Louvre’da kürsü açan feminist ikona anlatıyor
Fransız Kültür Bakanlığı ve Louvre Müzesi Direktörlüğü, güncel Fransız sanatının en az yarım yüzyıllık yaşayan ikonası, Legion d’Honneur Nişanı sahibi Orlan’a Mayıs ve Eylül ayları arasında, üç kez kürsü açıyor. Milliyet Sanat’a da Paris atölyesini açan Orlan, verdiği retrospektif derslerin temsil ettikleri ve çağrışımlarını paylaştı. Sanatçı, yapay zekâdan sanat piyasasında kadına yönelik tavra dek birçok konuya değindiği özel röportajda Nil Yalter ve Hale Tenger gibi güncel sanat yıldızlarımızdan övgüyle söz ediyor.
EVRİM ALTUĞ
evrimaltug@gmail.com
Louvre Müzesi, Fransız Kültür Bakanlığı himayesindeki geleneksel “Sanatçı Dersleri”ni, 2026’da ülkenin yaşayan güncel sanat abidelerinden, beden sanatı ve performans ile feminist sanat alanındaki emeği adına alkış toplayan multimedya sanatçısı Orlan ile sürdürdü.
Orlan, Milliyet Sanat’ın da özel davetli olduğu ilk dersinde retrospektif bir anlayışla, meraklılarına sanat anlayışı ile eleştirilerini kişisel sanat tarihinin dönemeçleri eşliğinde sıraladı.
“Rien ne se Cere ex-nihilio” üst adlı, ‘Müze ve Sanat Tarihi: Yeni Görüntülerimizin Kök Hücreleri” asıl başlıklı oturumda sanatçı, Louvre’un Michel Laclotte salonunda, sanatseverlere şu mesajı iletmişti: ”Bu üç dersi, müze ve sanat tarihiyle olan ilişkim üzerine yazmak ve konuşmak, yani görmek; önceki sanatçıların neler yaptığını ve neden yaptığını incelemek ve analiz etmek için tasarladım.”
80’ine gün sayan, yakında yeni ödüllerle de alkış alacak 30 Mayıs 1947 doğumlu ‘çınar’ sanatçı, Louvre’daki ilk dersi ardından Paris’teki kendisi gibi ‘olağanüstü’ atölyesinin kapılarını da dergimize açarak, sorularımızı yanıtladı.
Orlan
Güncel sanatın ‘canlı hatırası’ olarak, sürekli konferanslar ve özel atölyeler veriyorsunuz. Louvre dersleriniz, resmi sitenizde de arşivlenerek saklı ‘online’ oturumlarla nasıl bağlantı kuruyor?
Hayatım boyu, Fransa ve ABD'nin Pasadena şehrinde, çeşitli güzel sanatlar okullarında dersler verdim. Roma Güzel Sanatlar Akademisi'nde de ‘Emekli Profesör’üm. O zamandan beri dünyanın dört bir yanında konferanslar ve ustalık sınıfları verdim.
Bilgiyi aktarmak, bir sanatçı olarak benim için her zaman büyük bir meydan okuma ve sorumluluk oldu. Bu sadece teknik veya sanat tarihi öğretmekle ilgili de değil; bu, yeni düşünce alanları açmak, eleştirel bir bakış açısı geliştirmek ve herkesi kendi sesini bulmaya teşvik etmekle ilgili.
Saatlerce, bir dinleyici kitlesine hitap edebilirim; öyle ki öğrencilerim bana "Sanatın Fidel Castro'su" lakabını taktı!
Louvre, beni sanatçı liderliğindeki atölyelerinin bir parçası olarak üç konferans vermeye davet ettiğinde, bundan daha mutlu ve onurlu olamazdım. Bu üç konferansı, geçmişle bir diyalog gibi, bugünü perspektife oturtmak için yapay zekâ projeksiyonlarıyla sahnelenmiş performans - konferanslar olarak tasarladım.
Ama ben, her zaman dördüncü bir dersin daha mevcut olduğunu söylerim: Bu da, araştırma ve kuramsallaştırma sürecinde kendime verdiğim ve çok şey öğrendiğim derstir. Dolayısıyla bu da, sadece çalışmalarım hakkında konuştuğum, alışılmış derslerimden çok farklı bir deneyim sayılır.
