Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Kendimi yeniden hatırladığım o gün

Kendimi yeniden hatırladığım o gün

Kendimi yeniden hatırladığım o gün25 Şubat 2026 - 04:02
Sanatçı Ekin Su Koç’un son solo sergisi “Self Love” ataerkil düzenin içinde hayatta kalmaya çalışan, kimliklerine bir de annelik eklenen kadını özne olarak taşıyor. Sergide Koç’un oğlu Uzay’ın küçük arabaları, çiçekleri, kelebekleri, öyküsel anlatım dili izleyiciyi sarıp sarmalıyor.
Ege Işık Özatay
isik.ege@gmail.com
 
Gecenin sessizliğinde elimde yeni doğmuş bir bebekle yatağın kenarında oturuyorum. Oysa bundan yalnızca altı ay önce hala metroya biniyor, işe gidiyor, öğle yemeğine çıkıyor, arkadaşlarımla buluşup sohbet ediyordum. Saçımı tarayabilir, geç uyanabilir, istersem bir sırt çantasıyla tatile çıkabilirdim. Şimdi yalnızlık. Derin bir içe dönüş, yer yer melankoli hâkim. Artık ben o tanıdığınız kadın değilim. Ben bir anneyim.
 
Sanatçı Ekin Su Koç’un son solo sergisi “Self Love” ataerkil düzenin içinde hayatta kalmaya çalışan, kimliklerine bir de annelik eklenen kadını özne olarak taşıyor. Sergide Koç’un oğlu Uzay’ın küçük arabaları, çiçekleri, kelebekleri, öyküsel anlatım dili izleyiciyi sarıp sarmalıyor.
Sergi 28 Şubat’a kadar Düsseldorf Anna Laudel Sanat Galerisi’nde gösteriliyor. Ardından İstanbul Contemporary İstanbul Bloom’da izleyici ile buluşacak. 
 
 
“Self Love” gibi kişisel bir başlık seçmeniz, izleyiciyi doğrudan iç dünyanıza davet ediyor. Bu başlık sizin için bir varış noktası mı, yoksa hâlâ devam eden bir süreç mi? Öz-sevgi kavramını sanatsal olarak nasıl tanımlıyorsunuz?
 
“Self Love” uzun süredir devam eden bir iç yolculuğun varış noktası sayılabilir ama bir bitme tamamlanma gibi değil sanırım. Vardığım bu yerde toparladıklarımla büyütmeyi umuyorum yolculuğu. 
Self love kavramı güncel dolaşımda, sistemin doğasından türeyen, baskıyı görünmez kılan, makyajlayan yeni bir pazar aslında, sergide bunu biraz deşip, neden kendimizi sevmekte zorlandığımızı hatta bunu da bir soru olarak alıp “sorun kendimizde mi yoksa sistem bizi kendimizi sevemeyecek kadar yoruyor mu?” diyerek ele almaya çalıştım. Senin de altını çizdiğin gibi bu çok öznel bir okuma, kendi iç dünyama bir davet. Hikâye annelik yolcuğumun başlamasıyla zirve yaptı ve arkasından sergi çağladı. 
 
Öz sevgiyi de bu bağlamda tanımlıyor çalışmalar, yorgunlukla, uykusuzlukla, çirkinlikle yüzleşmek, bunlarla güzel olmak değil de güzel olmamakla rahat edebilmek, bunu sevilemeyecek bir şey olarak addeden patriyarkal sistemi artık bir anlamda ti ye alarak, gülüp geçip yola devam etmek benim tanımım.
 
 
Küçük oğlunuz Uzay ile kurduğunuz ilişki, özellikle sergide yer alan alçı heykeller üzerinden üretiminize doğrudan yansıyor. Annelik deneyimi sanat pratiğinizi nasıl dönüştürdü? Bu işler sizin için daha çok bir oyun alanı mı, yoksa duygusal bir kayıt mı?
 
Tiye almak dediğim kısım bu diyebilirim. Anıtsal heykellere, zafer taklarına ya da malzemeyle gövde gösterisi yapan eril heykellere bir sırıtma bir kahkaha benim için bu heykeller. Uzun zamandır alçı ile çalışıyorum 2008’de Sevilla Güzel Sanatlarda eğitimini almıştım alçının, çok özel bir malzeme, hem medikal olarak bir bedeni tamir malzemesi hem kendi de kırılgan bir yandan. Önce toz halde, sonra su gibi akışkan bir malzemeyle birleşiyor ve birkaç dakikada kaskatı oluyor… Bu oyunsuluğu seviyorum.
 
Oğlum Uzay’la Berlin’in parklarını tavaf ederken ve türlü yerimizden kumlar çıkarken, (bilen bilir burada -12 derecede de parka gidersiniz ve her park organik malzemeyle çevrilidir oyuncaklar ahşaptır zemin ahşap artığı ya da kumdur, yani her türlü doğadasınızdır) oğlum kum kalıplarıyla araba şekilleri çıkarırken doğdu bu fikir. Çocuksu, geçici ama aslen içimizde bütün bir çocukluğun duygu tonu kayıtları için malzemeler olduğunu keşfettim oyuncakların ve bu küçük çıktıları heykelleştirdim. Yani hem bir oyun hem bir duygusal kayıt nesnesine dönüştüler. Annelik doğrudan bir dönüşüm getirmese de bendeki iç-görü mekanizmalarını hareketlendirerek, yönümü kaydırarak pratiğimi çeşitlendirmeye başladı.
 
