'Kentin hafızasına katkı sunmak istedik'
Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul hikâyeleri seyirciyle buluşmaya devam ediyor. “Çerkes Rıdvan’ın Dolabı”nın ardından bu kez “Kafes Arkası Günahkârları: Silahşör Kızı Rabia Hanım” 30. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 24 Ekim’de prömiyer yapıyor.
Erkin Can Seyhan
erkincanseyhan@gmail.com
Foto: Abdullah Tepeli
Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul hikâyeleri kentin hafıza mekânlarıyla buluşmaya devam ediyor. Geçtiğimiz sezon Küveloğlu Han’da sahnelenen “Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş: Çerkes Rıdvan’ın Dolabı”nın ardından bu kez “Kafes Arkası Günahkârları: Silahşör Kızı Rabia Hanım”la seyirci karşısına çıkıyor. 24-25 Ekim’de, 30. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında, Phebus Müzayede Evi’nde prömiyer yapacak oyunun proje yaratıcısı Yağmur Dolkun ve anlatıcısı Bedir Bedir’le mekândan metne, müzikten kolektif üretime uzanan hazırlık sürecini konuştuk.
Reşad Ekrem Koçu’nun hikâyelerini İstanbul’un farklı mekânlarında seyirciyle buluşturma fikri nasıl doğdu? Geçtiğimiz yılki deneyim nasıldı ve bu yıl için neler bekliyorsunuz?
Yağmur Dolkun: Geçtiğimiz sezon tiyatro adına biraz zorlandığım bir dönemdi. Mekânların pahalı olması, her sahneye giremiyor olmak beni düşündürüyordu. Bir noktada “Her yerde tiyatro yapabiliriz aslında,” fikri oluştu ve şehrin içinde farklı mekânlara bakmaya başladım. Büyükada’da Lara Lakay ile vakit geçirirken ona bu fikrimden bahsettim; “Tarihi yerlere bakalım, hanlara, hamamlara gidelim ve hikâyelerimizi oralara taşıyalım,” dedim. Lara da Reşad Ekrem Koçu’yla çok ilgilendiğini, onun tefrikalarından iyi metinler çıkabileceğini söyledi. Çok hızlı bir kararla projeyi oluşturmaya karar verdik. Sonra Tülin Özen’i de dahil ettik. “Belki her yıl bir Reşad Ekrem hikâyesi yaparız, bu tefrikaları seyirciyle buluşturur ve İstanbul’un farklı mekânlarıyla ilişkilendiririz,” diye düşündük. Böylece kentin hafızasına da küçük bir katkı sunmak istedik. İlkini bu düşünceyle yaptık, şimdi de aynı fikrin ikinci ayağındayız.
Geçen yılki oyunun ardından bu kez “Silahşör Kızı Rabia Hanım”ı seçtiniz. Hikâyelere nasıl karar veriyorsunuz?
Yağmur D.: Aslında önce mekâna karar veriyoruz. Reşad Ekrem yapmak istediğimizi zaten biliyoruz; onun da derya deniz bir hikâye dünyası var. Önce nerede oyun yapmak istediğimizin hayalini kuruyor, sonra o mekâna uygun hikâyeyi arıyoruz. Geçen yıl Küveloğlu Han’ı gördüğümüzde akustiğinin çok güzel olduğunu düşündük ve “Burada mutlaka müzik olmalı,” dedik. Hikâyenin de Haliç ve Fatih’le ilişkili, kahvehane tarafı olan bir metin olması gerekiyordu çünkü oyunu hanın içindeki bir çay ocağında, kahvehane atmosferinde anlattık. Bu yıl Tülin’le konuşurken “Bir mezatta mı yapsak, bir satıcı olsa ve hikâyeler satsa?” diye düşünmeye başladık. Phebus’u bulduk, gidip bir müzayedeye katıldık. Orada “Eşyaların da bir hikâyesi olmalı,” fikri güçlendi. Sonra Reşad Ekrem okumaya devam ederken bu hikâyeyle karşılaştık. Hem bir kadın hikâyesi olması hem eğlenceli, muzip, hafif sivri tarafları bizi çekti. Oyuncu açısından da çok iştah açıcı bir metin. Dolayısıyla önce mekân, sonra hikâye diyebilirim.
Yağmur Dolkun
Bu kez Bedir Bedir sahnede. Bu tercih nasıl ortaya çıktı?
