Köklerden geleceğe
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
Koro müziği, tek tek seslerin bir araya gelmesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Aynı anda nefes almak, birbirini dinlemek, kendi sesini gerektiğinde geri çekmek ve bütünü oluşturan diğer seslerle uyum içinde hareket etmek, bu müziğin temelini oluşturuyor. Türkiye’de son yıllarda amatör koroların daha görünür hale gelmesiyle birlikte, birlikte müzik yapmanın bu özgün biçimi daha geniş bir dinleyici kitlesiyle buluşuyor.
İstanbul’un çok sesli müzik hafızasında ise bu geleneğin kökleri daha geriye uzanıyor. 1960’ların başında kurulan İstanbul Avrupa Korosu, farklı kültürlerden gelen üyeleriyle kentin müzik yaşamında uzun soluklu bir yer edindi. Yıllar içinde pek çok eserin Türkiye’deki ilk seslendirilişine imza atan koro, 2013 yılında Donizetti Klasik Müzik Ödülleri organizatörleri tarafından ‘Yılın Korosu’ ve ‘Yılın Klasik Müzik Topluluğu’ ilan edildi.
Bu tarihin bir başka önemli halkasını ise İstanbul Oda Korosu oluşturuyor. Güniz Ufuk’un yıllar önce korist olarak yer aldığı, Maestro Yeşua Aroyo yönetimindeki İstanbul Oda Korosu, bugün artık mevcut olmayan ancak döneminde önemli repertuvarlara imza atan yapılardan biri. Sedef Karaadam’ın da uzun yıllar koristlik yaptığı bu koronun deneyimi, bugün İstanbul Avrupa Korosu’nun içinde yaşamaya devam ediyor.
Temmuz 2026’da İstanbul Avrupa Korosu Derneği’nin kurulmasıyla koro, uzun yıllardır biriktirdiği müzikal deneyimi daha kurumsal bir yapı altında geleceğe taşımaya başladı. Yıllardır birlikte şarkı söyleyen, müziğe gönül vermiş büyük bir aile olduklarını belirten koristler, bugüne kadar bireysel çaba ve özverilerle sürdürülen bu yapının, büyüyen hedefler ve günümüzün gereksinimleri doğrultusunda tüzel bir kişiliğe kavuşmasının gerekli hale geldiğini ifade ediyor.
Dernekleşmeyle birlikte çalışmalarını daha sistemli yürütme imkânı bulan İstanbul Avrupa Korosu, saygın kamu ve özel orkestralarla aynı sahneyi paylaşan, kurumsal kimliği güçlenmiş bir yapı olarak yoluna devam ediyor. Bu yeni yapılanmanın, koronun sesini daha geniş ve farklı kitlelere ulaştıracak yeni sahnelerin de önünü açması hedefleniyor.
Yaklaşık 60 yıllık geçmişiyle İstanbul’un çok sesli müzik hafızasında özel bir yere sahip İstanbul Avrupa Korosu, yeni sezona Johannes Brahms’ın “Ein deutsches Requiem”i ile başlıyor. Johannes Brahms’ın yedi bölümden oluşan “Ein Deutsches Requiem”i, Paolo Villa yönetiminde; piyanistler Güliz Tekelioğlu ve Ozan Zencir, soprano Ceren Aydın ve bariton Alper Göçeri’nin katılımıyla seslendirilecek. Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’ndaki konser saat 20.00’de başlayacak.
Bir yandan tenor ve bass seçmeleri devam eden, bir yandan 11 Ekim konserine hazırlanan koronun şefi Paolo Villa ile koristler Sedef Karaadam, Halil Pamukçu, Erdem Karaadam ve Güniz Ufuk çok sesli müziğin ne anlama geldiğini, bir koronun nasıl oluştuğunu, bireysel sesin topluluk içinde nasıl eridiğini ve yıllar içinde oluşan koro kültürünü Milliyet Sanat’a anlattı.
Koronun omurgası: Tenor ve baslar
Yeni sezonun başlangıcında tenor ve bas sesleri için seçmeler yapılması, koronun ses dengesi açısından bu iki grubun önemini de gündeme getiriyor. Şef Paolo Villa, koronun yapısını ve yeni sezon hazırlıklarını anlatırken işe doğrudan ses gruplarından başlıyor.
MaestroPaolo Villa (IAK - İstanbul Avrupa Korosu Şefi)
Bir koristin İAK’ya başvurmasından sahneye çıkmasına kadar nasıl bir süreç işliyor? Seçmelerde yalnızca ses ve nota bilgisine mi, yoksa topluluk içinde çalışma becerisine de bakılıyor mu?