Günümüz sanat ortamında, ‘feminist sanat hareketi’ ve terminolojisinin, ya da varoluş koşulları ve eylemlerinin, yanlış veya aşırı kullanımından endişe duyuyor musunuz?
Kesinlikle hayır! Tam tersi! Her feminist eylem, kitlesel farkındalığı doğru yönde atılan bir adımdır. Kadınlara dair şiddetin devam etmesi de, asla kabul edilemez! Şu anda bile her şeyi daha net ayrımsıyor ve kimi ilerlemeler ardından, adeta her şey başa döndüğü için, sanki hayatımın boşa geçtiğini bile hissediyorum.
Bu anlamda #MeToo hareketi de, çok iyi işler yaptı; ancak Fransa’da feminist hareket bir adım attığı anda, derhal büyük bir tepki doğuyor. Hatta öyle ki, hareket ile dayanışma halinde olmayıp, kardeşlik duymayanlar dahi #MeToo hareketine karşı imza kampanyasına girişiyor.
Çıkmış olan otobiyografimde de bahsettiğim gibi, kadın olmak hem biyolojik, hem de toplumsal yönden bir tür âfettir. Bir kadının bedenini, göğsünü, Instagram veya Facebook’ta paylaşmanın, bu gönderinin silinmesi veya bulanıklaştırılması olmadan mümkün olmaması, nasıl mümkün olabilir?
Bana göre bu gerçekten saçma! Bugün, Mikelanj’ın başyapıtlarının Sistine Şapeli’nde sansürlenmesi gibi, sansürün zulmüne de maruz kalıyoruz.
Tabii ki farklı toplumsal olaylara da eğilebilmeyi arzu ederdim, fakat kadınların durumları iyiye gitmediği müddetçe, bizler bu mücadeleye devam etmeliyiz. Aslında durum, son zamanlarda biraz daha iyileşti; yine de halen kadınların kocalarına, evleri ve çocuklarına köle olmalarını isteyen erkek egemen hareketler ve kimi etkileyici faktörler de bulunuyor.
Dahası, sanat dünyasında, ana akım piyasada ve bu tür sıralamalarda, çok sayıda kadın bulunuyor. Bugünün sanat sistemi, aslında toplumu da yansıtıyor ve bu manzara da kadınları hiç desteklemiyor.
Guerrilla Girls’in ne dediğini bilirsiniz: “Kadın sanatçı olmak harika; çünkü 80 yaşına gelir gelmez, kariyerlerimiz de patlama yapabiliyor!”
Bugün erkek sanatçıların en çok ve yüksek fiyatlarla satış yaptıklarını da görebilirsiniz. Birkaç ABD’li hariç, ulus aşırı pazarda da zirvede çok az sayıda kadın bulunuyor. Dahası, asıl mesele şu ki bazen, birçok kadın da diğer kadınların başarılı olmasının önüne geçiyor: Birbirimizden nefret edip, rakip olmayı öğrendik.
İlk Louvre oturumunuzda, Louvre'un mimar I.M.Pei ile La Pyramide üzerinden yaşadığı çağdaş mimari dönüşümü ve sanat tarihinde insanın eleştirel bakış açısıyla bağlantılı vurgularınıza tanık olduk. Bu nedenle, özgür bir kadın ve insan olarak, geleceğin mekânlarının ihtiyaçlarına yönelik, sanatın tarihini, fikrini ve eylemlerini hâlâ bilhassa tercüme ettiğinizi düşünüyoruz. Bu yorumları, hem görsel, hem semiolojik hem de estetik içerikte yaptınız. Ancak burada şu soru da ortaya çıkıyor: Etik, karakteristik veya plastik bir yolun, sınırı var mı, ya da olabilir mi?
Bana kalırsa, sabit bir sınır yerine, sürekli bir teyakkuz hali olmalı. Sanat tarihinin, mimarî veya kültürel formların herhangi bir yönden yorumlanmaları, beraberinde etik mesuliyeti getirir. Sanat, her zaman için bir tür yer değiştirme, çeviri, alıntı, melezleşme ve yeniden yorumlama üzerinden ilerlemiştir. Fakat bugün, bu süreçlerdeki kimi şu içsel güç dinamiklerinin daha da farkındayız: Hayal gücünün giderek sömürge halini alması, kültürel egemenlik ve marjinal seslerin susturularak kimliklerin ‘folklorik’leştirilmesi.