Yağmur D.: Bu gerçekten beceri isteyen bir proje. Bedir’i tiyatroda zaten izliyorduk; en son “Perde” filminde de izlemiştim ve oyunculuğu bizi çok heyecanlandırıyordu. Bir yandan da bu yönetmenli bir proje değil; birlikte ve kısa sürede çıkardığımız, bir saz heyetinin de içinde olduğu kolektif bir iş. Yaratıcılık anlamında bizimle ve projenin yapısıyla uyumlanabilecek bir oyuncuya ihtiyacımız vardı. Bedir bu anlamda çok doğru bir karar oldu. Metinle birlikte uğraşıyoruz, yeniden yazıyoruz, ışığı, müziği, sahnedeki akışı beraber düşünüyoruz.
Bedir Bedir: Yağmur teklifi gönderdiğinde prova süresiyle ilgili çekincelerim vardı. Ama bunun klasik bir oyun provasından çok kolektif bir, bir araya geliş olduğunu anlayınca iş benim için ayrıca cazip hâle geldi. Sana verilmiş hazır bir elbiseyi giymiyorsun; kumaşı beraber kesip biçiyor, ölçüsünü, terziliğini ve dikimini birlikte yapıyorsun. Hikâyeyi okuduğumda bir başka çekici taraf da meddahlık ve hikâye anlatıcılığı oldu. Ben anlatıcılığı hem oyuncu hem seyirci olarak seviyorum. Burada sadelik, naiflik ve süsten arınmışlık var. Çok fazla dekor, kostüm ya da ışık numarasından ziyade hikâyenin gücü ve anlatıcının mahareti öne çıkıyor. Bir oyuncu için yalnızca bedeni ve sesiyle bir hikâyeyi taşımak çok özel. Uzun zamandır böyle bir şeyi denemeyi hayal ediyordum.
Geçtiğimiz yıl festivalle sınırlı kalmadınız, sezon boyunca sahnelendi “Çerkes Rıdvan’ın Dolabı”. Bu yıl nasıl olacak, festivalden sonra da oyun Phebus’ta devam edecek mi? Farklı mekânlarda görme hatta bir turne ihtimali var mı?
Yağmur D.: Phebus’ta devam etmek istiyoruz çünkü metni biraz da o mekândan ilham alarak bulduk ve uyarladık. Ama bugün bile konuşuyorduk, bu Türkiye’nin farklı illerini gezebilecek bir proje. Hikâye anlatıcılığının gücü de burada. Her yerde bir sandalyeye oturup hikâye anlatabilir, insanları etrafına toplayabilirsin. Seyirci o anda yalnızca hikâyeyle ilgileniyor. O yüzden umarım bir aksilik olmazsa sezon boyunca hem Phebus’ta oynar hem de çeşitli illere gittiğimiz bir turne programı yaparız.
Festival bültenini, oyunun tanıtım materyallerini inceleyince interaktif bir tarafı da olacağını hissediyoruz. Seyirci bu oyuna nasıl ve ne ölçüde dahil olacak?
Bedir B.: Yapısı buna çok müsait. Kurgusal olarak bir açık artırmadayız ve eserler, onları almaya gelmiş kişilere satılıyor. Seyirci de bir anda yalnızca tiyatro izleyen kişi olmaktan çıkıp o müzayededeki alıcılardan biri gibi konumlanabiliyor. Bence bu çok keyifli bir imkân. Tiyatro izlemek için geldiğin bir yerde birden kendini açık artırmanın heyecanı içinde, lot yükseltirken bulmak seyirci açısından da cazip olabilir. Bizim böyle bir hayalimiz var.
Bedir Bedir
Müzik sizin için ilk oyunda da önemliydi. Bu röportaj için irtibata geçtiğimiz anda da müziklerin önemine vurgu yaptınız. O zaman tekrar soralım; müzik bu kez nasıl bir işlev üstleniyor?
Yağmur D.: İlk oyunda mekânın akustiği zaten müziği çok çağırıyordu. Ayrıca Reşad Ekrem’in orijinal hikâyesinde dörtlükler, şarkıya dönüşebilecek bölümler vardı. Onları metne almak istedik ve yeniden bestelenmeleri gerekti. Gökçe ‘CheChe’ Gürçay’la müzik direktörlüğü için konuştuk, o da bizim gibi heyecanlandı. Metindeki bölümler bazen üçüncü bir kişinin, bazen bir koronun, bazen de hikâyedeki bir karakterin ağzından yeniden bestelendi. Bu oyunda da bazı bölümler sıfırdan bestelenecek. Gökçe’nin direktörlüğünde yine aynı saz heyetiyle çalışıyoruz; müzik hikâyede çok önemli bir yer tutacak.
