Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » "Lena ve Leyla'ya eşit söz hakkı tanıdık"

"Lena ve Leyla'ya eşit söz hakkı tanıdık"

"Lena ve Leyla'ya eşit söz hakkı tanıdık" 17 Şubat 2026 - 05:02
İzmir'de Nar Sahne prodüksiyonuyla perde açan "Lena, Leyla ve Diğerleri"ni oyunun yapımcısı ve oyuncu Nilüfer Akcan Tekin ve yönetmeni Semih Çelenk ile konuştuk.
Seyhan Akıncı
seyhan.akinci@milliyet.com.tr 
 
İzmir'de güneş "Hoş geldin," der gibi parlıyor. Yazdan kalma derler ya hani işte öyle bir hava var şehirde. Defalarca geldiğim bu kentte ilk kez bir oyun izleyecek olmanın heyecanını taşıyorum. Nar Sahne prodüksiyonuyla Zehra İpşiroğlu'nun ünlü metni "Lena, Leyla ve Diğerleri" Nilüfer Akcan Tekin'in tek kişilik performansıyla seyircilerle buluşacak. Kostümlü provanın ardından oyunun yönetmeni Semih Çelenk ile tadilatta olan İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi'nin kafesinde bir araya geliyoruz. Uzun yıllardır tanışmamıza rağmen ilk kez yüz yüze görüşme fırsatı bulsak da sosyal medyanın uzakları yakın eden yanıyla anlıyoruz ki aslında pek iyi anlaşıyoruz. Oyunun heyecanından reji yaklaşımına, İzmir'de dönüşen kültür sanat algısına masada mantının yanında pek çok şey var. Sabancı Kültür Merkezi'nde prömiyer yapan oyun, Ukraynalı Lena'nın Mustafa ile evlendikten sonra İstanbul'a yerleşip Leyla olma sürecini ve aslında ne Lena ne de Leyla olamayışını anlatıyor. Başarılı reji dokunuşlarıyla sahnelenen oyunda Nilüfer Akcan Tekin, oyun boyunca kırık bir Türkçeyle performans sergilerken karakteri bir an bile karikatürize etmemeyi başararak seyirciyle sahici bir bağ kuruyor. İzmir'de perde açan oyun farklı şehirlerde de tiyatroseverlerle buluşacak. "Lena, Leyla ve Diğerleri"ni oyunun yapımcısı ve oyuncusu Nilüfer Akcan Tekin ve yönetmeni Semih Çelenk ile konuştuk. 
 
 
Daha önceden farklı reji anlayışlarıyla sahnelenmiş bir metni sahneye koyarken, nasıl bir yol izlediniz? “Bu kez ne söylemek istiyorum?” sorusuna verdiğiniz yanıt ne oldu?
 
Semih Çelenk: "Lena, Leyla ve Diğerleri"nin çokça amatör ve iki profesyonel sahnelemesinden haberdar oldum. Daha önce nasıl yapıldığı ister istemez ilgi alanınıza giriyor. Öncelikle bunlardan bağımsız olarak metinle bir ilişki kurmak için oyuncum Nilüfer’den bir hafta 10 gün izin istedim. Yönetmen olarak oyunla birebir kurduğum ilişki benim için önemlidir. "Bu benim anlatmak istediğim bir hikâye mi?", "Kendi anlatı evrenime bu oyunu dahil edebilir miyim?" sorularını sorarım. İlkin Leyla’nın Lena hayatını biraz daha vurgulamak gerektiğini düşünmüştüm. Sonra da yaşadığı kişilik bölünmesinde bastırılan Lena’nın, Leyla’nın ağzından konuşmasını değil de doğrudan kendi olarak terapist ile konuşmasını tercih etmek istedim. Böylelikle oyuna bir şimdiki zaman ve odak kazandırmış oldum. Seyirciye anlatan oyunu eğer bir stand-up değilse çok tercih etmiyorum. Oyunun yazarı Zehra İpşiroğlu'nun katıldığı okuma provasında bu yorumumla ilgili olur aldım ve yola koyuldum. Bu doğrultuda provalar sırasında 25 yıllık bir Ukrayna yaşamının metinde az göründüğünü düşünerek oyunun başında Ukraynalı hâlini de pastoral bir Ukraynaca şarkıyla göstermek istedim. Metne saygı duyarak onu yorumla zenginleştirmeye çalıştım. Bir yönetmene düşen de budur zaten.  
 