Tenor ve baslar koronun omurgasıdır; bas olmadan akor oturmaz, tenor olmadan o sıcak tınıyı ve parlaklığı yakalayamazsınız. Zaten koro dünyasında erkek sesleri bulmak kadın seslerine kıyasla genellikle çok daha zahmetli ve zor oluyor. Bu seçmelerde iyi duyan, sesini diğerleriyle kaynaştırabilen ve bizimle bu müziği paylaşmak isteyen hevesli arkadaşlar arıyoruz. İstanbul Avrupa Korosu’nun üyeleri profesyonel müzisyenlerden değil, günün farklı saatlerinde farklı mesleklerini sürdüren insanlardan oluşuyor. Bu nedenle amatör bir koronun şefliğini üstlenmek, yalnızca müzikal değil, aynı zamanda pedagojik bir sorumluluğu da beraberinde getiriyor.
Amatör bir koro yönetmenin sorumluluğu nedir? Profesyonel olmayan ama müziğe büyük bir bağlılık duyan koristlerle çalışırken sizce en önemli unsur nedir?
Bizim koristlerimiz gün boyu çalışıp akşam provaya gelen insanlar; bu gerçekten büyük bir özveri. Benim için en önemli faktör, müziğin arkasındaki fikri onlara iyi anlatabilmek ve profesyonel tecrübemi paylaşmak. Amatör bir koronun karşısına çıkan teknik zorlukları onları bunaltmadan, akıllıca çözümlerle aşmalarını sağlamak gerekiyor. Müziği gerçekten anladıklarında o zorluklar zaten kendiliğinden çözülüyor.
Bir koronun kendi sesi var mı?
Çoksesli bir koronun yalnızca farklı ses gruplarının matematiksel olarak bir araya gelmesi olmadığını anlatan en önemli unsurlardan biri de koronun zaman içinde kendine özgü bir tını geliştirmesi. Villa’ya göre İstanbul Avrupa Korosu’nun sesini belirleyen, üyelerinin farklılıkları kadar onları bir arada tutan ortak tutku.
Bir koronun “kendine ait bir sesi” olduğunu düşünüyor musunuz? İstanbul Avrupa Korosu’nun sesini ve müzikal karakterini nasıl tanımlarsınız?
Kesinlikle var. Bizim koromuz çok farklı yaşlardan, farklı mesleklerden ve hatta farklı kültürlerden insanlardan oluşuyor; aramızda pek çok yabancı koristimiz de var. Ama hepsini bir araya getiren şey, müziğe ve koroya duydukları o büyük tutku. Bu çeşitliliğin içinde benim podyumdan duyduğum ses her zaman çok sıcak, içten ve tutkulu bir tını. En önemlisi de söylerken hissettikleri o şarkı söyleme mutluluğunu seslerinde her an duyabiliyorsunuz. Günümüzde müziğe bireysel olarak ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Bir şarkıya, senfoniye ya da operaya tek başına kulaklıkla ulaşmak mümkün. Buna rağmen koro müziğinin hâlâ insanları bir araya getiren güçlü bir tarafı var.
İnsanların müziğe bireysel olarak bu kadar kolay ulaşabildiği bir dönemde korolar neden hâlâ önemli? Birlikte müzik yapmak bireye ve topluma ne sunuyor?
Günümüzde iş koşturmacası, acele ve teknoloji yüzünden insanlar giderek daha da yalnızlaşıyor; herkes kulaklığını takıp kendi kabuğuna çekilebiliyor. Ama koro, tam tersine insanı bir araya getiriyor. Diğer insanlarla aynı odada buluşmak, aynı anda nefes alıp birlikte şarkı söylemek insanı kesinlikle zenginleştiren ve iyileştiren bir deneyim. Koroda var olabilmek için önce yanındakini dinlemen, ona kulak vermen gerekiyor. Toplum için de çok kıymetli bir mesaj aslında: Birbirinden çok farklı insanların yan yana gelip, kimliğini kaybetmeden nasıl harika bir ahenk yaratabileceğini canlı canlı gösteriyor.
Yeni sezonda yeni repertuvar
İstanbul Avrupa Korosu’nun geçmişi kadar bugününü ve geleceğini de belirleyen unsurlardan biri repertuvar. Paolo Villa, önceki sezonun deneyiminin yeni döneme nasıl taşındığını ve koronun repertuvar seçimindeki yaklaşımını anlatıyor.
Geçtiğimiz 2025-26 sezonu Mozart’ın Requiem’i, Brahms’ın Ein deutsches Requiem’i ve farklı orkestralarla yapılan çalışmalar açısından yoğun geçti. İstanbul Avrupa Korosu açısından bu sezonu nasıl değerlendiriyorsunuz? Önceki sezonun deneyimleri yeni sezonun repertuvar ve proje seçimlerini nasıl etkiliyor?
