapımcılığınızı değiştirdi mi? Onun bir eleştirisi veya önerisi doğrultusunda değiştirdiğiniz somut bir şey oldu mu?
A. Öztürk: Ben de müzisyenim ama Zeynep gibi arp icracısı değilim. Onun katkısı, yalnızca profesyonel bir arpist olmasından da gelmiyor; yıllardır eğitim verdiği için hem ileri düzey icracının hem de öğrenen kişinin enstrümandan ne beklediğini çok iyi biliyor. Bu yüzden geri bildirimleri yalnızca sesle ilgili değil; ergonomi, çalım rahatlığı, tepki, tel hissi ve uzun süre çalarken oluşan konfor gibi ayrıntıları da kapsıyor.
Bu yönlendirmeler bizim enstrümanları geliştirmemizde doğrudan etkili oluyor. Arpistlerden ve hocalardan sık duyduğumuz bir yorum, farklı markalarda beğendikleri özelliklerin bir araya gelmiş olması: güçlü ve dengeli bir sesle birlikte rahat bir çalım hissi. Bence bunun önemli bir nedeni, yapım sürecinin yalnızca atölyede değil, yıllardır çalan ve öğreten birinin sürekli geri bildirimiyle ilerlemesi.
Ali Bey’in yaptığı bir arpı çalmakla başka bir yapımcının yaptığı tarihsel bir arpı çalmak arasında ne fark hissediyorsunuz?
Z. Ö. Öztürk: Benim burada en büyük avantajım, icracıyla yapımcı arasında genellikle eksik kalan ortak dili kurabilmek. Bir icracı, enstrümanda neyin iyi ya da kötü hissettirdiğini çok net anlayabilir ama bunun nedenini yapımcıya teknik olarak tarif edecek kelimelere her zaman sahip olmayabilir. Ben hem profesyonel arpistim hem de ses mühendisliği, akustik ve çalgı yapısı üzerine çalıştığım için, çalarken hissettiğim bir problemi yapısal olarak da tarif edebiliyorum.
Bu özellikle tarihsel çalgılarda çok önemli. Bu alandaki en önemli iki usta da Almanya’da. Bunlardan biri, tablolardaki örnekleri oldukça ‘birebir’ yorumlayarak örneğin tel aralıklarını geniş tutuyor. Halbuki bir resimde enstrümanın ölçüleri ve oranları birebir gerçeği yansıtmayabilir. O yapımcının enstrümanını kullanan iki müzisyenle konuştum: önemli bir virtüöz, geniş tel aralıklarının çalımı zorlaştırdığını söylerken, arpı esas uzmanlık alanı olmayan diğer müzisyen tam tersine bunu çalımı kolaylaştıran bir özellik olarak görüyordu.
Bu fark bile tarihsel kaynağı yalnızca kopyalamanın yetmediğini; onu icra düzeyi ve müzisyenin ihtiyaçlarıyla birlikte yorumlamak gerektiğini gösteriyor. Ali’nin yapımcılık ve mühendislik bilgisiyle benim icracı ve teknik bakışım aynı süreçte birleştiği için, tarihsel kaynakları sadece kopyalamak yerine onları okuyup gerçekten çalınabilir, yüksek düzey icraya cevap veren enstrümanlara dönüştürebiliyoruz.
Birlikte çalışırken yapımcı ile icracının aynı konuda farklı düşündüğü oluyor mu? Böyle bir durumda son sözü kim söylüyor?
A. Öztürk: Bizim atölyemizde aslında ‘bir yapımcı ve bir icracı’ ayrımı yok. İkimiz de icracıyız, ikimiz de yapım sürecinin içindeyiz. Zeynep de gerektiğinde eline takozu alıp zımparaya geçiyor, atölyede fiilen çalışıyor. Tasarım kararlarını da birlikte veriyoruz.
Z. Ö. Öztürk: Ali, zaten çok kıymetli bir gitarist ve müzisyen; dolayısıyla yalnızca yapımcı gözüyle bakmıyor. Biz birlikte tasarlıyor, birbirimizi sürekli yeni fikirlerle heyecanlandırıyoruz. Aramızda çok sevgiyle ve tutkuyla yürüyen ortak bir üretim hali var. Bazen yetiştirmemiz gereken bir şey olduğunda atölyede sabahladığımız bile oluyor; o sırada yorgunluğu pek hissetmiyoruz.
Üretim ve icranın aynı çatı altında olması size göre bir enstrümanın geliştirilme sürecini nasıl değiştiriyor?