Oyunun yönetmeni yok; kolektif üretim vurgusu çok güçlü. Projenin künyesinde birçok değerli isim görüyoruz. Tansu Biçer gibi, Tülin Özen gibi tanınmış sanatçıları da görüyoruz. Bu kolektif yaklaşım ve yöntem pratikte nasıl işliyor?
Bedir B.: Yazılı bir eser alıyoruz, bir mekândan feyz alıyoruz. Bir tarafta oyuncu yani hikâyeyi taşıyan kişi, bir tarafta dış göz var. Ama bunların hiçbiri bildiğimiz anlamda keskin görev tanımlarına kapanmıyor. Ben hikâyeyi anlatırken aynı zamanda dış göz gibi bakıp “Burayı şöyle mi yapsak?” diyebiliyorum. Dışarıdaki biri de oyunculuk açısından bir öneri getirebiliyor. Sanki herkes biraz her şeyi yapıyor. İş tamamlandığında elbette müzisyen müziğine, anlatıcı anlatısına dönüyor ama “Yazar yazdı ve teslim etti,” “Yönetmen yönetti,” “Oyuncu yalnızca oynadı,” gibi bir yapı yok. Beni en çok heyecanlandıran taraflardan biri bu.
Yağmur D.: Metne zaten Tülin, Lara ve ben birlikte karar veriyoruz. Lara bir uyarlama metni getiriyor; sonra oyuncuyla ve müzisyenlerle oynayarak, çalışarak o metni yeniden inşa ediyoruz. Bu oyunda Tansu Biçer dış göz olarak bize bakıyor, yorumlarını söylüyor; Tülin de aynı şekilde sürecin içinde. Hep birlikte bir masaya oturup işi birlikte çıkarıyoruz. Çok çalışıyoruz ama ortaklaştığımız ve iyi hissettiğimiz bir üretim alanı bu.
Yağmur Dolkun ve Bedir Bedir
Oyuna gelecek seyirciye ne söylemek istersiniz? Oyunun en çok hangi tarafını öne çıkarmak istersiniz?
Bedir B.: Ben her zaman hikâyenin gücüne güvenmeyi tercih ederim. Biçimsel olandan çok hikâyenin kendisi beni cezbeder. Burada da anlatının önde olduğu bir iş var. Bugün hikâyeleri allayıp pullamaya, dramatik zirvelere taşımaya alışmış durumdayız. Oysa burada çok basit, gündelik, sanki her an karşımıza çıkabilecek olağan bir hikâye var. Detaylarına girdikçe bu sıradanlığın ne kadar zenginleşebildiğini görüyorsun. Fonda da İstanbul var. Müzikleriyle, kelimeleriyle, cümleleriyle bir dönemi ve bir şehri hafifçe hissettiren bir tarafı var. Seyirci “Bunu bilerek gelsin,” diyemem ama umarım izledikten sonra bizim hissetmeye ve aktarmaya çalıştığımız şeyi onlar da hisseder.
Yağmur D.: Koçu’nun gözünden İstanbul’a bakmak gerçekten güzel. Bir de bu hikâye hafızası olan bir mekânın içinde anlatıldığında çok daha anlamlı hâle geliyor. Ben de herkesin tam bu yüzden görmesini isterim.
KÜNYE
Kafes Arkası Günahkarları: Silahşör Kızı Rabia Hanım
Yazar: Reşad Ekrem Koçu/ Uyarlayan: Lara Lakay/ Dramaturg: Yavuz Gözeler/ Yaratıcı Yapımcı: Tülin Özen, Yağmur Dolkun/ Müzik Direktörü: Gökçe Gürçay/ Sahne Amiri ve Işık Tasarımı: Umutsu/ Koordinatör: Elifnaz Öngören/ Afiş Tasarımı: Cansu Çakar/ Dış Göz: Tansu Biçer.
Etiketler: Milliyet Sanat Reşad Ekrem Koçu İstanbul hikayeleri Çerkes Rıdvan’ın Dolabı Kafes Arkası Günahkârları: Silahşör Kızı Rabia Hanım tiyatro 30. İstanbul Tiyatro Festivali Yağmur Dolkun Bedir Bedir


