Maneviyata dönme zamanı
Bu yıl dünya prömiyerini Cannes’da yapan ve ikincilik ödülü olan Grand Prix’yi kazanan “Sentimental Value ise/Manevi Değer” bir baba ve iki kızı arasında geçen bir aile draması. Oscar yarışında adını sıkça duyacağız.
HASAN NADİR DERİN
hderin@gmail.com
Joachim Trier, sadece festival çevrelerinde, kısıtlı bir seyirci grubunun takip ettiği Norveçli bir yönetmenken, son yıllarda özellikle genç seyircilerin favori yönetmenlerinden biri hâline geldi. Elbette çok ana akım bir isim olduğu söylenemez ancak, artık festivallerde biletleri birkaç dakikada tükenen, kendi grubunun en bilinen isimlerinden biri. Tıpkı Danimarkalı bir başka Trier’in, Lars von Trier’in en iyi filmlerini yaptığı dönemdeki gibi. Bu popülerliğini “Oslo, August 31st/Oslo, 31 Ağustos” filmiyle kazandığı söylenebilir. Bunun nedeni biraz da her yıl 31 Ağustos’da bu filmden paylaşılan görseller oldu. Bu görseller, filmi izlemeyenlerin de merakını arttırdı ve filmin etkisi büyüdü. Geniş kitleye asıl ulaştığı filmse 2021 tarihli The Worst Person in the World/Dünyanın En Kötü İnsanı” oldu. Görünen o ki bu yıl Cannes’da dünya prömiyerini yapan “Sentimental Value ise/Manevi Değer” onu, tanınırlık açısından bir üst seviyeye taşıyacak. Cannes’dan, Grand Prix (ikincilik ödülü sayılabilir) ile dönen filmin Oscar’da Uluslararası Film kategorisinde aday olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Başka kategorilerde de adaylık alması şaşırtıcı olmayacak.
Stellan Skarsgard ve Elle Fanning. Fotoğraf: Kasper Tuxen
“Manevi Değer”, bir baba ve iki kızı arasında geçen bir aile draması. Stellan Skarsgård’ın canlandırdığı Gustav, zamanında çok başarılı filmlere imza atmış olan bir yönetmen. Fakat tüm zamanını işine adadığı için çocuklarına hiç zaman ayırmamış, onlara hiç ilgi göstermemiş. Kızlarından Agnes’i küçükken filminde oynattığı kısa dönem hariç. Zaten bir süre sonra da onlardan tamamen ayrılmış. Artık yetişkin birer kadın olan kızlarından Nora (Renate Reinsve) da zaman içinde ünlü bir oyuncu olmuş. Sahneye çıkmadan önce, performans kaygıları yaşasa da sahnede devleşen bir isim. Agnes (Inga Ibsdotter Lilleaas) ise bir aile kurmuş ve onlarla bağlı bir hayat seçmiş. Her ikisinin de babaları ile sorunları olmakla birlikte,Nora’nın bir anlamda babasının yolunu seçtiğini, Agnes’in ise tam zıddı bir noktaya gittiği düşünülebilir.
Yıllar sonra, yeni ve iddialı bir filmle, eski günlerdeki başarılarını yakalamak isteyen Gustav, otobiyografik özellikler taşıyan bir senaryo yazar ve genç kuşak Hollywood yıldızlarından Rachel (Elle Fanning) ile başrol için anlaşır ama asıl isteği filminde Nora’yı oynatmaktır. Annenin kaybı sonrası, yıllar sonra yüzleşmek durumunda kalan baba ve kızları, eski sorunları çözebilecek midir, yoksa ipler artık tamir edilemeyecek kadar kopmuş mudur?
Film ailenin evini adeta karakterlerden biri hâline getirirken burada yaşananlar üzerinden babaların günahlarını ülkenin tarihi ile de birleştirerek söz konusu günahların izlerini, Nazi dönemine kadar sürüyor. Bunun yanında güncel konulara değinmeyi de ihmal etmiyor. Dijital platform filmleri de eleştiriden payını alırken sinema dünyası ile ilgili çeşitli espriler de dikkatlerden kaçmıyor. Her ne kadar bir aile draması anlatsa da karşımızdaki asık suratlı bir film değil. Beklenmedik zamanlarda gelen, keyifli bir mizah duygusu da var.