Z. Ö. Öztürk: Bence bu, bizim atölyemizi diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri. Yurt dışında katıldığımız fuarlarda enstrümanlarımızı deneyen arpistler, uzun zamandır aradıkları bazı özelliklerin aynı çalgıda birleşmesine şaşırıyorlar. Bazen henüz sorun olarak tanımlamadıkları şeylere bile çözüm üretmiş oluyoruz; enstrümanın taşınabilirliği ya da neme ve çevresel koşullara dayanıklılığı gibi. Böyle çözümler ancak icra ve üretimin gerçekten aynı ortamda buluştuğu bir atölyeden çıkabiliyor.
A. Öztürk: Zeynep’in her isteği benim için yeni bir mühendislik problemi demek. Bu da işin en keyif aldığım taraflarından biri. İstenen şeyi nasıl daha iyi, daha verimli ve daha işlevsel yapabilirim diye düşünmek, yapım sürecini sürekli ileri taşıyor.
Toronto'da dünyanın farklı ülkelerinden yapımcılar, sanatçılar ve araştırmacılarla karşılaştınız. Oradaki tepkiler, Türkiye'de yaptığınız işe bakışınızı değiştirdi mi?
A. Öztürk: Toronto’da, arp dünyasında çok tanınan markaların sahipleri ve usta yapımcılarıyla uzun uzun konuşma fırsatımız oldu. Türkiye’de arp üretimine sıfırdan başladığımız için zaman zaman gerçekten ‘tekerleği yeniden icat etmek’ zorunda kalıyoruz. Başka ülkelerde bir yapımcının hazır olarak temin edebildiği pek çok parçayı burada bulamadığımız için önce o parçanın kendisini tasarlayıp üretmemiz, sonra enstrümanı yapmamız gerekiyor. Bunları anlattığımızda çok şaşırdılar. Hatta çok tanınmış markalardan birinin sahibi defalarca “I admire you guys / İkinize de hayranlık duyuyorum.” dedi. O anda, bizim günlük hayatın doğal bir parçası gibi gördüğümüz bazı şeylerin aslında ne kadar sıra dışı olduğunu biraz daha fark ettik.
Z. Ö. Öztürk: İcracılar enstrümanlarımızı deneyince farkları hissediyor ve çok güzel tepkiler veriyorlar; ama yaptığımız işin gerçek zorluğunu en iyi başka yapımcılar anlıyor. Arp yalnızca ahşaptan oluşan bir çalgı değil; üzerinde ciddi hassasiyet gerektiren metal aksam ve mekanizmalar var. Dünyada bunları kapsamlı biçimde kendi bünyesinde üreten marka sayısı çok az; pek çok yapımcı önemli parçaları dışarıdan temin ediyor. Biz ise teller dışında arpın üzerindeki bütün parçaları kendimiz üretiyoruz.
Aslında Türkiye’de olmanın bizi zorladığı yer, zamanla en özgün taraflarımızdan birine dönüştü. Hazır bir çözümü satın alamadığımız yerde çözümü kendimiz geliştirdik; olmayan parçayı tasarladık, üretim yöntemini öğrendik, gerektiğinde makinesini bile kurduk. Belki küçük bir atölyeyiz ama tam da bu zorunluluk bizi çok daha bağımsız, yaratıcı ve kendi teknolojisini üreten bir yapıya dönüştürdü. Toronto’da bunu, dünyanın bu işi en iyi bilen insanlarının gözünden görmek bizim için çok kıymetliydi.
Orada gördüğünüz ya da öğrendiğiniz ve “Bunu Türkiye’de mutlaka yapmalıyız,’” dediğiniz bir şey oldu mu?
A. Öztürk: Aslında Toronto’dan dönerken “Bunu Türkiye’ye getirmeliyiz,” dediğimiz bir şeyden çok, tam tersini hissettik. Dünyanın en önemli barok arp icracılarından biri, bizi kendi okulunda öğrencilerine barok arpı ve yapım yaklaşımımızı anlatmamız için İtalya’ya davet etti. Yakında bunun için İtalya’ya gideceğiz. Bu bizim için çok anlamlı; çünkü dışarıda gördüğümüz bir şeyi Türkiye’ye taşımaktan çok, burada geliştirdiğimiz bilgiyi ve üretim kültürünü dışarıya götürüyoruz.