Kültürel sahiplenme meselesi, hassasiyet ile ele alınıp incelenmeyi gerekli kılıyor. Bir sanatçı, ne zaman ki başka bir kültürle sahiden diyaloğa girer ve onu ne vakit tarihten, acıdan veya bağlamından kopuk, estetik bir materyale dönüştürür? Bana kalırsa buradaki fark da, eleştirel farkındalık ile formlarda yatan kökleri, tarihsel asimetrik durumları ve anıların farkındalığını tayin edebilme yeteneğinde yatar.
Louvre'daki ilk dersinizde, sizin her zaman anarşik bir ruh haliyle, tıpkı geleceğin bir arkeoloğu gibi çalıştığınızı da hissettik. Ama öte yandan, bu kamusal ve özel sanat eylemlerinizi yaparken, Batıcılık ve Oryantalizm, mitoloji ve romantizm üzerine bir araştırmacı ve yaşayan bir eleştirmen de oldunuz. Şimdi, yapay zekanın zihnini de kullanıyorsunuz. Peki, size göre, bir imge veya kavramın onu esaslı, orijinal, saf kılan asıl kökleri nerede başlıyor? Buna, kim veya ne karar veriyor? Zaman mı eleştirmenler mi? Medya mı yoksa kamuoyu mu?
Bir yaratma biçimi olarak ‘Yaratıcı Deha’nın büyük ilhamı’na sahiden inanmıyorum. Buna karşın, kolektif hayal gücü içinde, derinden kök salmış ve ani bir aydınlanma ile karşılaşan, adeta mistik bir ilham halinde yaratan sanatçı efsanesini, alt üst ediyorum.
Hiç bir eseri kendi kendiliğinden tasarlamıyorum; her imge, kesin bir sembolik mantığa hitaben düşünülüyor ve kavramsallaştırılıyor, kuramsallaştırılıyor, referans alınıyor, inşa edilip, ifade ediliyor.
Bir eser yarattığımda, bir manifesto ve bir beden inşa ediyorum: Burada kavram bir ‘omurga’yken, malzemeler ise ‘et’tir. Toplumsal olayları sorgulayarak, ama her zaman eleştirel bir mesafe içinde, zamanım adına önemli şeyleri ifade etmek arzusundayım. Bunları analiz edip sentezledikten ve kendimi de konumlandırdıktan sonradır ki, kendime şunu soruyorum: “Hangi biçimde?” Bu fikri temsil etmek adına hangi maddesellik ve hangi üslûp, en uygunu olacaktır? Bu, kavramın maddesel olarak ortaya konulmasıdır.
Dijital teknolojiyi, devrimci bir bakış ve düşünce biçimi olarak görüntünün evriminin olanaklarını araştırmak adına bir aygıt olarak kullanıyorsunuz. 19 ve 20. YY. modern düşünürleriyle kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?
Louvre’daki ilk dersimin başlığı “Müze ve Sanat Tarihi: Yeni Görüntülerimizin Kök Hücreleri” idi. Kök hücre, kendini yenileyebilen, uzman çeşitli hücre tiplerine doğru farklılaşabilen, bununla birlikte farksızlığı ile biricik bir hücredir. İşte bu fikir bana çok önemli gelmekte, çünkü şu anda, yapay zekâ ile çalışan kimi sanatçılar, yeni görüntüler yarattıklarını ileri sürüyorlar.
Fakat tüm görüntülerin eski, çok eski, milenyum yılına ait olduğunu fark etmekteyim. Bu nedenledir ki sözde yeni görüntüler, sadece yorumlar ve başka araçlarla yaratılan gelişmelerden ibarettir.
Kişisel sanat tarihinizde bir bakıma, türlü ‘striptiz’ biçimlerine yoğunlaştınız. Peki, biz bugün, görünürlüğün sınırının günümüz yapay zekâ kültürü tarafından çoktan ‘soyundurularak’ yine çatlatıldığını da düşünemez miyiz? Bugünün bireyleri, hayallerinin ‘simulasyonu’ içindeki ‘hakikat’ tarafından avlanmayı, bilerek, isteyerek kabul mü etmekteler?