Renate Reinsve ve Inga Ibsdotter Lilleaas
Oyuncu kadrosunun gücü
Filmin en güçlü taraflarından biri, oyunculukları. Her ne kadar 2011’den beri oyunculuk yapsa da sinema dünyasının “Dünyanın En Kötü İnsanı” filmiyle tanıdığı Renate Reinsve, o filmden sonra adını A sınıfı oyuncular arasına yazdırmıştı. Dört yıl sonra bir kez daha Trier ile beraber çalışıyor ve oyunculuğunu bir kez daha kanıtlıyor. Nora’nın duygu durumundaki değişimleri, endişelerini ve kafasındaki soru işaretlerini, perdeden bize geçirmeyi başarıyor. Reinsve’nin sinema kariyerinin yine bir Joachim Trier filmiyle, “Oslo, 31 Ağustos” ile başladığını da not düşelim.
İsveç sinemasının bağımsız filmlerinden başlayan kariyeri, giderek Avrupa filmlerinin, daha sonra da Amerikan filmlerinin aranan karakter oyuncularından biri hâline gelerek devam eden, hatta “Karayip Korsanları” ve “Avengers” gibi serilerde de önemli roller üstlenen Stellan Skarsgård da burada son derece dengeli ama akılda kalıcı bir performans sunuyor. Cannes’dan beri Oscar adayı olma ihtimali konuşuluyor. Muhtemelen, Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisinde aday olacak. Ödülü alma ihtimali de hiç az değil. Ödülü alırsa, biraz da kariyer ödülü olarak bakmak gerekli elbette.
Diğer kız kardeşi canlandıran Inga Ibsdotter Lilleaas’ın kariyerinin de bu filmden sonra yükselişe geçeceğini düşünmek yanlış olmayacak. Trier’in vazgeçilmez oyuncularından Anders Danielsen Lie’nin, küçük sayılabilecek bir rolü olduğunu da hatırlatalım.
“Sentimental Value”, Renate Reinsve, Stellan Skarsgard. Fotoğraf: Kasper Tuxen
“Manevi Değer”in Ingmar Bergman bağlantılarından da bahsetmeden geçmemeli. Cannes’daki basın toplantısında Trier, kuzey Avrupalı yönetmenlerin Bergman’dan etkilenmemesinin mümkün olmadığını belirtmiş ve özellikle bu filmde, karakterlerin yüzlerine yapılan aşırı yakın çekimlerin, Bergman etkisi olduğunu örnek olarak vermişti. Gerçekten de filmin belli temalarında ve görsel yapısında Bergman etkilerine rastlamak zor değil. İki kız kardeş arasındaki ilişki, Bergman’ın da çok sevdiği bir tema. Çocuğunu ihmal eden sanatçı temasını da “Autumn Sonata Güz Sonatı”nda kullanmıştı. Filmlerinden bağımsız olarak bu filmdeki Gustav karakterinin bile Bergman’a bir gönderme olduğunu düşünmek mümkün. Filmin orijinal adı olan “Affeksjonsverdi” (manevi, duygusal değer) kelimesini de Bergman’ın otobiyografisinde sıkça kullandığı görülüyor.
Joachim Trier ve Eskil Vogt, ilk filmlerinden beri ayrılmaz bir ikili oluşturmuş durumdalar. Senaryoları beraber yazan ikili, farklı türlere el atsalar da senaryo aşamasından itibaren, bazen daha fazla, bazen daha az olsa da bildik anlatım kalıplarının dışına çıkan yapımlara imza atıyorlar. Bu durum özellikle Eskil Vogt’un yönetmenliğini üstlendiği filmlerde daha fazla hissediliyor. “Manevi Değer”, “Louder Than Bombs/Sessiz Çığlık” ile birlikte ikilinin geleneksel anlatım kalıplarına en fazla uyduğu yapım belki de. Bunun daha fazla seyirciye ulaşmakta etkili olduğu söylenebilir. Nitekim seyircilerin büyük bir kısmı filmi coşkuyla karşıladı ama bu ikilinin, tabiri yerindeyse daha oyuncaklı filmlerini sevenler için bu film bir miktar hayal kırıklığı yarattı.
“Manevi Değer”, bu yılın izlenmesi gereken filmleri arasına adını yazdırdı bile. Ödül iddiasının yanı sıra yılsonu listelerinde de kendisine yer bulacağına şüphe yok.


