Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Karaköy’de esen soyut Paris renkleri

Karaköy’de esen soyut Paris renkleri

Karaköy’de esen soyut Paris renkleri29 Ekim 2026 - 03:10
Koleksiyoner ve tasarımcı Uğur Köse’nin 1950-1970 aralıklı Türk modern resim serüvenini sahiplendiği “Hikâyenin En Güzel Yeri” sergisi, 30’u aşkın ressamın 80 dolayında ‘sürpriz’ yapıtını Karaköy’deki Küra Kolektif’de bir araya taşıdı. Direktör Elif Özgen’e göre “Soyutun açtığı oyun alanında kendi yolunu bulmuş bu ressamların eserleri, hem tek başlarına hem de yan yana geldiklerinde kendi aralarında kurdukları yeni ilişkilerle bizi büyülüyor.” Mekân kurucusu Uğur Köse ise, koleksiyonerlik serüvenini ‘onlarınki bir dışavurum; benimki ise daha duygusal bir içe vurum,’ diye niteliyor.
EVRİM ALTUĞ
evrimaltug@gmail.com
 
Sanat, tasarım ve yayın alanına odaklanan “Küra Kolektif”, ilk sergisini Uğur Köse imzalı U+K Sanat Koleksiyonu temelinde yer alan “Hikâyenin En Güzel Yeri” başlığıyla sanatseverlerle buluşturdu. 
 
Açılışı 27 Ekim Salı akşamı Karaköy’deki Galata Şarap İskelesi Sokak üzerinde bulunan Galeri 77’ye komşu The Muradiye isimli yapının giriş katında yer alacak sergi, Türkiye’deki soyut resim üretim ve anlayışını Paris Ekolü ve kapsadığı tüm akım ile imzalar üzerinden eşzamanlı olarak bitiştiriyor. İlgili mekân yakın geçmişte de son İstanbul Bienali’ne adres olmasıyla biliniyor.
 
 
Küra Kolektif; sanatçı, tasarımcı, yazar ve editörlerin projelerini gerçekleştirebildiği bir platform sunuyor. Sanat, tasarım ve yayın alanlarındaki programın, “Hikâyenin En Güzel Yeri” gibi koleksiyon sergilerinin yanı sıra, günümüzde üretime devam eden sanatçı ve tasarımcıların karma ve kişisel sergilerini de içermesi hedefleniyor. Mekân, sanat kitapları, tasarım objeleri ve özgün baskıların satışa sunulduğu bir dükkanı da barındırıyor. 
 
Kuruculuğunu Uğur Köse’nin yaptığı, Direktörlüğünü Elif Özgen’in üstlendiği, açılışına Gökhan Karakuş, Nevzat Sayın ve Güven Kıraç ile Kerimcan Güleryüz gibi bir çok kültür sanat simasının katıldığı Küra Kolektif’teki sergi, 1950 ve 1970 aralığını büyüteç altına alırken, Salıdan Cumartesiye açık olacak mekânda yer alan etkinlik, farklı yıl, teknik ve boyutlarda, yaklaşık 30 sanatçıya ait, toplam 80 dolayında yapıtı bir araya taşıyor. 
 
 
Özellikle İkinci Dünya Savaşı ertesi Türkiye ve Dünyada yaşanan sanatsal gelişmelerin izinde, Akademi’deki değişimleri, Akademi haricinde ‘tavanarası’nda resim öğrenenler veya Ankaralı soyut fırçaları da gündeme taşıyan sergi, 12 Aralık tarihine kadar kapılarını açık tutuyor. 
 
Paris’te ‘bir sanatçı kahvesi’ kadar gürültülü, neşeli ve birbirine aynı merakla hürmetkâr bir hava üreten, Emre Evrenos’un mekâna özgü modern mobilyalarıyla zamandan mekâna da müdahale eden sergide, A. Abidin Elderoğlu, Agop Arad, Albert Bitran, Arif Bedii Kaptan, Cemal Bingöl, Erdal Alantar, Eren Eyüboğlu, Fahrelnissa Zeid, Ferit İşcan, Ferruh Başağa, Fethi Arda, Füsun Onur, Hakkı Anlı, Halil Dikmen, Hamit Görele, Kainat Barkan Pajonk, Lütfü Günay, Mübin Orhon, Nejad Melih Devrim, Nihat Akyunak, Nil Yalter, Nuri İyem, Pindaros Platonidis, Refik Epikman, Sabri Berkel, Selim Turan, Şadan Bezeyiş, Şemsi Arel ve Zeki Faik İzer’in eserleri yer alıyor.
 