Ben, teşhir ve temsil arasında her zaman bir ‘sfumato’ (geçiş hali) içinde çalıştım. "Striptiz" çalışmalarım, sadece bedeni açığa çıkarmakla ilgili değildi; her şeyden önce, bakışın kendisini ifşa etmekle ilgiliydi.
Beni zaten ilgilendiren şey, bir toplumun kadınların temsilini görme, sergileme, tüketme arzusunu nasıl organize ettiğiydi. Benim için, bir kadında striptiz imkânsızdır; çünkü her zaman fanteziler, karşılaştırmalar ve önyargılarla örtülü olacağız; işte bunlar, çıkarılamayan, soyulamayan asıl giysilerdir.
Görünürlüğün sınırlarını aşan, hücrelerden kemiğe kadar uzanan striptiz çalışmaları yarattım, örneğin, somut performansım olan “Nanosekanslarda Striptiz.” Bu çalışma, biyoteknolojik bir performans biçiminde bir otoportre, biyolojik bir anın anlık görüntüsüdür. Ağız, vajina ve bağırsak floramı, "nanometrik ölçekte striptiz" süresince, orlan-bedeni kamusal bir tartışma alanına dönüştürmek için geliştirdim.
Günümüzde, yapay zekâ kültürünün yükselişiyle birlikte, görünürlük sınırı gerçekten aşılmış veya en azından derinden değişmiş gibi görünüyor. Görüntülerin artık sadece üretilmediği, beklendiği, hesaplandığı, üretildiği ve tahmin edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Yapay zekâ, gerçeklikle olan ilişkimizi dönüştürüyor; çünkü artık neyin gerçek, neyin gerçek olmadığını bilmiyoruz.
Ancak bu olgu yalnızca teknolojik egemenliğe dayanmıyor. Aynı zamanda, bireylerin gönüllü katılımını da içeriyor. Birçoğu gözlemlenmeyi, izlenmeyi ve profillenmeyi kabul ediyor; çünkü artık görünürlüğü, varoluşla karıştırıyorlar. Ağlar, algoritmalar ve yapay zekâ sistemleri, sürekli bir tanınma biçimi vaat ediyor: herkes, aynı anda kendi kendini sunuşunun oyuncusu, izleyici ve ürünü oluyor.
“Gerçeklik” dediğimiz şey, artık yaşanmış bir deneyim değil, arzularımızdan uydurulmuş bir projeksiyon, bir fantezi haline geliyor. Bu bağlamda, sanat belki de temel bir işlevi koruyor: Duyarlılığı, şüpheyi ve eleştirel mesafeyi yeniden kazandırmak.
Genel bir bakışla, sizin, yarım yüzyılı aşkın zamandır üçlü bir cephede mücadele verdiğiniz düşünülebilir: İnsanlığın, kadının ve kültür tarihinin cepheleri. Peki sizin hakikatinizi sadece yedi rengin altında kodlamak; bu sizi tatmin eder mi?
Hayatım boyu, gerek özel, gerekse kamusal yaşamımda sanatım aracılığıyla kadınlar uğruna bir şeylerin değişmesi ve sanatsal pratikler, cinsiyetler ve ten renkleri arasındaki buzdan duvarların yıkılması için mücadele ettim. Paul B. Préciado'nun dediği gibi, ‘kafesin parmaklıklarını kesmeye, kalıptan kurtulmaya’ çalıştım. Bu nedenle, toplumun bizi sürekli içine hapsetmeye çalıştığı kutulara, çekmecelere sığmıyorum. İndirgeyen kategorileri reddediyor; karmaşıklığımı kucaklıyorum.
Çoğul kimlikleri ve mücadeleleri destekliyorum - akışkan, değişen, göçebe - deneyim yoluyla dönüşen, karşılaşmalar ve öğrenme karşısında kendini yeniden icat edenleri. Ve köklere karşıyım: Hareketi engellerler. Bu kelimeyi, ‘kaynaklar’la değiştiriyorum. Çünkü yeniden şarj olabiliriz.