 
Semih Çelenk
 
Daha önce farklı ekipler tarafından sahnelenen bu metinde sizin performansınızı diğer sahnelemelerden ayıran temel yaklaşımın ne olduğunu düşünüyorsunuz?
 
Nilüfer Akcan Tekin: Bu soruya nasıl yanıt vereceğim bilmiyorum. İki tiyatro tarafından sahnelenen bu oyunları izleme fırsatım olmadı. Bu metnin telifini Nar Sahne olarak Zehra İpşiroğlu’ndan istediğimizde yıl 2016’ydı, henüz hiçbir tiyatro sahnelememişti. Biz de telifini aldığımız hâlde sahneleyemedik. Zihnimizde hep varlığını korudu metin ancak biz sahnelemeden sahnelenmiş oldu. Biz iki karakteri birbirinden her anlamda ayırarak sahneye taşımayı tercih ettik. Karakter için aldığımız psikiyatri danışmanlığında Dr. Cemal Dindar bölünmüş kişiliklerde her ne kadar birinin baskın olduğu göze çarpsa da iki taraftan birini yok etmemizin mümkün olmayacağını, ortadan kaldırmaya kalkarsak her ikisinin de yok edilmiş olabileceğini söyledi. Biz de Lena ve Leyla'ya eşit söz hakkı ve eşit görünür olma hakkı tanıdık sahnede. Rejinin kostüm tasarımı yönlendirmesinden oyunculuk biçiminin şekillenmesine kadar bu denge gözetilerek çalışıldı. 
 
 
Nilüfer Akcan Tekin
 
Nilüfer Akcan Tekin’le çalışma süreciniz nasıl şekillendi? Ortak bir dil nasıl kuruldu?
 
S. Çelenk.: Nilüfer ile ilk kez çalışıyoruz. Tanışmaktan ve iş yapmaktan çok mutluyum. Nilüfer çok çalışkan, yetenekli ve tiyatroyla saf bir ilişki kuran, heyecanı yüksek bir oyuncu. Aynı anda oyunun yapımcısı da. Bu rolleri karıştırmamaya çalışarak oyunu var etmeye çalıştı. Ben de oyunun dramaturgluğundan yönetmenliğine ve yapım stratejisine kadar elimden geldiğince kılavuz olmaya çalıştım. Çok yumuşak, saygılı, zarifane bir ilişkimiz oldu. Bu süreçten çok memnunum. Dört buçuk ayı bulan uzun bir çalışmaydı. Gündelik hayatımıza ve diğer işlerimize tanık olduğumuz bir süreçti. Bu sürece tanık olan Ebru Çulpan’ı, Haydar Bayak’ı ve varlıklarıyla, katkılarıyla bizi onurlandıran Evrim Özkaynak’ı, Emre Duygu’yu, Hande Bilten’i ve bizi tiyatrolarıyla sarıp sarmalayan Özlem Erben ve Atilla Erben’i anmazsak eksik kalırız. 
 
 
“Lena, Leyla ve Diğerleri” gibi gerçek bir hayat hikâyesinden beslenen ve çok katmanlı bir metni tek kişilik performans olarak sahnede taşımak nasıl bir oyunculuk süreci gerektirdi? Sizi en çok zorlayan ya da dönüştüren ne oldu?
 