Geçtiğimiz sezon bizim için gerçekten çok zengin ve yoğun geçti. Önce orkestrayla Mozart’ın Requiem’ini seslendirdik, ardından ilkbaharda Brahms’ın Ein deutsches Requiem’i üzerine çalışıp konserini verdik. Birbirinden bu kadar farklı iki başyapıtı arka arkaya söylemek koroyu inanılmaz derecede geliştirdi ve müzikal reflekslerini güçlendirdi. Bu tecrübe bize müthiş bir özgüven kazandırdı; yeni sezon repertuvarını seçerken de bu seviyeyi koruyup daha cesur adımlar atmamızı sağlıyor.
İstanbul Avrupa Korosu, uzun tarihi boyunca farklı dönemlerden geniş bir repertuvar seslendirdi. Yeni sezonda hangi eserler ve besteciler öne çıkacak? Repertuvarı seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?
Bu koroyu yönetmeye başladığımdan beri en çok önemsediğim şey, koronun daha önce hiç söylemediği ya da İstanbul'da daha önce hiç seslendirilmemiş eserleri seçmek oldu. Amacım hem koro hem de dinleyici için taze, merak uyandıran ve yeni kapılar açan repertuvarlar sunmak. Bu yıl da bizi çok heyecanlandıran yepyeni projelerimiz var, ama detayları şimdilik dinleyicilerimiz için güzel bir sürpriz olarak kalsın.
Geçmişten geleceğe uzanan gelenek
İstanbul Avrupa Korosu’nun hikâyesi yalnızca kendi geçmişinden ibaret değil. İstanbul’da farklı dönemlerde faaliyet göstermiş çok sesli koroların deneyimleri, koristler aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Bu aktarımın en belirgin örneklerinden biri de Sedef Karaadam.
Soprano Sedef Karaadam (IAK Dernek Kurucu Başkanı)
Bir koristin İAK’ya başvurmasından sahneye çıkmasına kadar nasıl bir süreç işliyor? Seçmelerde yalnızca ses ve nota bilgisine mi, yoksa topluluk içinde çalışma becerisine de bakılıyor mu?
IAK'ta 2005 yılından beri soprano korist olarak söylüyorum. Daha önce de uzun yıllar Yeşua Aroyo yönetimindeki İstanbul Oda Korosu’nda ve İstanbul Senfoni Korosu’nda söyledim. Geçmiş tecrübelerime dayanarak, şunu belirtmek isterim ki bir korist adayı için birinci nitelik aslında çok sesli müzik dinlemeyi gönülden sevmesidir. Kriter olarak ise temel, kulağın duyduğu sesi, doğru tonda söyleyebilmeye dayanır. Bu biraz da şan tekniği bilgisi, sesi karşıya aktarabilme, duyurabilme, çene dil dudak doğru kullanım alışkanlığı, önceden alınmış müzik eğitimi ve deneyime bağlıdır. Odisyonlarda yukarıdaki şartlar esastır. 4 ses söylendiği için, her partisyon aynı anda söylerken, kendi sesini duymak, doğru verebilmek ve diğer seslere kayıp akor dışına çıkmamak, 2’li/3’lü/4’lü akor içindeki sesleri tek tek ayırt edebilmek çok önemlidir.
İAK’da korist olmak haftalık provaların ötesinde nasıl bir sorumluluk getiriyor? Bir koronun sürdürülebilirliği açısından üyelerden neler bekleniyor?
IAK'ta her sezon (senede 2 sezonumuz var) farklı eserler çalışıp konser vermeyi hedefliyoruz. Bu sebeple aslında programlarımız yoğun. Her hafta Salı günleri 19.30-21.30, ayda en az 1 olmak üzere Cumartesileri 11.00-14.00 arası çalışıyoruz. Bu süre, örneğin Brahms-Ein Deutsches Requiem zorluğundaki eserler için çok yeterli değil. Bu sebeple, eserin deşifrasyonlarını önceden kendi evimizde MIDI’lerden yararlanarak yapmaya gayret ediyoruz. Sonrasında haftalık kayıtlarımızı hazırlayıp iletiyoruz, bu sayede provaya ‘hazır’ geliyoruz. Dolayısıyla eseri daha hızlı toparlama şansımız oluyor.
Uzun yıllardır farklı yaşlardan, mesleklerden ve hayat deneyimlerinden insanları aynı çatı altında buluşturan bir yapıdan söz ediyoruz. Bu çeşitlilik koronun kültürünü nasıl etkiliyor?
