Milliyet Sanat
Milliyet Sanat » Haberler » Diğer » Lifepark’ta zamanı durduran iki centilmen

Lifepark’ta zamanı durduran iki centilmen

Lifepark’ta zamanı durduran iki centilmen30 Haziran 2026 - 03:06
'80’lerin synth-pop estetiğiyle büyüyen X kuşağının zamansız kahramanları Pet Shop Boys, Lifepark sahnesinde iki farklı jenerasyonu aynı ritimde buluşturdu. Pop müziğin bu kırk yıllık efsanesi, görsel bir şölene dönen İstanbul performansıyla hem toplumsal hafızanın gücünü hatırlattı hem de kuşaklar arası unutulmaz bir müzikal köprü kurdu.
Suzan Somalı Sönmez
ssomalisonmez@gmail.com
 
‘80’lerin müziği, bizim kuşağımız, yani X jenerasyonu için sadece bir dönemin fon müziği değil; hayata, sanata ve özgürlüğe bakışımızı şekillendiren entelektüel bir manifestodur. O yılların analog sıcaklığı, büyüyen synth-pop dalgası ve o dalganın içinden yükselen cesur, ironik, edebi sözler bizim kültürel kimliğimizin ham maddesi oldu. Geçtiğimiz akşam, "DREAMWORLD - The Greatest Hits Live" turnesi kapsamında Lifepark sahnesinde izlediğimiz Pet Shop Boys, işte o muazzam mirasın yaşayan en dürüst abidesiydi. Yanımda 22 yaşındaki Z kuşağı oğlumla birlikte alandaydım. Lise yıllarımın kahramanlarının o zamansız tınılarını bugün oğlumla paylaşmak ve onun da bu müziğe aynı hayranlıkla kapıldığını görmek, benim için kelimelerle tarifi zor, son derece duygusal bir deneyimdi.
 
 
Maskelerin ardındaki avangart tiyatro ve sahne dinamiği
 
Pet Shop Boys, sahnede teknolojiyi kutsayan ama onun esiri olmayan, insan hikayesini merkeze alan muazzam editoryal dengesini konserin ilk saniyesinden itibaren hissettirdi. Sahneye fütüristik maskelerle çıktıklarında, alandaki binlerce insanı pop-art estetiğinin doruklarına çıkaracak bir görsel şölenin başladığını anladık. Neil Tennant, bir gram bile yaşlanmamış enerjisiyle büyüleyiciydi. Üçüncü şarkı "Opportunities" esnasında o ikonik maskeyi yüzünden çıkararak seyircisiyle gerçek anlamda bağ kurdu. Klavyelerinin ve synthesizer’larının başında duran Chris Lowe ise tam bir Kimi Räikkönen’di; yüzünde tek bir mimik oynamayan, buz gibi, asla gülmeyen ama o elektronik mimariyi hatasız inşa eden duruşuyla yine kendine hayran bıraktı.
 
 
Konserin dramaturjisi de kusursuz bir mühendislikle tasarlanmıştı. Konserin ilk yarısı biterken sahne minimal dekorlar ve sinematik ışık tasarımlarıyla tamamen kabuk değiştirdi ve ikili, "Left to My Own Devices" ile podyuma geri döndü. Sahnede Afrika Green ve Simon Tellier’in canlı poliritmik vuruşları, Clare Uchima’nın klavye nüansları elektronik altyapıyı muazzam bir zanaatla organikleştirirken, sıra en büyük Pet Shop Boys favorilerimden "Domino Dancing"e geldi. Neil Tennant’ın mikrofonu bize uzatıp o meşhur nakaratı tamamen alana söylettiği an, en unutulmaz anlardan biri olarak hafızama kazındı. Ardından gelen "What Have I Done to Deserve This" parçasında ise turne ekibindeki muhteşem vokalistin performansı göz doldurdu; şarkının orijinalindeki Dusty Springfield efsanesini de sahneden zarafetle anmayı ihmal etmediler.
 