 
 
 
Koleksiyoner ve tasarımcı Uğur Köse, Milliyet Sanat’a sergi hakkında yaptığı açıklamada, etkinliğin öne çıkan pek çok unsuru yanında, özellikle dönemin erkek egemen sanat ortamına karşı üretmiş Nil Yalter, Füsun Onur ve Kâinat Barkan Pajonk ile Eren Eyüboğlu gibi imzaların da, mekânda denge içinde sergileniyor olduğuna dikkati çekiyor. Sergi ayrıca Agop Arad, Albert Bitran gibi azınlık mensubu yaratıcıların dönemsel emeklerini hemzeminde buluşturduğu için, Köse adına önemli bir vazife üstleniyor. 
 
Öte yandan sergi, Köse’ye göre 1950’lerde soyut resim ile yola çıkan Şadan Bezeyiş veya Lütfü Günay ya da Kâinat Barkan Pajonk gibi imzaların da ‘yok sayılmalarına’ karşı bir duruş ortaya koymuş olması nedeniyle de kendini belli ediyor. 
 
 
Eren Eyüboğlu, İsimsiz (1963-1965)
 
 
Füsun Onur, İsimsiz I (1965) 
 
 
Erken dönem Füsun Onur, Zeki Faik İzer, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nuri İyem, Orhan Peker, Hamit Görele, Hakkı Anlı ve Sabri Berkel işleriyle büyük sürprizler vaadeden “Hikayenin En Güzel Yeri” sergisinin en önemli özelliği, U+K Koleksiyon kataloğunda yer alan birçok eserin uzun yıllardan beri hiç sergilenmemiş, beklenmedik eserleri kapsaması ile kendini gösteriyor. Sergide çizgisel, geometrik, lirik, renkçi veya lekeci, birçok görsel üslûp, tüm ruhsal irtibatlarıyla ziyaretçinin deneyimine sunuluyor.
 
Serginin ele aldığı periyodu ve Paris unsurunu kendisine danıştığımız Köse, bu konunun ‘Paris’e gitmiş ressamlar’ olarak da tabir edilebileceğini öne sürüyor. Bu bağlamda Leopold Levy’nin Akademi’ye gelişinin, ya da Avni Arbaş ile Selim Turan gibi, Paris’e giden sanatçıların dönüşleri akabinde resme bakış açılarının dönüşümü de, serginin ele aldığı detaylardan birkaçı olarak kayda geçiyor. 
 
 
Koleksiyoner ve tasarımcı Uğur Köse
 
Köse, ilgili dönemde İkinci Dünya Savaşı ertesinde ABD’de Pop Sanatı’nın belirmesi paralelinde, Anadolu’da ise giderek kırılan empresyonist bakış açısının belirginliğinden bahsediyor. Bu tutumu daha lirik, harekete ve soyuta dönük olarak niteleyen Köse, sözgelimi Nuri İyem gibi, kariyerinin ilerleyen döneminde figüratif çalışan bir sanatçının, bu süreçte soyut resmi niçin bıraktığı konusunun kendisinde merak yarattığını belirtiyor. 
 
Köse bu durumu, İyem adına ‘resim sanatına yönelik bir büyük ihanet’ olarak niteleyerek, Ressam İyem’in o dönemde bu resimleri satamayacağı inancıyla hareket ettiğini ve kendini dönüştürdüğünü aktarıyor.
 
 Keza, Türk sanat tarihine iz bırakmış Tavanarası Grubu ressamlarının da bu satış baskısına rağmen soyutta ısrar ettiklerine dikkat çeken Köse, sergiyi biçimleyen periyotta 1970’lerde nihayete ermesinin sebebini ise, artık sergiyi bütünleyen imzaların artık figüre dönüş yapmış bulunduklarını kabul etmemesine dayandığını belirtiyor. 
 
Uğur Köse, ilgili dirençle çalışan sanatçılarla devam etmesinin hoşuna gittiğini de ayrıca, gizlemiyor.  Kendisi de Akademi (MSGSÜ) çıkışlı koleksiyoner, günümüzde tasarımcı olarak da kariyerini şekillendirmiş bulunuyor. “Tabii ki her şeyi alamazsınız, bir yere odaklanmış olmanız gerekir,” diye konuşan Köse, “Bu seçkinin ortaya koyduğu şey nasıl bir ‘dışavurum’sa, benim için de bu, bir nevi ‘içevurum’ gibi, içten gelen, içimi dinlediğim bir şey,” derken, bu karşılıklı ilişkinin, sergide de yer alan resimlerde görüldüğü gibi daha duygusal bir şekilde ortaya konduğuna değiniyor.
 
 
Sergide yine, özellikle Füsun Onur, Ferruh Başağa, Nil Yalter ve Fethi Arda ya da Zeki Faik İzer ve Mübin (Orhon) gibi isimlerin 1960’lı yıllara ait üretimlerinin yer aldığına dikkat çeken Köse, Küra Kolektif olarak ise, çoklu yayıncılık yerine, az sayıda ve tasarım, yaratıcılık odaklı özel üretimlerin müjdesini veriyor. 
 