Seslendirdiğimiz eserlerin çok sesli oluşu gibi koristlerimiz de çok farklı dilden, dinden, yaştan, farklı mizaçlı kişilerden oluşuyor. Çok sesli müzik birbirini iyi dinlemeyi, anlamayı ve uyum içinde olmayı bize öğretiyor. Bu yüzden İstanbul Avrupa Korosu, çok sesli kalabalık bir aile. Yıllanmış dostluklarla birlikte aramıza yeni katılanları da, deyim yerindeyse sarıp sarmalıyoruz.
Yeni sezonda seçmelere girmeyi düşünen bir tenor, bas ya da başka bir ses grubundaki aday bu koronun kapısından içeri girdiğinde ne bulacak?
Aslında, IAK bir okul gibidir. Eğer yeni katılan bir koristimiz, başta söylediğim gibi çok sesli klasik müzik sevdalısıysa ve kendini, geliştirmeye, öğrenmeye açık tutuyorsa, İstanbul Avrupa Korosu ona çok şey katacaktır. Bize başvurduğunda önce odisyona alınacak, kendisinden istenmiş olan, önceden hazırladığı bir koro partisyonunu şefin ve müzik kurulumuzun önünde söyleyecek ve eğer kabul edilirse düzenli çalışmalarımıza katılmaya başlayacak.
İAK’nın onlarca yıllık geçmişine baktığınızda, bugünkü koronun geçmiş kuşaklardan devraldığı en önemli miras nedir ve siz gelecek kuşaklara ne bırakmak istiyorsunuz?
IAK da her koro, hatta her müzik topluluğu gibi özüne bağlı kalmak koşuluyla her zaman değişim ve gelişim sürecindedir. Geçmişte verilen konserler, çalışılan eserler, yıllarca beraber söylediğimiz yetenekli müzisyen arkadaşlar bizim güçlü geçmişimizi oluşturuyor. Şimdi ve gelecekte de gücümüzü korumak ve standartlarımızı bir üst seviyeye taşımak için 2026 Temmuz ayında İstanbul Avrupa Korosu Derneği'ni kurduk, yönetim şeklimizi biraz değiştirerek daha tüzel bir yapıya kavuştuk. Gelecek nesillere çok sesli müziği, İstanbul Avrupa Korosu ekolünü tanıtmak ve sevdirmek bizim artık birinci amacımız. Umarız, uzun yıllar bu hedefte başarılı olmaya devam ederiz.
Koronun içeriden hafızası
İstanbul Avrupa Korosu’nun geçmişi, yalnızca konserlerden ve repertuvarlardan oluşmuyor. Yıllar boyunca koroda yer alan isimlerin kişisel hikâyeleri de bu hafızanın önemli bir parçası. Bas ses grubunda yer alan Halil Pamukçu, 2000 yılında katıldığı koroda hem sahnede hem yönetim tarafında uzun yıllar görev aldı.
Bas Halil Pamukçu (IAK Dernek Kurucu Başkan Yardımcısı)
İstanbul Avrupa Korosu 1960’ların başından beri bu şehrin çok sesli hafızasını tutuyor. Siz, bu uzun soluklu hikâyenin neresine dahil oldunuz ve koro yıllar içinde değişirken, ilk dönemlerindeki çok kültürlü amatör ruhunu korumak için siz ve ekibiniz nasıl bir emek verdiniz?
Ben, İstanbul Avrupa Korosu’na 2000 yılında katıldım. Altı ay sonra da yönetime girdim ve 11 yıl boyunca yönetimdeydim. Benim için en farklı olan şey koronun bir şef korosu olmaması ve bir yönetim kadrosuyla işleri yürütmesiydi. Yapılan müzik ve icra edilen büyük klasik eserler benim için çok cezbediciydi. Ben girdiğimde koronun yarıya yakını yabancılardan oluşuyordu ve farklı mesleklerden koristlerin olduğu çok güzel bir sosyal ortam vardı. Koronun müzikal ve kültürel yapısını koruma konusunda en çok emek sarf edenlerden biri olduğumu düşünüyorum. Benim çok sevdiğim ve çok mutlu olduğum bir ortam burası ve bunu korumak için elimden geleni yaptım. İlk yıllarda pek çok arkadaşımı davet ettim ve bu arkadaşlarım 20 yılı aşkın süredir korodalar. Zaman içinde ayrılmış ya da ara vermiş korist arkadaşlarımızı koroya döndürmek için uğraştım ve çoğu şu anda koroda. Şu an tekrar yönetimdeyim ama yönetimde olmadığım yıllarda da hep yönetimlere destek verdim. Repertuvar seçiminde önerilerimi sunduğum müzik danışma grubunun içinde oldum hep.