N. A. Tekin.: Gerçek bir hayat hikâyesi olması beni bu oyuna çeken en önemli etkendi. Tiyatro sahnesi hayattan bağımsız bir yer değil ve bir oyuncu olarak karakterin gerçekliğine ne kadar inanırsanız onu elinden tutup sahneye çıkma cesareti vermeniz, "Senin hikâyeni herkese beraber anlatabiliriz ve anlatırken hep beraber iyileşebiliriz," demeniz daha kolay oluyor. Tüm bunların yanında "Lena, Leyla ve Diğerleri" nin hikâyesinde ben aslında kendi iç çatışmalarımdan da izler buldum ki bu izler aynı zamanda bu toplumda bir kadın olarak yaşayan bizlerin kollektif bilinçaltının da izleriydi. Dolayısıyla izleri sürmek beni karakterin tam kalbine çıkartacaktı. Umarım öyle olmuştur. Bu bölünmüş ve parçalanmışlığın sahneye doğal bir akışla taşınması, Ukraynalı Lena’nın kırık bir Türkçeyle sahnede 70 dk kadar konuşarak seyirciyi karakterin gerçekliğine inandırması önem arz ediyordu. İşte orada da reji masasında Semih Çelenk vardı. "Az oldu Nilüfer, dozu arttıralım,", "Bu kez abartılı oldu, kısalım mı biraz?" diyerek karakteri bağırmayan, abartmayan ama aynı zamanda eriyip yok olmayan bir kıvama taşıdı. Oyunculuk anlamında sınırlarımı zorladığım ve o sınırları genişlettiğim bir yolculuk oldu. 
 
 
Metni sahneye taşırken, duygu sömürüsüne düşmemekle seyirciyle güçlü bir bağ kurmak arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?
 
S. Çelenk.: Oyunu metindeki gibi seyirciye oynamaktansa seyircinin tanık olduğu bir terapi seansına dönüştürmenin ve seyircinin bu seansın tarafsız gözlemcisi olmasını sağlayarak bunu aşmaya çalıştım. Duygu sömürüsü değil ama duygudan çok kaçınmamaya çalışıyorum. Seyirciyle sahnenin ortaklaştığı nokta bu duygular olsa gerek. Tek bir oyun oynadık şu an. Oradaki gözlemime dayanarak söyleyebilirim ki seyirciyle içten bir bağ kurduk ve Leyla’yı da Lena’yı da ayrı ayrı anlamaya, algılamaya çalışmış seyirci. Oyundaki durum genellikle dünyanın her yerinde başta kadınların ama aynı duruma maruz kalan erkeklerin de hikâyesi… Bu anlamda seyircide bir özdeşleşme muhakkak yaşanacaktır. 
 
Lena ve Leyla arasındaki geçişler bir anlamda ince bir ip üzerinde yürümeye benziyor. Bu karakterler arasında sizinle en güçlü bağı kuran hangisi oldu?
 
N. A. Tekin.: Ne kadar güzel bir soru bu. Aslında onlar her anlamda birbirinden zıt iki karakter gibi görünse de onları birbirinden ayırmamız mümkün değil. Lena’yı Leyla’sız düşünemem çok keskin gelirdi bana. Ya da Leyla’yı Lena’sız düşünmek toksik bir iyimserlik ile beni zehirleyebilirdi. İkisiyle de bağım çok kuvvetli. İyi ki de böyle çünkü biriyle daha güçlü bağ kursaydım o ipten aşağı düşebilirdim. Seyirci de bunu net bir şekilde görürdü. Birini bir yanıma, diğerini öbür yanıma alarak yürümek çok güzel bir his.
 
 
Pek çok alanda olduğu gibi sahnede de merkez İstanbul. Bu bağlamda İzmir’de sahnede var olmak ne anlama geliyor? İzmir’de sahne sanatları üretimlerinde öne çıkan eksiler ve artılar neler?
 