Z. Ö. Öztürk: Türkiye’de, çoğu zaman dışarıdaki bir ürünün daha ucuz bir versiyonunu yapmamız bekleniyor. Biz en başından beri bunun tersini yaptık. “Yurt dışında ne varsa onun benzerini yapalım,” diye düşünmedik; ben hayalimdeki, sahip olmak isteyip bulamadığım arpları tarif ettim, Ali de onları üretti. Toronto’da da bunun ne kadar farklı bir yaklaşım olduğunu çok net gördük. İnsanlar bazen Türkiye’den geldiğimize inanmakta zorlanıyor; kafalarındaki coğrafya algısıyla gördükleri kaliteyi bağdaştıramıyorlar. Bizim için asıl önemli olan, Türkiye’de ürettiğimiz özgün bilgi ve kaliteyi dünyaya taşıyabildiğimizi görmek oldu.
Tam tersine, Toronto'da “Biz burada aslında düşündüğümüzden daha özgün bir iş yapıyoruz” dediğiniz bir an yaşadınız mı?
Z. Ö. Öztürk: Kesinlikle! Hatta bazen artık dışarıdakini kopyalamaktan değil, bizim geliştirdiğimiz çözümlerin başkalarına fikir vermesinden söz edebileceğimizi düşünüyorum. Barok arpın yapısal olarak bazı hassasiyetleri var; üç kat tel taşıdığı için zaman içinde hasar ve tamir ihtiyacı doğurabiliyor. Biz, enstrümanı ağırlaştırmadan bu sorunları azaltan bazı özel yapım teknikleri geliştirdik. Bir icracı bunları dışarıdan bakarak fark etmeyebilir ama Toronto’daki yapımcılar hemen gördüler ve nasıl yaptığımızı sordular. Ali de hiç çekinmeden anlattı; ben açıkçası o sırada biraz şaşırdım.
A. Öztürk: Ben kopyalanmaktan korkmuyorum. Çünkü sürekli yeni bir şey düşünüyor, geliştiriyor ve bir sonraki problemi çözmeye çalışıyorum. Üstelik orada tek taraflı bir paylaşım da olmadı; başka yapımcılarla gerçekten karşılıklı teknik bilgi alışverişi yaptık. Onlar da kendi geliştirdikleri çözümleri bizimle paylaştılar. Bence zanaatın gelişmesi biraz da böyle oluyor.
‘Çeng’ ile tarihi arp replikalarını yan yana düşündüğümüzde, Türkiye’nin kendi telli çalgı mirası konusunda henüz keşfedilmemiş nasıl bir alan görüyorsunuz?
Z. Ö. Öztürk: Çok eski arplara doğru gittikçe çeng ve benzeri enstrümanlarda arpın en erken biçimlerine, okçu yayını andıran formlara yaklaşıyoruz. Deri tınlama yüzeyleri, ipek teller ve farklı yapım teknikleri gibi özellikler de bu daha eski dünyaya ait. Üstelik bu form yalnızca çenge özgü değil; Asya’nın erken arplarında ortak olarak karşımıza çıkan daha geniş bir kültürel mirasın parçası.
Bence ‘çeng’ bu ortak arp tarihinin çok önemli bir halkası ve hâlâ yeterince derin araştırılmış değil. Bir gün Ali’nin bu konuya da diğer tarihsel arp replikalarında yaptığımız gibi uzun araştırma, deneme, ergonomi ve akustik çalışmalarıyla eğilmesini; hem tarihsel olarak ikna edici hem de gerçekten rahat çalınabilen, sesi doyurucu bir çeng ortaya çıkarmasını çok isterim.
Türkiye’de arp yapımcılığı, tarihsel icra ve çalgı araştırmalarının gelişebilmesi için konservatuvarlar, akademi ve müzik dünyasında neyin değişmesi gerekiyor?
A. Öztürk: Bence, önce bu alanların birbirinden ayrı görülmemesi gerekiyor. Çalgı yapımcılığı, icra ve araştırma birbirini besleyen şeyler. Konservatuvarlarda öğrencinin yalnızca mevcut repertuvarı çalmayı değil, çalgının nasıl çalıştığını, nasıl üretildiğini, tarih içinde nasıl değiştiğini de öğrenmesi çok kıymetli olurdu. Aynı şekilde yapımcının da yalnızca atölyede değil, icracıyla ve akademiyle sürekli temas içinde olması gerekiyor.
Türkiye’de en büyük eksiklerden biri bu alanların etrafında sürekliliği olan bir yapı olmaması. Birkaç kişinin kişisel çabasıyla çok şey yapılabiliyor ama kalıcı bir gelenek oluşması için üniversitelerin, konservatuvarların ve araştırma kurumlarının bunu sahiplenmesi; atölye, arşiv, uygulamalı araştırma ve usta-çırak aktarımına alan açması gerekiyor. Bence asıl değişmesi gereken şey, müziği yalnızca sahnede icra edilen sonuç üzerinden değil, o sonuca götüren bütün bilgi ve zanaat zinciriyle birlikte görmek.