Gündüzleri yoğun bir diş hekimliği pratiği içindeyken, akşamları kendinizi Puccini veya Mozart’ın devasa eserlerinin bas sololarına adıyorsunuz. Çoksesli koro müziğine gönül vermek ve bir topluluğu ayakta tutmak ciddi bir disiplin gerektiriyor. Bu iki disiplin birbirini nasıl besledi?
Diş hekimliğini severek yapıyorum. Zor ve yorucu bir mesleğim var. Aslında çalışma saatleri ve temposu bir koroda söylemeye engel teşkil ediyor ama hiçbir zaman koroyu bırakmayı düşünmedim. Bir başka tutkum olan koro müziğinin bende çok ayrı bir yeri var. Çalışmaları iple çekiyorum, sevdiğim arkadaşlarımla müzik yapmak benim için çok değerli. Özellikle de bizim yaptığımız tarz müzik beni çok mutlu ediyor. Önemli bestecilerin büyük eserlerini seslendirmek ve o armoninin içinde kaybolmak ruhuma çok iyi geliyor.
İstanbul Avrupa Korosu üyelerinin tamamı müzik dışı mesleklerden gelen gönüllülerden oluşuyor ama ortaya koyduğunuz işler Donizetti Klasik Müzik Ödülleri'ne kadar uzanan bir profesyonellikte. Koronun hem sahne arkasındaki lojistik yükünü omuzlayan hem de sahnede bas sesleri yönlendiren biri olarak, Türkiye'de bu ölçekte amatör bir koroyu sürdürülebilir kılmanın en büyük zorluğu ve en büyük ödülü nedir?
Aslında en büyük zorluk aynı zamanda en büyük kazanım. Kadronun sürekli değişim içinde olması planlamayı zorlaştırsa da yeni yüzlerin koroya katılması ayrı bir heyecan. Her gelen yeni bir şeyler katıyor bize. Herkes bambaşka bir dünya. Koronun entelektüel seviyesinden ve arkadaşlarımla kurduğum iletişimden de çok memnunum. Burada herkesten çok şey öğrendiğimi ve kişisel donanımımı artırdığımı düşünüyorum.
Yıllardır koro içindeki devamlılığınızla yeni katılan koristler için adeta bir kutup yıldızı konumundasınız. İstanbul Avrupa Korosu'nun gelecekte de aynı dinamizmle yaşayabilmesi için şu an seçmelere giren genç koristlere ve özellikle sizin gibi bas ses grubuna dahil olacak yeni nesle nasıl bir miras ve tavsiye bırakmak istersiniz?
Kendilerini geliştirmeye önem vermeliler. Şan dersleri burada çok önemli. Yeterli nota bilgileri yoksa solfej dersleri de. Başta zor gelebilir koroda söylemek, vazgeçmesinler. Bas sesler müziğin temeli, bütün armoni bas seslerin üzerine kuruluyor. Ben çok mutluyum bas söylediğim için. En önemlisi de devamlılık. Koroda olmak bambaşka bir şey. Bir anda 60-70-80 tane arkadaşınız oluyor. Bas söylemek ise bir ayrıcalıktır.
Tek ses olmak
Koro müziğinin en önemli paradokslarından biri burada ortaya çıkıyor: Koro, çok sayıda insanın sesinden oluşurken sahnede tek bir müzikal organizma gibi duyulmayı amaçlıyor. İstanbul Avrupa Korosu’nun tenor ve bas seslerinden Erdem Karaadam, bu süreci kendi müzik geçmişinden yola çıkarak anlatıyor.
Tenor-Bas Erdem Karaadam (Erdem Karaadam, IAK Dernek Kurucu Uyesi)
Müzikle ilişkiniz ne zaman ve nasıl başladı?İstanbul Avrupa Korosu’na katılma kararınız nasıl gelişti? Korist olarak bu yapının içinde yer almak size müzikal ve kişisel açıdan neler kattı?