1982’de, Minitel markası altında, bir meslektaşınızla yola çıkarak belki de ilk dijital kültür sanat dergilerinden birini yayımlayan kişi oldunuz. Bunu açar mısınız?
Yeni medya ve teknolojilerin kullanımında, her zaman öncü oldum. Çünkü yaşadığım dönemleri yoğun biçimde deneyimlemeyi seviyorum. Teknolojiyi, asla kendi başına bir amaç olarak kullanmıyor, aksine bana zamanım ve çalışmalarımın kavramsal evrimi için önemli şeyleri ifade etme olanağı verdiği için kullanıyorum. Gerçekten de İnternetin öncüsü sayılabilecek Minitel’e 1980’lerde, evlerimize girdiği andan itibaren, çok ilgi duymuştum.
Aldığınız pek çok prestijli ödül yanında, Fransız Hükümeti tarafından “Legion d’Honneur” nişanını da almış biri olarak, günümüz Fransa Hükümeti’nin ve AB’nin sanat ve kültür politikası ile eylemlerine dair eleştirinizi alabilir miyiz ?
Kültür Bakanı Roselyne Bachelot'tan Ulusal Şeref Nişanı Şövalye Madalyası; Kültür Bakanı Frédéric Mitterrand'dan Ulusal Liyakat Nişanı Şövalye Madalyası; Kültür Bakanı Jean-Jacques Aillagon'dan Sanat ve Edebiyat Nişanı Şövalye Madalyası aldım; bu yıl ise Kültür Bakanı Catherine Pégard'dan, Sanat ve Edebiyat Nişanı Komutan Madalyası alacağım.
Şu anda bütçeler kısılıyor ve artık kültürel mirasa ilgi yok. Sanatçı seçimi bana garip geliyor: Önemsiz sanatçılar sıklıkla kutsallaştırılıyor ve yeni ve yerleşik sanatçılar arasında kategoriler oluşturuluyor. Sadece yeni yetişen sanatçılar, önceki sanatçıların yaptıklarını tekrar etseler bile ölümünden önce onurlandırılıyor. Bunun için, size Vera Molnar örneğini verebilirim.
Sizin için, sanat yapıtlarında ölümün içeriği ve kavramı, sanatta yaşam ve sonsuzluk fikrinden daha mı önemlidir?
Ben, ölümün de ölümünden yanayım. Gerçekten, yeter artık, fikrimiz hiç sorulmadı, bin yıllardır ölmeye memnun edildik, hep başkaları ölmek zorunda, arkadaşlarımız, ailelerimiz ölmek zorunda. Bu sık sık, dayanılmaz acılar içindeki iğrenç bir durum. Becerilerimizdeki bu kayıp, mahkûm edilen ölümün bu ıstırabı… Bu yüzden, ölüme karşı bir dilekçe oluşturdum, belki hep birlikte imzalarsak, hani belki de bir şansımız olur!
Türkiye’nin kültür sanatı, ülkenin içerdiği arkeolojik devleri, zenginliğinin kaynağı türlü azınlıkları veya Osmanlı hafızası üzerinden bakınca, bu topraklara dair gözlem, eleştiri veya yorumunuz nedir?
Türkiye’de birkaç kez sergi açtım; özellikle 2006’da, Kubilay Akman’ın küratörlüğünü yaptığım “Kırık Deri” sergisi ve 2001 İstanbul Bienali’ndeki sergim dikkat çekiciydi.
Türkiye’de, feminist video sanatı ve performansın öncülerinden, Paris’te yaşayan Nil Yalter’in çalışmalarına hayranım. Eserleri, göçü, kadın emeğini, cinselliği, kurumsal şiddet ve siyasi hafızayı harmanlıyor.
Ayrıca, kavramsal ve son derece politik bir sanatçı olan Hale Tenger’in çalışmalarına da hayranım. Eserleri Türkiye’deki milliyetçilik, militarizm ve sosyal kontrol arasındaki gerilimleri anlamak adına çok önem taşıyor.
Ve şu anda, heykel ve dijital resim alanında çok ilginç bir sanatsal pratiği bulunan, uzun bir kariyer dilediğim Türk asistanım, Yaşar Kesmez’i de anabilirim.
Kariyerinizin başından bu yana tarafınıza yapılmış en gerçekçi ve haksız eleştiri ne olmuş olabilir?