“Ben eserleri toplarken daha ‘niş’ üretimlere de yoğunlaşıyorum. Kâğıt, baskı ve desen vb., daha çok heyecan uyandırıyor,” diyen Köse, mekânı ayrıca sanat ortamında görünürlük ihtiyacı olan yeni nesil sanatçılar adına bir görünürlük ve paylaşım adresi olarak kullanacaklarını dile getiriyor: “Birçok kişi, aynı koleksiyonu, aynı imzalarla defalarca sergiliyor. Ben de bine yakın eser bulunduruyor ve dönemsel olarak, bunları elimden geldiğince, sergiliyorum. Burası sanat, tasarım ve yayıncılıkta bir ‘durak’ evet, Karaköy’e uygun ve bundan memnunum. Ayrıca burada müziğin, sanat tarihsel buluşmaların da olmasını özellikle arzu ediyoruz.
 
Sergiye baktığımızda adeta, Selim Turan ve Hakkı Anlı da, Mübin’in Paris’teki atölyesine gitmişler. Kalmış boya, palet, yeşili, moru ile hepsinin işlerinde var. Aynı yıllarda aynı renklerle işler yapmışlar. Yine Erdal Alantar, bu sergideki 1958 tarihli soyutlamasının arkasında bir Venedik Bienali soyutlaması, künyesi orijinal hali ile bulunuyor. Tüm bu resimlerin bu dönemi de var. Hepsini de böyle topladım.”
 
Sergi hakkında görüşlerini paylaşan Direktör Elif Özgen ise sergideki ressamları bir araya getiren noktanın, onların iç dünyalarını tuvale taşıyarak, izleyiciyle dolaysız bir bağ kurmaları olduğunu ifade ediyor. Özgen’e göre, “Bazı yapıtlar bir manzaraya, bir nesneye ya da bir figüre işaret etse de, bu göndermeler artık ilk bakışta çözülebilir niteliğini kaybetmiş bulunuyor.” 
 
 
Direktör Elif Özgen
 
Özgen, soyut resmin, renkle, çizgiyle, lekeyle, dokuyla ve biçimle karşılaştırdığı izleyiciyi resmi çözümlemekten vazgeçirdiğine ve hissetmeye davet ettiğine dikkat çekiyor. Sergi üzerine çıkacak yayın için 15 sayfaya yakın bir metin de kaleme alan Özgen, Milliyet Sanat’a yaptığı açıklamada, sergi süreci ve içeriğini şu sözlerle değerlendiriyor: “Bizim için, aslında Türkiye’de çok heyecan verici bir dönem bu. Burada gördüğümüz üslûp çeşitliliği, bir yanıyla da sanatçılar için öykünme gibi kısır tartışmaların aşılıp, özgürleşme alanını sağlıyor. ‘Biz resme çok geciktik, bizde perspektif yoktu,’ gibi kaygıları da düşünecek olursak, bu üretim öne çıkıyor, çünkü soyut resimde böylesi bir durum yok. Perspektifte ön arka plan ilişkisi değişmiş. Işık deseniz, gölge deseniz yine rolleri değişmiş. 
 
Örneğin Şemsi Arel’in yaptığı resimlerde sanatçı, arka plana aldığı renkle, geometriyi derinleştiriyor. Burada lekeci bir tutum varken, aynı şekilde Sabri Berkel de resmini düzlemlere ayırıyor, ancak bu gördüğünüz gibi, ne kadar farklı. Bu resimlere bu şekilde bakıp, okuma çalışması beni gerçekten çok etkiledi. Herkesin bu resimlerle kurduğu, kuracağı bağın bireysel olduğunu düşünüyorum. Resimlerin bana veya size söylediklerinin farkı var, neticede içeriden dışavururken, dışarıdan da benim içime doğru yöneliyor. Bu, anlatının bittiği noktadır. Temsili, mimetik sanat değil, anlatının daha aşkın bir yönden ortaya koyulduğu bir yerdir. 
 
Neticede ister yumuşak hatlarla, isterse Lütfü Günay gibi araştırmacı tavırla, insan bir aşkınlığa ulaşabiliyor. Aslında bu sergi, herkesin gelip, resimlere bakarak, kendiyle ve resimlerle gerçekten baş başa kalabileceği bir sergi. Biz, sanat tarihine veya biyografik etiketlere çok fazla takılıyoruz. Neticede bu sergide yer alan birçok sanatçı, yurtdışında eğitim görüyor.”
 
Direktör Elif Özgen buna ek olarak, sergi metninde de şu özet ifadelere başvuruyor: “Soyutun açtığı oyun alanında kendi yolunu bulmuş bu ressamların eserleri, ”Hikayenin En Güzel Yeri” sergisinde hem tek başlarına hem de yan yana geldiklerinde kendi aralarında kurdukları yeni ilişkilerle bizi büyülüyor.”
 
 
 
  
 
Etiketler: Uğur Köse  Küra Kolektif  Milliyet Sanat