Beş-altı yaşlarından on iki yaşına kadar çocuk oyuncu olarak görev aldığım Kocaeli Bölge Tiyatrosu'nda ses ve nefes kontrolü eğitimlerine yaşım el verdiğince katıldım. Müzik ve sahne sanatları tozunu sanırım ilk bu zamanlarda yuttum. Daha sonra ortaokulda amatör olarak edindiğim metot kitaplarından klasik ve rock müzik tarzlarında gitar çalmayı öğrenmeye çalıştım. Üniversite için geldiğim İstanbul'da İTÜ Rock Kulübü bünyesinde gruplar kurup birlikte müzik yapma ve konser verme deneyimlerini yaşadım. Seçmeli sanat dersleri çerçevesinde İTÜ Konservatuvarı'ndan aldığım solfej dersinden hayat boyu çok faydalandım. Üniversite sonrası kurduğumuz bir rock grubuyla değişik barlarda klavye çaldım ve back vokal yaptım. Sonrasında burada edindiğim bağlantıların bir sonucunda 2000 yılında tenor olarak katıldığım, Boğaziçi Üniversitesi'nden yola çıkıp yoluna bağımsız olarak devam eden Mavi Topluluk isimli Rock korosunda yıllarca Yes, CSNY, Beatles, Queen gibi grupların eserlerini sahnelerde seslendirdik. 2009 yılında uzun zamandır basından takip ettiğim Avrupa Korosu'nun Brahms'ın çok sevdiğim Ein Deutsches Requiem eserini seslendireceğini okuyunca seçmelere katıldım ve o zamandan beri aralıklarla bu koroda ve İstanbul Senfoni Korosu'nda tenor ve bas olarak çok sevdiğim klasik koral eserlerin seslendirilmesinde rol almaktayım. Son iki senedir caz ve rock ağırlıklı olacak şekilde İzi Eli'den özel gitar dersleri almaktayım ve buradan edindiğim nota okuma, solfej ve armoni bilgileri klasik koro eserlerini anlama ve hızlı öğrenme konusunda inanılmaz faydalı oldu diyebilirim. Koroda söylemenin ve gruplarda enstrüman çalmanın kişiye disiplinli olma, takım oyuncusu olma, insan ilişkilerinde toleranslı olurken aynı zamanda ortak bir hedefe yürüyebilme konularında kendini geliştirme fırsatı yarattığını söyleyebilirim.
Bir koro çalışmasında bireysel ses ile kolektif ses arasında nasıl bir denge kuruluyor? Kendi sesinizi geri çekip bütüne dahil olma sürecini nasıl deneyimliyorsunuz?
Senfoni korosu ve opera korolarının farkı burada ortaya çıkıyor. Biz, eski hocamız Gökçen Koray'dan öğrendiğimiz şekilde sesimizi geri çekerek kolektif tek bir enstrümanın parçaları olmaya çalışıyoruz. Bu dengenin tutturulamadığı durumlar için ekstrem örnek olarak hep aklıma seksenler-doksanlarda yılbaşı programlarında assolistlerin hep beraber aynı şarkıyı söylemeye çalışması gelir. Senfoni korolarında aranan bireysel başarı değil, koronun bir bütün olarak tutturması gereken ses rengi dahilinde eseri, bestecisinin amaçladığı armoni yapısı ve şefin yorumu en doğru şekilde seyirciye aktarabilmesidir. Ben böyle bir bütünün parçası olmaya çalışmaktan inanılmaz bir keyif alıyorum.
İstanbul Avrupa Korosu’nun repertuvarını ve müzikal yaklaşımını düşündüğünüzde, sizi en çok etkileyen eserler veya çalışmalar hangileri oldu? Bu eserlerin sizde bıraktığı izden söz eder misiniz?
Avrupa Korosu'nu diğer amatör korolardan ayıran özellik, klasik blok eserler seslendirmesidir. Kardeş korolarla birlikte yaptığımız projeler dahilinde Alman korolarla Almanya'da Beethoven'ın 9. Senfoni'sini ve İDSO eşliğinde Aya İrini'de Gürer Aykal yönetiminde Ahmet Adnan Saygun'un Yunus Emre Orotoryosu'nu seslendirmek benim için diğerlerinden ayrı yerlerdedir. Kişisel olarak Mozart Requiem ve Brahms - Ein Deutsches Requiem de ‘ölmeden önce seslendirmem gerekenler’ listemde üzerine çizik atabildiğim eserlerdendir.
Türkiye’de amatör koroların giderek daha görünür olduğu bir dönemde, sizce koro kültürü insanlara yalnızca müzik yapma imkânı mı sunuyor, yoksa birlikte üretme ve dayanışma açısından da farklı bir alan mı yaratıyor?
Koro müziği, canlı performansla duyulmadan sevilip sevilmediği konusunda bile karar verilmemesi gereken bir şey. Çocuklu ve gençlik dönemlerimde radyo ve televizyondan duyduğum koro müziğine özel bir sevgi geliştirememiştim. Ancak ilk katıldığım koro olan Mavi Topluluk'ta ilk provadaki ilk parça olan Beatles'ın Because adlı parçasını söylemek için aralarına girip ilk akoru vücudumda hissettiğimden beri koro müziğinin ruhumda tatmini başka türlü mümkün olmayan bir yer edindiğini düşünüyorum. Korolar kendim gibi hayatında amatör olarak da olsa müziğe yer ayıran ve ortak zevklere sahip insanlarla, sadece birlikte yapılınca başarılabilecek büyük projeleri aylarca süren provaların sonucunda gerçekleştirebilmek ve umuyoruz ki bu aşkı yeni nesillere aktarmak için bize bir alan yaratıyor.