Gençken insanlar ‘yaş ayrımcılığı’ yapıyorlardı, bana "Yaptığın şey iyi, ama 5 yıl sonra, 10 yıl sonra tekrar gel. Eserlerini olgunlaştırman gerekiyor," diyorlardı. Ve günümüzde, genç ve yeni yetişen biri değilseniz, görünmez oluyorsunuz.
Günümüzde müze açılışlarına ve tipik turistik etkinliklere sadece bir gözlemci olarak katılmaktan keyif alıyor musunuz?
Sanatı ve sanatçıları sevdiğim için, mümkün olduğunca çok açılışa ve kültürel etkinliğe katılmaya çalışıyorum, ancak zamanımın çoğunu sohbet ederek ve ilgili kişilerle tanışarak geçiriyorum. Müzeler halka açık olduğunda daha sakin bir şekilde geri dönmeyi seviyorum, böylece eserleri tam olarak takdir edebiliyorum. Ayrıca basın bültenlerini okumaktan ve her sanatçı hakkında bilgi edinmekten keyif alıyorum.
Günümüz genç kuşağının zihinleri ve eylemlerinde, mevcut dünya karşısında yaratma ve var olma biçimlerinde ne görüyorsunuz? Umutlarınız ve endişeleriniz nelerdir?
Bazı yeni sanatçıların anlayışlı ve sosyal ve politik olarak ilgili olduklarını görüyorum; bu beni çok memnun ediyor ve rahatlatıyor. Çünkü 2026'da sanat dünyasının ve sanatçıların muazzam bir sorumluluk taşıdığına kesinlikle inanıyorum.
Çünkü sanat asla tarafsız değildir. Çünkü hayal gücünü şekillendirir, duyarlılıkları etkiler ve bir toplumun kendisini nasıl düşündüğünü ve tasavvur ettiğini etkiler. Bugün dünyayı kasıp kavuran dehşetler karşısında terazinin diğer tarafında durmalıyız: aşırıcılığın yükselişi -özellikle aşırı sağ-, totalitarizmin sinsi dönüşü, savaşların yayılması, Trump ve benzerleri, Putin ve temsil ettikleri. Bu vahşet güçleriyle karşı karşıya kaldığımızda, sessizlik veya kayıtsızlık suç ortaklığı biçimleri haline gelir.
Sanat dünyası duyarlılığın tarafında yer alıyor. Ne şiddetin ne de gücün tarafındadır. Hissettiğimiz, şüphe duyduğumuz, sorguladığımız o hassas ve temel alana aittir. Ve tam da bu yüzden vazgeçilmezdir: çünkü kesinliklerde gedikler açar, basitleştirilmiş söylemlerin egemen olduğu yerde karmaşıklığı geri getirir, tahakküm mantığının hüküm sürdüğü yerde, insanlığı yeniden tesis eder, çünkü sanat, sansürlenmediği sürece, tüm icatlarında özgürdür.
Türkiye'deki okurlarımızla paylaşmak istediğiniz bir mesaj veya özel bir duyuru var mı?
Mücadeleye devam! Louvre’daki ilk dersim, şunlarla bitmişti :
Delacroix’nın büyük tablolarının restorasyonlarının tüm ihtişamını bizlere gösterdiği renklerinden korkmayın.
Işıktan ve parlaklıktan korkmayın.
Salvator Rosa, Peter Paul Rubens, Antoine-Jean Gros, Eugene Delacroix ve Alexandre-Gabriele Decamps’ın uzman olduğu hareket ve enerjiden korkmayın.
Baroktan korkmayın.
Kadınlardan korkmayın.
Kadın sanatçılardan korkmayın.
Konuyu aşan, gerçek konu haline gelen sanatçının eserinden korkmayın.
Sanatı göstermekten korkmayın.
Edinmekten korkmayın.
Bakmaktan, keşfetmekten korkmayın.
Kendinizi yeniden düşünmekten, kendinizi yeniden şekillendirmekten korkmayın.
Paylaşmaktan, vermekten ve almaktan korkmayın.
Diğer kültürlerle diyalogdan, melezleşmekten korkmayın.
Başkalarından korkmayın.
Benden de, kendinizden de korkmayın.