S. Çelenk.: 2000'den beri İstanbul, Ankara ve İzmir’de oyun sahneleyen bir yönetmenim. Evet, İstanbul birçok konuda olduğu gibi sahne sanatlarında da merkez. 19. YY'dan bu yana İzmir tüketen bir panayır şehri izlenimi veriyor. Bu görünüm günümüzde eskisi kadar yoğun olmasa da İstanbul’dan gelen oyunlar İzmirli oyunlara göre daha revaçta olabiliyor. Ancak günümüzde İzmir’de kalan mektepli tiyatrocularla birlikte, yeni mekânlarla, yeni işlerle birlikte bu değişmeye başladı. İzmir’in demografik yapısı da değişti bu süreçte. Beyaz yakalı yoğunluğu arttı. Daha önce İzmir’den gidenlerin dönmesi ya da İstanbul’da tiyatro, sinema, konser alışkanlığı olan bir kitlenin İzmir’e ve periferisine yerleşmesi bu demografik değişikliğin nedenleri. Son üç-dört yılda ortaya çıkan ekonomik darlığa rağmen yaratıcı kadrolar açısından İzmir’in çok zenginleştiğini görüyoruz. Müthiş genç müzisyenler, genç tiyatrocular, genç plastik sanatçılar, ressamlar kentin dört bir yanındalar. Mesele yerel yönetimlerin, bu şehirdeki il kültür müdürlüğünün, bu şehirdeki iş insanlarının kültürel altyapı bakımından bu şehri taşralılıktan kurtarması, çağdaş kültür mekânlarını var etmesi. Ve başka bir mesele de 4,5 milyonluk bir kentte seyirci havuzunun yeterince genişleyememesi. Bunun için de yapılacak iki temel şey var; bir, nitelikli işler artacak. İki, seyirci yetiştirmek için çocuklar ve gençlere, ev kadınlarına, işçilere, emeklilere seyirci çalışması yapılacak. Seyirci kısmen kendiliğinden oluşur kısmen oluşturulur. Bunu bilmek lazım. İzmir kültür ve sanat bakımından Rönesans’ını er ya da geç yaşayacaktır. Ne zaman mı? Kültür üretenlerle alımlayıcılar arasındaki endogamik ilişki bittiği ve seyirci havuzu genişlediği zaman. 
 
N. A. Tekin.: Pandemiyle beraber İzmir’e İstanbul’dan göç eden çevre İzmir için azımsanmayacak bir öneme sahip. Sanatçının her yerde üretebileceğine inananlardanım. Tiyatronun kendisini doğru ifade edebilmesiyle hedeflediği tiyatro izleyicisine ulaşabileceğini düşünüyorum. Ayakları yere sağlam basan bir metin, iyi bir reji yaklaşımı, özenle çalışılmış oyunculuk yaklaşımı, reji yaklaşımından bağımsız olamayan dekor ve kostümlerin tasarımı, sanatı tasarımında barındıran afiş ve broşür çalışmaları, seçilen müziklerin özgünlüğü yan yana gelebilmeli. Kabul ediyorum biraz daha maliyetli ve zahmetli ancak imkânsız değil. Bir yapıta tiyatro diyebilmemiz için sanatçıların bir araya gelerek, seyircinin sanatsal ve estetik çıkarını en üst düzeyde tutmuş olmayı hedeflemiş olması gerekiyor. Eğer sadece ekranlardan tanıdığı bir yüzü sahnede görmeyi hedefleyen izleyiciyi değil de sanatsal ve nitelikli olan bir eseri de izlemeye niyetli bir seyirci kitlesini hedefliyorsanız bu eninde sonunda olacaktır. Dolayısıyla İzmir’ de de İstanbul’da da diğer bambaşka şehirlerde ortaya çıkan üretimlerde öne çıkan eksiler ve artılar var. Bunun İstanbul ya da İzmir ile ilgili olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten niyetiniz ne? Seyirciye nasıl bir deneyim yaşatmak istiyorsunuz? Bir prodüksiyon olarak seyircinizle samimiyet içeren bir bağ kurmak istiyor musunuz? Galiba asıl konuşmamız gereken bu. 
 
 
"Lena, Leyla ve Diğerleri" oyun takvimi: 
 
28 Şubat Urla AKM
13 Mart Hikmet Şimşek Kültür Merkezi
7 Nisan Bergama Kültür Merkezi
 
Oyun takviminin detaylarını Nar Sahne'nin sosyal medya hesabından takip edebilirsiniz.