İstanbul Oda Korosu’ndan İstanbul Avrupa Korosu’na
Bu geleneğin kişisel hafızadaki karşılıklarından biri de Güniz Ufuk’un hikâyesinde ortaya çıkıyor. Yaklaşık 35 yıl önce İstanbul Oda Korosu’na katılan Ufuk, Maestro Yeşua Aroyo’nun yönetimindeki yıllarını ve uzun bir aradan sonra yeniden koro söylemeye dönüşünü anlatıyor. Onun hikâyesi aynı zamanda farklı kuşaklar arasında kurulan müzikal bağın da bir örneği.
Alto Güniz Şahin (IAK Dernek Kurucu Uyesi ve Yazmanı)
Daha önce İstanbul Oda Korosu’nda koristlik yaptınız. İAK’ya katılmaya nasıl karar verdiniz ve sizi buraya çeken ne oldu?
Bundan 35 sene önce maalesef şu an mevcut olmayan ama o yıllarda büyük işler yapmış olan İstanbul Oda Korosu'na katıldım. 10 seneye yakın muazzam repertuvarların icra edildiği bu koroda şarkı söyleme ayrıcalığına sahip oldum. Engin bir müzik bilgisine sahip Maestromuz sevgili Yeşua Aroyo sayesinde pek çok eserle tanışma ve bunları seslendirme şansını elde ettim. Uzunca bir süredir müzik sadece bir dinleyici olarak hayatımda yer aldı. Ama bir kere korist olarak güzel işler yaptıysanız ve harika anılar biriktirdiyseniz şarkı söyleme arayışınız hep devam ediyor, o alev içinizde hiç sönmüyor. Benim arayışım da; yine İstanbul Oda Korosu'nda yıllarca birlikte şarkı söylediğim sevgili arkadaşım Sedef Karaadam'ı İstanbul Avrupa Korosu'nun bir konserinde dinlememle son buldu. Kendisinin ve İstanbul Oda Korosu'ndan tanıdığım değerli pek çok arkadaşımın da şarkı söylediği İstanbul Avrupa Korosu'nu dinleyince uzun zamandır girmiş olduğum arayışın sonuna geldiğimi anladım. Koronun uyumu, dinamiği ve seslerin güzelliği içimde onlarla birlikte şarkı söyleme isteğini uyandırdı. İstanbul Avrupa Korosu'nda daha önce pek çok değerli şefin görev aldığını ve son yıllarda Devlet Opera Korosu'nu yöneten değerli Şefimiz Saygıdeğer Paolo Villa'nın yönettiğini duyunca alışageldiğim disiplin ve müzik kalitesini bu koroda bulacağımdan emin oldum ve dolayısıyla bu kararı vermem çok kolay oldu.
İki farklı koroda deneyim yaşamış biri olarak, prova anlayışı, disiplin ve müzikal yaklaşım açısından ilk fark ettiğiniz farklılıklar neler oldu?
Her şeyden önce İstanbul Oda Korosu'na başladığımda 20'li yaşlardaydım ve koroda şarkı söylemek hakkında fazla bilgim yoktu. Hatta ilk provaya katıldığımda ben bu işi hayatta yapamam dediğimi hatırlıyorum. Ancak hızlıca adapte olarak kısa sürede koronun bir parçası haline geldim. O yıllarda genç yaşımıza rağmen prova anlayışı olsun disiplin olsun son derece önemliydi. Aynen şu an İstanbul Avrupa Korosu'nda da olduğu gibi. Bu değişmez bir kural. Prova anlayışının ve disiplinin zayıf olduğu yerde böyle büyük eserler icra edilemez, çıkmaz yani o eser. İstanbul Avrupa Korosu'nu, İstanbul Oda Korosu'ndan ayıran en önemli özelliklerden biri de korist sayısı. Daha önce 20-25 kişi ile şarkı söylüyorken şu anda 70 kişi ile alışık olduğumun çok üzerinde bir sayıyla şarkı söylüyorum. Çok şanslıyım ki her iki koroda müzikal yaklaşım açısından farktan ziyade büyük benzerlikler var. Gerek seçilen eserler olsun, gerek eserlerin yorumlanmalarındaki titizlikler olsun, son derece dikkat edilen unsurlar.
Yeni bir koronun içine girmek, yıllardır birlikte söyleyen bir topluluğa katılmak nasıl bir deneyim? İlk provanızdan aklınızda kalan ne oldu?