Ruhu ve bedenini sanata adayan bir Şövalye: Orlan
Feminist sanat hareketi aracılığıyla, bedenin siyasi, dinî ve sosyal normlar tarafından nasıl şekillendirildiğine meydan okuyan Orlan, sıklıkla fotoğrafçılık yoluyla, kimliği keşfetmek için, kendi bedenini kullanıyor.
1976'da, çıplak görüntüsünün basılı olduğu bir elbise giyen sanatçı, aynı sıralarda Portekiz'de, kol veya göğüs gibi vücut parçalarının kesilmiş fotoğraflarını sergilemişti.
1977'de Paris'teki Grand Palais'de yapılan Uluslararası Sanat Fuarı - FIAC'ta “Sanatçının Öpücüğü” adlı gösteriyi sergileyen Orlan, burada çıplak gövdesinin gerçek boyutlu fotoğrafının arkasına oturdu; bu fotoğraf, para karşılığında öpücük veren bir slot makinesine dönüştürüldü. Eser, tartışmalara yol açtı ve öğretmenlik işini kaybetmesine neden oldu.
Ertesi yıl, Lyon'da Uluslararası Performans Sempozyumu'nu kuran Orlan, bu kurumu 1982'ye kadar yönetti. 1990-1993 arası "Bedensel Sanat" serisi, canlı cerrahi performansları içeriyordu. İlgili performanslar, çalışmalarının küçük bir bölümünü oluşturmasına rağmen, yine tartışmalara yol açtı.
Sanatçı, 1982’de, meslektaşı Frédéric Develay ile Minitel'de ilk çevrimiçi sanat dergisi, Art-Accès-Revue'yu piyasaya sürdü. 1990 yılında Orlan, Sainte-ORLAN'ın Yeniden Doğuşu'na başladı . Bu, sanatçının kendisini ünlü kadın resim ve heykellerindeki unsurlara dönüştürdüğü bir dizi estetik ameliyatı içeriyordu. "Cinsel Sanat" manifestosunun bir parçası olarak, bu çalışmalar filme alındı ve Paris'teki Centre Georges Pompidou ve New York'taki Sandra Gehring Galerisi gibi dünyanın dört bir yanındaki kurumlarda yayınlandı.
Orlan, 1990'ların sonları ve 2000'lerin başlarında, “Kendi Kendini Hibritleştirme” serisinde, yüzünü çeşitli kültürlerden yüzlerle, dijital olarak birleştirdi. Daha sonra ise kendi ve başkalarının hücrelerinden yapılan Harlequin Coat'ta, biyoteknoloji kullandı.
Sanatçı, Paris-Cergy Ulusal Yüksek Sanat Okulu'nda ders verdi , ISCP'de (2005) ve Getty Araştırma Enstitüsü'nde (2006) misafir sanatçı olarak bulundu. Orlan, 2013’te Philippe Starck ve Yann Arthus-Bertrand ile ‘internet görünürlüğü’ dalında Grand Prix de la Réputation ödülünü kazandı.
Sanatçı COVID-19 karantinaları sırasında, Gallimard etiketli “Strip-Tease: Tout sur ma vie, tout sur mon art” adlı otobiyografisini yazdı.
29 Kasım 2021'de, dönemin Kültür Bakanı Roselyne Bachelot tarafından “Légion d'honneur Şövalyesi” ilân edilen Orlan, 2018'de, kendi suretinde, "Orlanoïde" adında, kolektif ve sosyal yapay zekâ ile donatılmış ve bir metin üreteci aracılığıyla metinleri okuyarak, onun kendi sesiyle konuşan bir robot yarattı: Paris Grand Palais'de "Sanatçılar ve Robotlar" sergisi için sunulan robot, aynı zamanda "Elektronik ve sözlü striptiz" başlıklı bir performansın da parçasıydı ve bir hareket üreticisinden faydalanıyordu. Orlan 2019’da Monte Carlo Prensi tarafından “Yılın Kadını” özel ödülüyle de onurlandırıldı. Sanatçı ayrıca Roma Güzel Sanatlar Akademisi'nin “Onursal Profesörü” olarak atandı.
Etiketler: Louvre Müzesi Milliyet Sanat feminist