Anatolian Harps’ın bundan sonraki hedefi nedir? Daha fazla enstrüman üretmekten öte, Türkiye’de bu alanda kalıcı bir kültür, araştırma ve eğitim alanı oluşturma fikriniz var mı?
Z. Ö. Öztürk: Ben bu yola ‘arp üretelim’ diye başlamadım. Çok sevdiğim bu enstrümanı daha fazla insanla paylaşmak, geliştirmek ve arp çalmak isteyen herkesin ona gerçekten dokunabilmesini istedim. Eğitim verdikçe karşıma çıkan ilk büyük darboğaz enstrümana erişimdi; bunu sonunda kendi arplarımızı üreterek çözdük. Sonra hoca eksikliği ortaya çıktı; şimdi Anatolian Harps bünyesinde eğitmenler yetiştiriyor ve düzenli eğitim veriyoruz. Eğitimin çok pahalı olması da başka bir engeldi. Bunu da grup dersleri ve arp eğitiminde çok yaygın olmayan daha erişilebilir kurs modelleriyle aşmaya çalışıyoruz. Benim için hedef yalnızca daha fazla arp üretmek değil; daha fazla insanın çaldığı, öğrettiği ve bu kültürü kendi içinde sürdürebildiği bir yapı kurmak.
A. Öztürk: Çalgı yapımında usta-çırak aktarımı, çok kıymetli ve korunması gereken bir gelenek. Benim mühendislik ve yazılım geçmişim ise buna biraz daha sistem, süreç yönetimi, problem çözme ve verimlilik açısından bakmamı sağlıyor. Atölyede bu iki yaklaşımı bir arada yürütmeye çalışıyorum: bir yandan zanaat bilgisini yeni ustalara aktarmak, bir yandan da üretim süreçlerini daha ölçülebilir, tekrarlanabilir ve geliştirilebilir hâle getirmek. Dolayısıyla Anatolian Harps’ın hedefi yalnızca daha fazla enstrüman üretmek değil; yeni ve farklı çalgılar geliştirmek, bilgiyi aktarmak ve uzun vadede kalıcı bir üretim kültürü oluşturmak.
Anatolian Harps’ın Bilecik’teki atölyesinin kapılarını Milliyet Sanat’a açtığınız, üretim süreçlerini ve çalışmalarını okuyucularımızla paylaştığınız için teşekkür ederiz.
Z. Ö. Öztürk: Öncelikle Anatolian Harps’a bu kadar özenli ve derinlikli bir yer ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Arp yapımı ve tarihsel çalgılar gerçekten ince, narin ve çok katmanlı bir alan. Bu yüzden bizi ziyaret etmeniz, atölyeyi görmeniz, bizimle vakit geçirmeniz ve bütün bunlara bu kadar dikkatli sorularla yaklaşmanız bizim için çok kıymetliydi. Size de ayrıca teşekkür ederiz.
Anatolian Harps aslında yalnızca bir enstrüman atölyesi, yalnızca bir eğitim kurumu ya da yalnızca konser üreten bir yapı değil. Yapım, icra, eğitim, araştırma, mühendislik, akustik ve tarih bizim için birbirinden ayrı alanlar değil; hepsi aynı bütünün parçaları. Bir anlamda, sanatla bilimin ve zanaatla araştırmanın birbirinden kopmadığı, Rönesans’taki daha bütüncül düşünme biçimini hatırlatan bir yaklaşım kurmaya çalışıyoruz. Bunun görülmesine ve anlatılmasına katkı sunduğunuz için de ayrıca mutluyuz.
Z. Ö. Öztürk: Önümüzdeki dönemde de bu yapıyı çok daha ileri taşımak istiyoruz. Yeni Ar-Ge çalışmaları, yeni enstrümanlar ve farklı projeler üzerinde çalışacağız. Anatolian Harps’ın yalnızca mevcut enstrümanları üreten değil, sürekli yeni çözümler geliştiren ve farklı işlere imza atan bir yapı olarak büyümesini istiyoruz. Umarım bundan sonra da bizi takip edersiniz; daha pek çok projede yeniden görüşeceğimizi düşünüyorum.
Etiketler: Milliyet Sanat Anatolian Harps Luthier Ali Öztürk Zeynep Öykü Öztürk