Yeni bir koronun içine girmek beni korkutmadı desem yalan olur. Yaşım sorun olur mu diye çok düşündüm, neticede şarkı söylemeden geçen 25 sene, ‘benden bir şeyler eksiltti mi, yanlış yapar mıyım,’ endişesini tetikledi. 15-20-25 senedir koroda yer alan koristleri duyunca bir tarafta hayranlığım artıp yaş konusunda rahatlarken, diğer taraftan bu kadar kemikleşmiş bir kadroda yapabilir miyim çekincem de artmadı değil. Fakat koronun beni içten karşılaması, direkt kendilerinden biriymiş gibi davranmaları bu endişelerimin yersiz olduğunu gösterdi. İlk provadan aklımda kalan, insanların sesimden çok etkilenmiş olmaları. Kimisi sesimin rengine, kimisi de heyecandan sesimin çok volümlü çıkmasına şaşırmıştı. Ama kısa zamanda uyumu yakaladık.
Bir alto olarak koro içindeki rolünüzü nasıl tanımlıyorsunuz? Sizce iyi bir koristin en önemli özelliği güzel bir sese sahip olmak mı, iyi dinlemek mi, disiplinli olmak mı, yoksa topluluğun parçası olabilmek mi?
İyi bir koristin güzel bir sesten önce iyi bir kulağa sahip olması gerekir, ardından disiplin gelir. Provaya saatinde ve düzenli katılım, provaya hazırlanarak geliş, prova esnasındaki duruş, sessiz bir şekilde şefi iyi dinlemek, direktiflerini doğru algılayıp istediği yorumları uygulamak. Tüm bunların yanında bulunduğunuz grubun tek bir sesmiş gibi bir parçası olmak, bir korist için çok önemli. Bunun yanı sıra bir de sesiniz çok güzelse bir koristte aranan her şeyi yerine getirmiş olursunuz. Hiç soprano olmak gibi bir hayalim olmadı. Alto olmayı çok seviyorum ve alto olduğum için de çok mutluyum. Bizler eserlerin temel direkleriyiz. Biz soprano gibi ana melodiyi söylemiyoruz. Biz o alttan gelen buğulu tınıyız. Biz eseri ortaya çıkaran, ona tınısal olarak anlam katan, onu tamamlayan destek gücüyüz. Bu yüzden alto olmayı çok seviyorum.
Brahms’ın insana dönen “Requiem”i
11 Ekim’de İstanbul Avrupa Korosu’nun seslendireceği Brahms’ın “Ein Deutsches Requiem”i, koronun geçen sezon da çalıştığı repertuvarın önemli bir parçası. Brahms’ın 19. YY’ın ikinci yarısında yazdığı eser, geleneksel Latince requiem metninden farklı olarak bestecinin seçtiği Almanca İncil pasajları üzerine kuruluyor. Eserin odağında ölümün kendisinden çok, geride kalanların acısı, teselli, umut ve huzur bulunuyor. Süreyya Operası’nın programında da eser yedi bölümlü anıtsal bir yapıt olarak tanımlanıyor.
İstanbul Avrupa Korosu’nun Brahms’la ilişkisi ise yalnızca bu konserle sınırlı değil. Erdem Karaadam’ın da söylediği gibi, “Ein Deutsches Requiem” onun kişisel olarak ‘ölmeden önce seslendirmem gerekenler’ listesinde üzerine çizik attığı eserlerden biri. Villa içinse Brahms, geçen sezonun deneyimini yeni döneme taşıyan önemli bir eşik.
11 Ekim’deki konserin ardından yeni sezonda İstanbul Avrupa Korosu’nun repertuvarını neyin belirleyeceği henüz bütünüyle açıklanmış değil. Ancak Villa’nın sözleri, koronun geçmiş repertuvarın güvenli alanında kalmak yerine yeni eserlerle hem koristleri hem de dinleyicileri karşılaştırma arzusunu ortaya koyuyor.
11 Ekim 2026 saat 20.00’de Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda gerçekleştirilecek konserde Paolo Villa yönetimindeki İstanbul Avrupa Korosu’na piyanistler Güliz Tekelioğlu ve Ozan Zencir eşlik edecek; soprano Ceren Aydın ve bariton Alper Göçeri solist olarak sahne alacak.
Yaklaşık 60 yıllık bir geçmişten gelen koronun bugün ulaştığı noktada ortak payda ise değişmiyor: Farklı seslerin, farklı yaşların, farklı mesleklerin ve farklı hayatların aynı müzikal yapı içinde buluşması. İstanbul Avrupa Korosu’nun hikâyesi, tam da bu nedenle yalnızca bir koro tarihi değil; birlikte dinlemenin, birlikte üretmenin ve bireysel sesi bütünden koparmadan ortak bir sese dönüştürmenin de hikâyesi olarak devam ediyor.