 
“Self Love” sergisinde uykusuzluk, zihinsel bulanıklık ve kırılganlık gibi haller de görünür oluyor. Bu kırılganlığı açıkça sergilemek sizin için riskli bir alan mıydı, yoksa özgürleştirici mi? İzleyicinin bu işler karşısında neyle yüzleşmesini istiyorsunuz?
 
Kesinlikle riskliydi! O yüzden sanıyorum 3 yıl bekledim. Ancak özgürleştirici hale geldi. Ve sergiyi ortaya çıkardım. 
 
Vahşi bir süreçti anneliğin başlangıcı tahmin edersin ki… 
 
Şu sıralarda çokça konuşuluyor ama bu nispeten yeni bir şey, ben bu sürece ilerlerken bu konuda bir sis vardı. Ben de o sisin içinden geçerek yolumu bulmak zorunda kaldım. Post-partum, babyblues filan denen nane gizemli anlaşılmaz bir kelime olmaktan çok daha net ve keskin. Sergide bunun çok çok törpülenmiş, en nihayet bu duygularla barışılmış, içinden geçilip rafına konmuş halleri var ve bu anlatım bir önceki seriden, yine patriyarkaya, sanat tarihine dil uzatan çalışmalarla çeşitlendi, neşelendi. 
 
Hiçbir zaman bir şeyleri insanların gözüne sokarak anlatmak istemedim, burada da “biraz şuraya bir bakın… Buradan gizli bir yol gidiyor” dediğim işler var, insanların bunu fark etmesini diliyorum ki biraz da gerçekleşti çok tatlı dönüşler aldım Düsseldorf’ta sergiyi izleyenlerden, kendini sevmenin ortalıkta anlatıldığı gibi reçete çözümlerle değil, kendi içine durup bakabilmekten geçtiği, sistemi tahlil edebilmekten geldiği ve bunun birbirinden çok farklı olabileceğine dair yorumlar geldi.
 
Önümüzdeki günlerde de serginin bazı çalışmalarını Contemporary Istanbul Bloom’da da göstereceğiz oradan gelecek yorumlar için de heyecanlıyım.
 
 
Sergide resim, kolaj, tekstil ve alçı gibi çok farklı teknikler bir arada yer alıyor. Bu çeşitlilik bilinçli bir anlatım tercihi mi, yoksa sürecin sizi yönlendirdiği bir sonuç mu? Hangi teknik sizin için daha “bedensel” bir ifade alanı sunuyor?
 
Sergi bir sürecin dökümü gibi olduğundan bu süre zarfında içinden geçtiğim deneyimlerin hepsine temas eden çalışmalar var. Hepimizin için de az çok böyle olduğunu düşünüyorum, annelik üzerinden bana akanlar için başka çalışmalar, göçmenlik tecrübesi ile ilgili başka, feminist kültürün lensiyle baktığımda gördüklerimden ayrı bir grup çalışma filizlendi, dediğim gibi bir kısmı hali hazırda süren serilerdi. Bütün hepsinin “Self Love” başlığıyla birleşmesi, en nihayet, varlığımı bir bütünleme, bir kolaj gibi bir birinden kopuk parçalarımı birleştirmemin özeti.
 
Yoğun bir üretim pratiğiniz var. Atölye disiplininizi nasıl kuruyorsunuz? Berlin’deki yaşam temposu, çalışma saatlerinizi ve üretim ritminizi nasıl etkiliyor?
 
Şu sıra kar-kıştan muzdaribim. Normalde düzenli bir şekilde atölyeme gelip üretiyorum fakat bu kış içimdeki vahşi hayvanın ürktüğünü hissettiğim, haliyle kabuğuna, inine çekilme dürtüsüyle ciddi anlamda mücadele verdiğim bir zaman dilimi oluyor. Böyle durumlarda -ki annelik zaten, sürekli ortaya çıkabilecek acil durumlar için hazırlıklı olma kasını haddinden fazla çalıştırdığından- kendime şefkat göstererek ilerliyorum. Sabah bir kısım atölye, boya tuval alçılar, olmazsa evden çalışıp kolajla dikişle devam ediyorum. 
 
 
Berlin’de sürdürdüğünüz sanat yaşamı, kimlik ve aidiyet meselelerine yaklaşımınızı nasıl besliyor? Şehrin politik ve kültürel iklimi işlerinizde nasıl karşılık buluyor?
 
Berlin çok ilginç bir akvaryum! Almanya’nın geri kalanından çok farklı, tuhaflıklarla, deliliklerle dolu bir yer. Burada sen de deliliklere açık bir balık oluyorsun. 
 
Bu zaman zaman özgürleştirici zaman zaman da kendini sıkıcı sıradan hissetmene sebep olabilecek bir şey oluyor. Ama her halinle kendine sevgi duymana yardımcı olacak şeylerle dolu bir alan. Sanatçı olarak burada çok değer ve destek gördüm mesela. Sanatçı dayanışması anlamında da. Aidiyet, kimlik meselesiyle ilgili fikirlerimi de bu dönüştürdü. Kimlik fikriyle ilgili yorgun bir yerden geliyoruz malum. Eh zaten çift başlı da bir mesele, oraya da ait buraya da ait hissediyorsun, bu çift başlılığı çokluk ve bolluk olarak görmek iyi geliyor bana. Bu noktadan yola çıkarak ürettiğim alçı çalışmalar Berlin’de bir müzeye koleksiyonuna girdiğinde bunu daha iyi anladım. 
 
Olduğumuz hal güzel burada…
 
 
Etiketler: Self Love  Ekin Su Koç  sergi