 
"Go West" ve Lifepark’tan yükselen özgürlük barkovizyonu
 
Şüphesiz ki gecenin hem benim hem de oğlum için en can alıcı, en unutulmaz noktası, Türkiye’de Pride (Onur Yürüyüşü) etkinliklerinin yasaklandığı bir dönemde sahnede "Go West"in yankılanması oldu. Şarkı başladığı anda arkadaki dev barkovizyonlarda yayınlanan görseller ve grubun ortaya koyduğu bu tavır, tam manasıyla büyük bir medeni cesaret örneğiydi. Oğlum ekrandaki görüntüleri ve grubun bu net duruşunu görünce şaşkınlığını gizleyemedi. O an ona dönüp, bundan 30-40 sene önce bizim jenerasyonumuzun tam olarak böyle özgürlükçü, sınırları yıkan ve sözünü esirgemeyen bir jenerasyon olduğunu gururla anlattım. Sanatın piyasa taleplerine teslim olmadan, kendi politik ve estetik sorumluluğunu üstlendiği tarihi bir ana tanıklık ettik.
 
En iyi kısımları da her büyük usta gibi konserin sonuna saklamışlardı. Son dört şarkıda peş peşe gelen "Go West", "It's a Sin", "West End Girls" ve "Being Boring" seçkisi tam bir pop müzik dersiydi. "It's a Sin"i en yüksek perdeden, adeta alanı yıkarak söyleyip yavaş ve pürüzsüz bir geçişle "West End Girls"ün tekinsiz ritmine evrilmeleri, en sonunda da hüzünlü bir başyapıt olan "Being Boring" ile vedayı yapmaları harikuladeydi. Şarkının sonlarına doğru turne grubunu ve kendilerini tanıtıp sahneden çekilirken arkalarında tek bir cümle bıraktılar: "Bu adamlar işi gerçekten biliyor."
 
 
Fotoğraf: Suzan Somalı Sönmez
 
Organizasyon ve mekan notları
 
Ancak bu harika gecenin, Türkiye'deki etkinlik yönetimlerinin kronikleşmiş profesyonellik sorunlarından nasibini alan buruk bir madalyon yüzü de vardı. Konserin hafta içi bir güne denk gelmesi ve Lifepark’ın şehrin merkezine olan uzaklığı, pek çok dinleyici için lojistik bir çileye dönüştü. Lifepark benim evime yakın olduğu için şanslıydım fakat son otobüs ya da metroya yetişmek zorunda olan yüzlerce insan, konserin o muhteşem sonunu göremeden alandan erken ayrılmak zorunda kaldı. Metronun bir saat uzatılmış olması bile bu uzaklıkta bir çözüm üretmedi. Ayrıca ses sisteminde de enteresan bir akustik hata vardı; sahneye uzak noktalarda ses fena tınlamazken, sahne önündeki ses kalitesi ne yazık ki beklentinin altındaydı.
 
Asıl sıkıntı ise konser bittikten sonra yaşandı. Yoğun performansın ardından biraz dinlenmek ve karnımızı doyurmak için Lifepark’ın yemek alanına (food court) geçtik. Arka planda çalan harika bir mash-up eşliğinde tam sakinleşmişken, müzik aniden kesildi. Ardından cüsseli bir görevli arkadaş alanın ortasında "Hadi evlerimize!" tarzında bir üslupla bağırmaya başladı.
 
 
Fotoğraf: Suzan Somalı Sönmez
 
Bizim ülkemizde hiçbir nitelikli organizasyonu zarafetle sonlandıramıyor oluşumuz gerçekten takdire şayandır. Sevgili dostlar, orası profesyonel bir etkinlik alanı; insanları kovarcasına müzik pat diye kesilmez ki profesyonel müzik etkinlikleri yaptığınıza göre bunu bilmiyor olamazsınız. Araya bir iki yavaş, sakin parça girersiniz, deneyimli dinleyici zaten gecenin bittiğini ve yavaş yavaş toparlanması gerektiğini anlar. Müziği kestikten sonra da insanlara en azından bir 10 dakika tolerans tanırsınız ki ellerinde parasıyla satın aldıkları yiyecek ve içeceklerle apar topar kapıya doğru sürülmesinler. O alana rahatlamak, gevşemek için geldiler ya, izin verin de biraz önce izledikleri o harika performansın yarattığı duyguları bir süre daha yaşayabilsinler. Memleketin gerçeklerine bu kadar çabuk dönmesinler.
 
Ne acıdır ki biz müzik yazarları teknolojiyi, sanatı ve küresel starları ne kadar övsek de sektörün mutfağındaki bu anlayış ve üslup değişmediği sürece, tam manasıyla bir festival ve konser kültüründen bahsetmemiz ne yazık ki hiçbir zaman mümkün olmayacak.
 
Etiketler: LifePark  Pet Shop Boys  pop müzik